CEMİYETLEŞME VE CEMAATLEŞME - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

18-03-2022

CEMİYETLEŞME VE CEMAATLEŞME

a) Cemiyet ne demektir?

Cemiyet, insan topluluğu demektir. Yalnız bu topluluk, gelişi güzel, rastgele bir topluluk değildir; başı-sonu belli olan, emir ve maiyyeti bulunan, bir nizama göre kurulan, emir komuta zincirine riayet eden, hak ve salahiyeti belli; hizmet sahası, hedef ve gayesi bilinen bir kuruluştur. Bu vasıflara sahip olmayan insan topluluklarına cemiyet değil, kalabalık denir. Cemiyet demek kalabalık demek değildir: "Devlet” de milletin organize edilmiş, başı sonu mâlum olan ve bir nizama göre çalışan halidir, şeklidir. Cemiyet, en azından üç kişiden, üç kişinin nizama göre bir araya gelmesiyle başlar. Ekseriyeti için bir sınır yoktur; binlere, milyonlara baliğ olabilir.

Cemiyetin ve cemaatleşmenin önemi:

Dinimizde cemiyetleşmenin ve cemaat haline gelmenin önemi büyük-tür. Çünkü kalabalıklar, sayıları çok da olsa, hizmet icra edemezler, her kafadan bir ses gelir, disipline edilmemiştir... Değerlerin korunması, hizmetlerin ifâsı ancak cemaatleşme ile olur. Müslümanlar bir araya gelecek, kendilerine bir emir seçecekler, aralarında bir iş bölümü yapacaklar, önünü ve sonunu belli edecekler ve nihayet emir-itaat prensibine ve istişare esasına harfiyyen riayet edeceklerdir... Bu, İslâm’ın sadece bir tavsiyesi değil, aynı zamanda bir emridir. Çünkü, müşterek davalar, müşterek hizmetler vardır. Bunlar ancak cemaat halinde yürütülebilir. Buna dair birçok ayet-i kerime ve birçok hadis-i şerifler vardır. Ezcümle:

وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعًا وَلَا تَفَرَّقُواۖ 

"(Ey mü’minler!) Allah’ın ipine (Kur’ân’a) cemiyet halinde sarılın, bölünüp parçalanmayın!.." (Âl-i İmran, 103)

Görüldüğü üzere; Kur’ân’a sarılma, Kur’ân’dan faydalanma bile cemiyet halinde olmayı gerektirirse diğer işleri artık siz düşünün...

Allah’ın rahmetinin inmesi, nusretinin gelmesi cemiyet halinde olmamıza bağlıdır. Peygamber Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:

"Allah’ın yardım eli cemaatle beraberdir."

Keza, Allah’ın sevgisini kazanmanın yolu da bir araya gelip, malzemesinin parçaları arasında kurşun dökülerek kenetlenmiş ve yekpare haline gelmiş bir bina gibi, cemiyetleşmekten, gerek hazerde ve gerekse seferde bir safta toplanıp savaşmaktan ve çalışmaktan geçer. Cenab-ı Hak Saf suresinin 4. ayetinde şöyle buyurur: 

اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الَّذ۪ينَ يُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِه۪ صَفًّا كَاَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ

"Haberiniz olsun ki; Allah kendi yolunda bünyan-ı marsus gibi saf bağlayarak savaşanları sever." (Saff, 4)

Peygamberimiz de birçok hadis-i şerif’lerinde cemiyetleşmenin önemine işaret etmiş, "Üç kişi bir araya geldiğinde içlerinden birini kendilerine emir seçsinler" diye tavsiye etmiş, "Başlarında bir emir olmadan hareket etmelerinin" günah olduğunu ifade etmiştir.

İşte; cemiyetleşmenin ve cemaatleşmenin şekli ve önemi! Fertler bir araya gelecek; kimi taş, kimi çakıl, kimi demir, kimi çimento olacak ve bu parçalar iman ve ihlas kurşunuyla birbirlerine kenetleşmiş, sarsılmaz yıkılmaz bir kale olacaktır. İslâm’ın istediği cemiyet işte budur ve böyle olacaktır. Ve böyle bir cemaatin ismi de Kur’ân diliyle "Rabbaniyyün”dur, "Hizbullah”tır, yani Allah askerleridir. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz cemiyetleşme ve cemaatleşme hakkındaki emir ve tavsiyeleri bizzat kendisi tatbik etmiş; Mekke’de kurduğu cemaati Medine cemaatiyle birleştirerek İslâm Devleti’ni kurmuştur.

Binaenaleyh; devletlerini kaybetmiş müslümanlar ne yapacaklar? Hemen bir araya gelip en az üçkişiden müteşekkil bir cemiyet kuracak, her yerde kurulan bu cemiyetler bir araya gelerek daha büyük daha güçlü bir cemiyet meydana getirecek ki, işte bu da devlettir. Demek oluyor ki, cemiyetler hem küçük çapta bir devlet numünesi hem de devlete giden bir yoldur...

 

b) Emir komuta:

Yukarıda da görüldüğü üzere, cemiyetleşmede emir-komuta esastır; yukarısı da aşağısı da olacaktır, altı üstü olacaktır. Bir nizam, bir organizasyon olacaktır, merkezi ve muhiti olacaktır. O halde: Her şeyden önce cemiyetin kuruluş tarzını ve çalışma şeklini gösteren bir nizamnâmeye, bir tüzüğe ihtiyaç vardır.

Allah’a hamdolsun! Bizim fikir aramaya, yeniden tüzük yapmaya ihtiyacımız yoktur; Kur’ân ve sünnet, icma ve kıyas cemiyetleşmenin asıl ölçülerini ve genel esaslarını getirmiştir. Binaenaleyh; bizlere düşen sadece İslâm nizamına göre evvela başımıza bir emir getirmektir, o emirin yardımcılarını getirmektir ve üyeleri kaydetmektir: Demek oluyor ki, cemiyetleşmede üç unsur var: Emir, idareciler ve idare olunanlar.

Tabii üyeler:

Önce idare olunanlardan başlıyalım: Bunlar cemiyetleşmenin temelini teşkil eden unsurlardır, fertlerdir, üyelerdir. Bunlar alt yapıyı ve tabanı teşkil ederler ve isimlerini deftere kaydettirirler, aidatlarını da muntazam bir şekilde öderler,

Her müslüman; İslâm cemiyetinin tabii üyesidir, mutlaka kaydolacak, cemiyet ve cemaatini bilecek; hizmet ve hedefini bilecek, emirini tanıyacaktır. Emirini tanımadan; cemiyet ve cemaate katılmadan ölürse kötü bir ölümle ölmüş olur. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)"...Her kim ki boynunda bey’at olmayarak ölürse cahiliyet ölümü-yle ölmüş olur!”(Müslim) buyuruyor.

Hangi Cemiyet:

Evet; her müslüman cemiyetin tabii üyesidir. Ama, hangi cemiyetin? İşte bu noktada müslüman duracaktır; burası yolların ayrıldığı bir noktadır!.. Özellikle zamanımızda bu gaye ile kurulan cemiyet ve cemaatler çoktur. Bunların hangisini seçecek, hangisine üye olacaktır? Bu sorunun cevabını bulmada ve bilmede hayli zorluk çekecektir. Herkes "Benim” diyecek ve kendi tarafına çekmek isteyecektir...

İşte bu yol kavşağında acele etmeyecek, durup düşünecek ve danışaca-ktır. Sahte cemiyetleri değil, hakiki İslâm cemiyetlerini bulup onlara üye olacaktır. Çünkü, dünyada hangi cemiyet ve cemaatle beraber olursa ahirette de o cemaatle haşrolacaktır. Üzüntü ile kaydedelim ki, bugün ortada kol gezen birçok sahte cemiyetler vardır, fakat bunların yanında hakiki ve sağlam cemiyet ise o bir tanedir. Ama hangisidir? Cevap şu: Hangi cemiyet İslâm Dini’nin tümüne ve bu arada İslâm’ın siyasetine, İslâm’ın devletine sahip çıkıyorsa, "namazı ve orucu İslâm’dan ayırmak mümkün olmadığı gibi, devleti de İslâm’dan ayır-mak mümkün değildir” diyorsa işte hakikî İslâm cemiyeti ve cemaati odur. Yoksa; "Bizim siyasetle, bizim devletle bir işimiz yoktur. Bizim imanımıza, ibadetimize karışan mı var?! Camilerin kapısı arkasına kadar açıktır... Biz siyasete karışmayız, biz siyaseti camiye sokmayız. Varsın siyasetçiler siyaset yapsınlar, devleti yürütsünler...” diyenler veya "Efendim güzel! Güzel ama hele onun zamanı gelmemiştir. Zamanı geldiğinde bizler de devletten, devletin siyasetinden bahsedeceğiz elbette...” diye kendilerini haklı göstermek isteyenlerin kurduk-ları cemiyetler ve cemaatler sahte cemiyetlerdir, zararlı cemiyetlerdir. Bunlar komünistlerden, kemalistlerden daha zararlıdırlar. Çünkü bun-lar, İslâm kisvesi altında İslâm’ı yıkanlardır. İslâm adına çıkıp İslâm’ı parçalayanlardır. İslâm namına çıkıp küfür saltanatını devam ettiren-lerdir. İslâm’ı devletsiz, devleti dinsiz bırakan ve buna rıza gösteren ve nihayet put rejiminin, tağut rejiminin sürüp gitmesine yardımcı olan, oylarıyla putçuları ve masonları destekleyenlerdir, onlara alt yapı olanlardır. Bunlara "Yanm Müslüman” demek yerinde bir tabir olur. Çünkü, bunlar İslâm Dini’nin yarısına, dört bölümünden ikisine sahip çıkıyor ve dini yarı yarıya bölüyorlar... Bunların vebâli, küfür ve kâfir düzenini sürdürenlerin vebâlinden daha ağırdır. Çünkü; yukarıda da dediğim gibi, küfür ve kâfir saltanatı bunların yardımıyla, bunların desteği ile ayakta durmakta ve devam edip gitmektedir. Bu sahte müslümanlar ve bunların kurdukları cemiyetler fasıklara, zalimlere ve kafirlere yardım etmektedirler. Belki de o maksatla kurulmuş cemiyetlerdir.

 

c) İtaat:

Hakiki ve gerçek cemiyetinde yerini aldıktan ve kaydını yaptırdıktan sonra bu üye kardeşlerimize düşen, verilen emir ve talimatlara harfiyyen riayet ve itaat etmektir. Ulu’l-Emr’e itaatın Allah ve Resulü’ne itaat olduğuna inanacaklar, toplantıya çağrıldıkları zaman behemehal vaktinde o toplantıya katılmanın İslâm’ın bir emri Olduğunu düşünecekler, şahsî ve ailevî işlerine tercih edeceklerdir. Bununla beraber, müslüman kazandığı paralarla sadece midesini düşünmeyip ahiretini de düşünecek, Allah’ın azabından kendini satın alacaktır. Bu hususlarda Allah Resulü şöyle buyurur:

"İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelir ki, o zamanın insanları sadece midelerini düşünürler." (Camiüssağır)

"Nefsini; bir hurmanın yarısı ile de olsa, (Allah’ın azabından) satın al!" (Camiüssağır)

Sonra müslüman ve mücahid kardeşlerimiz bilmelidirler ki, İslâm davası yolunda verecekleri paralar kazançlarını azaltmayacaktır. Üstelik çoğaltacaktır; geriye kalan kazancına bereket getirip kat kat çoğaltacaktır. Ahirette de sevabını bol bol alacak, cennetin nimetlerine nail olacaktır. Gerçek malı budur; bu mal çalınmaz ve çırpılmaz. Çünkü, bu mal Allah’a borç verilen bir maldır, bir paradır. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

مَنْ ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَاعِفَهُ لَهُ وَلَهُٓ اَجْرٌ كَر۪يمٌۚ

"Kimdir; ahiretteki mükâfatını umarak Allah yolunda malını harcasın da, böylece Allah onun mükâfatını kat kat versin!" (Hadîd, 11)

اِنَّ الْمُصَّدِّق۪ينَ وَالْمُصَّدِّقَاتِ وَاَقْرَضُوا اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا يُضَاعَفُ لَهُمْ وَلَهُمْ اَجْرٌ كَر۪يمٌ

"Allah ve Peygamberi’ni tasdik eden erkeklerle kadınlar ve gönül hoşluğuyla Allah yolunda (mal) verenler (var ya), onlann mükâfatları kat kat artırılır. Hem onlara çok hoş bir mükâfat (cennet) de var!.." (Hadîd, 18)

Cimrilik edenlerin vay haline! O sevdikleri malları, paraları kıyamet günü de yılan gibi boyunlarına dolanacak ve, "Ben, o malım ki, bana karşı sevginden dolayı cimrilik edip İslâm davası uğruna vermedin. Şimdi bir yılan gibi boynuna dolanıp sana azap edeceğim!” der. Cenab-ı Hak, Ali İmran suresinin 180. ayetinde bu durumu bugünden bizlere haber vermek üzere buyuruyor ki, 

وَلَا يَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ يَبْخَلُونَ بِمَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ هُوَ خَيْرًا لَهُمْۜ بَلْ هُوَ شَرٌّ لَهُمْۜ سَيُطَوَّقُونَ مَا بَخِلُوا بِه۪ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ وَلِلّٰهِ م۪يرَاثُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ۟

"Allah’ın fazlından kendilerine verdiği şeye cimrilik edenler, hiçbir zaman onu kendilerine hayırlı sanmasınlar. Aksine bu, kendileri için bir şerdir, onların cimrilik ettikleri şey, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır..." (Âl-i İmran,180)

O halde müslüman ve mücahid kardeşlerimize deriz ki: Her birimiz aylık kazancımızın onda birini Allah yoluna, İslâm davası uğruna verelim de hem dünyayı hem de ahireti kazanalım!..

Tefrika çıkarma haramdır:

Üye kardeşlerimizin çok dikkat edecekleri bir husus da tefrika (ikilik) çıkarmamak ve tefrika çıkaranlara yüz vermemektir. 

Cemiyet demek, birlik ve beraberlik demektir.. Yukarıda da görüldüğü üzere, cemiyetleşmek ve cemiyet halinde yaşamak Allah’ın emridir ve farzdır. İkilik çıkarmak, bölünüp parçalanmak ise Allah’ın yasak ettiği ve haram kıldığı bir davranıştır. Müslümanın, İslâm’a her yönüyle sahip çıkan ve İslâm’ı devlet, Kur’ân’ı anayasa yapmak isteyen bir cemiyetten ayrılması asla caiz değildir. Emir’in hataları, idarecilerin hataları olabilir. Bunlardan veya cemiyet üyelerinden şikayetçi olabilirsiniz. Bunlara kızarak, bunlara darılarak, bunlara küserek cemiyetten kopmanıza, ayrılıp gitmenize İslâm asla müsaade etmez ve asla caiz görmez; günah olur, haram olur.

Susma yok:

Hata ve ihmallere karşı susacak mısınız? Susacak değilsiniz. Susmanız da caiz değildir. Hakkı söylemeyen dilsiz şeytandır. Hatalı olanları, kim olursa olsun, usülü dairesinde uyaracaksınız, tenkid edeceksiniz. Hatta ısrarla mücadelenizi vereceksiniz, buna yerden göğe kadar hakkınız vardır. Fakat; bütün bunları yaparken, cemiyet ve cemaat içinde kalarak yapacaksınız. Ama; "Şikâyetimiz dinlenmedi, ikazımıza kulak verilmedi, arzumuz yerine getirilmedi” diye ayrılmaya, çekip gitmeye hakkınız yoktur. Ayrılamaz, kopamazsınız! Cemiyetiniz sizin cemiyetinizdir; ayrılamazsınız, bölücülük yapamazsınız. Haramdır, günahtır ve cahiliyet ölümüyle ölmenize sebep olur.

Hataları şikayet edersiniz, yazılı yaparsınız, sözlü yaparsınız, doğrudan gelip masanın başında oturarak çatır çatır hesap sorarsınız. Buna hakkınız vardır; dava hepimizin davasıdır: Hizmet müşterek, başarı müşterek ve sevap da müşterektir. Keza; başarısızlık müşterek, vebal da müşterektir, diyebilirsiniz. Fakat tefrikacılığa, bölücülüğe gitmeye ve gidenlere yüz vermeye dinimiz asla müsaade etmemektedir. Bu babda o kadar çok ayet ve hadis vardır ki, bunlardan birkaçına burada işaret edelim:

وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ ر۪يحُكُمْ وَاصْبِرُواۜ اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِر۪ينَۚ

"Allah’a ve O’nun Resulü’ne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin. Sonra içinize korku düşer de kuvvetiniz elden gider. Bir de sabırlı olun! Çünkü, Allah sabredenlerle beraberdir." (Enfal, 46)

وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعًا وَلَا تَفَرَّقُواۖ 

"Elbirliği ile Allah’ın ipine (şeriat’ına) sımsıkı sarılın; birbiriniz-den ayrılıp dağılmayın!.." (Âl-i İmran, 103)

وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ تَفَرَّقُوا وَاخْتَلَفُوا مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌۙ

"Ey mü’minler! Kendilerine açık deliller ve ayetler geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşen hıristiyan ve yahudiler gibi olma-yın. İşte onlar için çok büyük bir azap vardır." (Âl-i İmran, 105)

"Her kim itaatten çıkar ve topluluktan ayrılır da o hal üzere ölürse, o kişi cahiliyet ölümü ile ölmüş olur. Her kim de akîbetinin hayır ve şer olduğu belli olmayan bir dava yolunda körü körüne açılmış bir sancak altında savaşır, sırf soyu için öfkelenir, yahut sırf soy-sop davasına çağırır, yahut (hak davaya değil de) kuru kuru bir kavmiyyet ve asabiyet davasına yardım eder ve bu yolda öldürülürse, işte böylesinin ölümü tam bir cahiliyet ölümüdür..."

"Her kim emirinden hoşlanmayarak kötü bir şey görürse, sabretsin (isyan etmesin, ayrılmasın). Çünkü, her kim İslâm cemiyetinden bir karış ayrılır da ölürse, onun ölümü de bir cahiliyet ölümüdür."

"Her kim itaatten ayrılırsa, kıyamet gününde, Allah huzurunda kendini haklı çıkaracak bir delil bulamaz. Ve her kim de boynunda bey’atı olmayarak ölürse cahiliyet ölümüyle ölür."

"...Ey Allah’ın Peygamberi! Bana haber ver: Üzerimizde, bizden kendi haklarını isteyen, fakat bizim haklarımızı bizden men eden emirler bulunursa bize nasıl davranmamızı emredersin? dedi. Peygamber ondan yüz çevirip cevap vermedi. Sonra aynı şeyi sordu. Peygamber yine ondan yüz çevirdi, cevap vermedi. Üçüncü seferinde: Onları dinleyin ve itaat edin! Çünkü, onların üzerine düşen ancak onlara yükletilir, diye buyurdu."

"Neşende, kederinde, zorluğunda ve kolaylığında ve başkalarının arzularını senin arzularına tercih ettikleri hallerde de emiri dinlemek ve itaat etmek senin üzerine vaciptir!"

"Her kim emire itaat etmişse o bana itaat etmiştir. Her kim emire isyan ederse bana isyan etmiştir."

"Müslüman olan kişiye hoşlandığı ve hoşlanmadığı hususlarda emrini dinlemek ve itaat etmek vaciptir. Günah ile emretmesi hali müstesnadır. Günah ile emrolunursa o zaman dinlemek ve itaat etmek yoktur." (Bu yedi hadis-i şerif Müslim’den)

Muhterem dava kardeşlerim! İşte gördünüz: Ne ayet-i kerime’ler ne de hadis-i şerifler itaatsızlığa veya ayrılıp gitmeye asla müsaade etmemektedirler. Üstelik ayrılmanın korkunç azaba götüreceğini ifade ediyorlar. Hele fitne devrinde!

Cemaatınızı bölmek isteyenler ölümü hak etmişlerdir!

Özellikle fitne devirlerinde cemaate üye olan kardeşlerimiz son derece uyanık olmalıdırlar! Adam gelir; hem de hacı kıyafetinde, hoca kıyafetinde, derviş kıyafetinde gelir. Sizleri aldatmak ve birlikten ayırmak için, sizlerin inanacağınız ve itimat edeceğiniz kimseler de gelebilir... Sizlere bir takım vaadler yaparlar; mevcut idareyi, idarecileri kötülerler. Sizleri oyuna getirmek için kırk dereden kırk su getirirler. Kendilerinin şeriatçı olduklarını da söyleyebilirler; hemşehrilik, hısım ve akrabalık duygularınıza, ırk ve soy hislerinize hitap ederek ve onları tahrik ederek, hatta ayet ve hadis de okuyarak, sizleri cemaatiniz-den, birliğinizden koparıp kendi sahte cemiyetlerine götürmek isterler.

İşte böylelerine asla yüz vermeyin! Hatta bu şeytanlaşmış kimselerin yüzlerine tükürün! Ve şöyle deyin: "Siz şeriatçı olamazsınız. Çünkü, şeriat’ta bölücülük yoktur; bölücülüğü şeriat haram kılmıştır. Hatta böylelerini ölüme mahkum etmiştir. Binaenaleyh; siz şeytansınız ve kurduğunuz cemiyet de sahtedir!..”deyip yanınızdan kovun!..

Bakınız Allah Resulü ne buyurur: 

"...Her kim bir imama (emire) biat edip de elini üzerine koymuş ve kalbinin meyvesini ona vermiş ise, (yani ona doğru, halis bir niyyetle ahid vermişse), gücü yettiği derecede o imama (o emire) itaat etsin. Eğer diğer bir imam (emir) çıkıp da birincisi ile nizaa (çekişmeye, "Ben olacağım” demeye) kalkışırsa onun boynunu vurun."

"Şu muhakkak ki, gelecekte bir takım fitneler ve işler zuhur edecektir. Her kim bu ümmetin işi birlik ve beraberlik halinde iken, onu fırka fırka bölmek isterse, her nerede olursa olsun, o bölücü kişiyi kılıçla vurunuz!"

"İdare işiniz tek bir adam (emir) etrafında birlik içinde iken, sizlere biri gelir de birliğiniz parçalamak yahut topluluğunuzu fırka fırka bölmek isterse onu öldürünüz!" (Bu üç hadis-i şerif de Müslim’den)

 

Bu arada şu hususu da bilmemiz lazım: Bir emir, bir idareci ne zaman görevinden alınır?

1. Kâfir olursa:

Emir. (Allah korusun!) öyle bir söz söylemiş veya öyle bir hareket yapmış ki, dinden çıkmıştır; artık imanı gitmiştir, kâfir olmuş, mürted olmuştur. Onun bu hali şer’i delillerle sabit olmuş ve isbat edilmiştir. 

Böyle bir emir görevinden alınır ve uzaklaştırılır. Bunda İslâm ulemasının ittifakı vardır. Artık bir müslüman cemaatın başında bir kâfir bulunamaz.

 

2. Emir fasık olursa:

Emir nasıl fasık olur? Haram işliyor; farzlardan birini veya birkaçını terketmiş. Mesela: Namaz kılmıyor veya oruç tutmuyor. Veyahut haramlardan birini veya birkaçını işliyor. Mesela: İçki içmeye veya kumar oynamaya başlamış, faiz yiyor, karısının başını açık gezdiriyor. Böyle bir duruma düşen emir fasık olmuş olur. Bu durum, yine öyle dedikodu ile değil, şer’î delillerle isbat edilmiş olması lazım. Bu hale düşmüş bir emirin görevden alınmasında İslâm ulemasının ihtilafı vardır; kimi âlimler derler ki, "Emir görevinden alınsın. Çünkü, fasık olunca, emir artık adalet ve ehliyetini kaybetmiştir.” Kimi âlimler ise alınmasında fitne çıkması kuvvette muhtemel olduğundan görevden alınması yoluna gidilmez. Ancak uyarılır, öğüt ve nasihat edilir ve sabredilip itaat edilir...

 

3. Hata:

Emir bir veya birkaç hata işlerse ne olur? Önce hatanın ne olduğunu bilelim: Hata demek, iyi niyetle ve bilerek meşru bir işe başlanmış 

ama sonu iyi gelmemiş; hatalı olmuş, zararlı olmuş. Mesela: Cemiyet namına bir ticarethâne açılmış; hem üyeler kazanır hem de cemiyetimize yardım olur, denmiş. Fakat her nedense bir fitneye sebep olmuştur. İşte bu hatadır. Veya işe bir adam alınmış, adam yaramaz çıkmış. Bu da bir hatadır... Bu hatalara düşmede emirin kusuru yok mu? Elbette vardır; son derece dikkatli olması, sonunu çok iyi hesap etmesi ve böyle bir hataya düşmemesi lazımdır. Ancak; hatasız kul olmaz, herkes hata edebilir. Peygamberler de bile bazı zelleler (hatalar) vaki olmuştur. Binaenaleyh, emir böyle hataları yüzünden görevinden alınmaz. Uyarılır; icraatında daha dikkatli olması için öğüt ve nasihatlar yapılır.

 

4. İhmalleri halinde:

Emirin ihmalleri görülürse: Mesela; fırsatları kaçırıyor, imkanları değerlendirmiyor, tembellik yapıyor, vaktinde, meşru muazereti olmadan görevinin başına gelmiyor, ümitsiz bir hava içerisine girmiş, cesaretini kaybetmiş, korkak ve ürkek bir hale gelmiş ise, uyarılır; mesuliyeti sık sık kendisine hatırlatılır ve şu hadis-i şerif’lerin ifade ettikleri akibetler kendisine sık sık anlatılır:

"(En az) on kişinin üzerine emir tayin edilen kimse kıyamet gününde onlardan sorulur." (Camiüssağır)

"Ya Ebazer! Sen zayıfsın, emirlik ise bir emanettir. Şüphe yok ki, bu emanet kıyamet gününde hakaret ve pişmanlık olacaktır. Ancak, bu emaneti haklı olarak üzerine alıp da onun gerekli kıldığı vazifeleri yerine getirenler müstesnadır."

"Adalet edenler, Allah katında nurdan minberler üzerinde olacaklardır. O nurdan yükseklikler, haddizatında huzuru yüksek aziz ve celil Rahman’ın yüksekliğindendir. Bu adiller öyle kimselerdir ki, onlar, kendi ehilleri ve velayetlerinde bulunanlar hakkında verdikleri hükümlerde daima adalet ederler."

"Allah’ın; bir halk topluluğunu güdüp idare etmek vazifesini verdiği kimse, idare ettiklerini aldatıp zulmetmiş olarak ölürlerse, Allah ona cennetini muhakkak haram kılacaktır."

"...Ey Allah’ım! Her kim ümmetimin işinden bir işi üzerine alır da onlara meşakkat verirse, sen de ona meşakkat ver. Her kim de ümmetimin işlerinden bir şeyi üzerine alıp onlara lütuf ve merha-metle muamele ederse sen de ona lütuf ve merhametle muamele et!"

"Müslümanların işini üzerine alan, sonra da onların hayrına çalış-mayan ve onları idare etmekte hulüs ve sadakat göstermeyen her emir, idare ettiği cemaatle birlikte cennete (yani cemaatı girerse de kendi) giremeyecektir." (Bu beş hadis Müslim’den)

"Emir, (kendisine bağlı) insanlar arasında şübhe ararsa (yani on-lardan şübhe ve tereddütler içerisinde olur, onlara inanmaz ve güvenmezse), onları fesada verir." (Ebu Davud, Hakim) 

"Adil bir imam (vazifesini hakkıyle yapan bir emir) mezara konduğu zaman sağ yanı üzerinde kalır; adaleti terkederse (üzerine düşeni yapmazsa), sağdan sola çevrilir." (İbn-i Asakir) 

Bütün bu ikaz ve uyarılara rağmen, emir hâlâ ihmalkârlığına devam ederse durum ne olur? Artık o, kendi kendini azletmiş sayılır. Ona: "Arkadaş! Ya hizmet veya gitmek! İkisinden birini seç! Çünkü, cemiyet ve cemaatin işleri, din ve mukaddesât işleri yüz üstü kalamaz, bu önemli işler ihmal edilemez. Hem sen vebale girersin hem de cemiyet zarar görmüş olur...” denir.

 

d) Emir:

Cemiyetleşmenin ve cemaatleşmenin unsurlarından biri de başkandır; cemiyet başkanıdır. Başkana İslâmî tabirle "Emir” denir, "Reis" denir, daha geniş manada "Halifet’ul-Muslimin" veya "Emir’ul Mu’minin" ve nihayet "Ulu’l-Emr" ismi de verilir. Yukarıda da geçtiği üzere, İslâm’da emirlik müessesesi çok mühimdir. En az üç kişi bir araya geldiğinde içlerinden birini emir seçmeleri İslâm’ın emridir. Aksi halde günahkar olurlar. Cemiyet ve cemaati alakadar eden hizmetler şöyle dursun, yolculukta, hatta kırda bayırda dolaşmada bile İslâm, müslümanlardan başlarına emir tayin etmelerini, başsız boyunsuz kalmamalarını istemekte, emir ve tavsiye etmektedir. Bu hususta birkaç hadisi kaydedelim:

"Üç kişi bir yolculuğa çıktığında içlerinden birini kendilerine emir tayin etsinler!" (Ebu Davud)

"Üç kişi olduğunuz zaman başınıza birinizi emir tayin edin." (A. b. Hanbel)

"İki kişi bir kişiden, üç kişi iki kişiden, dört kişi de üç kişiden hayırlıdır. Cemaat haline gelmeniz üzerinize vaciptir. Çünkü, Allah ancak cemaat halinde olanlara hidayetini ihsan eder." (A. b. Hanbel)

 

Emir olmanın şartları:

Herkes emir olamaz. Emir olmak için birtakım şart ve vasıfların emir olacak zatta bulunması lazımdır. Bunlardan başlıcaları şunlardır:

1. Erkek, müslüman, hür, akıl ve baliğ olacak,

2. Bütün şartlarıyla adalet sıfatına sahip olacak,

3. Duyu organları ve beden yapısı sağlam olacak,

4. Millet siyasetini ve cemiyetler idaresini normal bir şekilde yürütebilecek fikir ve kabiliyete sahip olacak,

5. Olaylar ve hadiseler karşısında cesaretini gösterebilecek,

6. İlim ehli olacak ve nihayet,

7. Üzerine aldığı görevin ağırlığını ve mesuliyetinin idraki içinde olup takva ehli olacaktır.

Emir olacak zat; yukarıdaki şart ve vasıflara sahip olmanın yanında şu meziyetlere de sahip olmalıdır:

1. Kendisi emirliğe talip olmayacak:

Emirlik demek, bir amme hizmetinin başına geçmek demektir. Amme hizmeti ise ağır mesuliyet taşımaktadır. Ahirette ilk hesaba çekileceklerden biri de emirlerdir. Şerefi olduğu kadar da sorumluluğu vardır. İnsanların salahı, yani birer salih insan olup huzur içinde yaşamaları, ulemanın yanında ümeranın yani emirlerin de salahına; ıslah ve irşadlarına bağlıdır. Cemiyet ve cemaatlerin, millet ve devletlerin felaketine; uçuruma gitmelerine yine ulemanın yanında ümeranın yetersizliği, tembelliği, korkaklığı, fesat ve ifsadı sebep olmuştur...

O halde bir kimsenin emir olması; hayır olabileceği gibi, şer de olabilir. Binaenaleyh, herkes, her akl-ı selim kolay kolay bu emaneti, bu mesuliyeti üzerine almaz ve alamaz. Hele kendisi hiç talip olamaz; "Ben bu işi yaparım bana verin! .." diyemez, dememelidir. Derse ne olur? En azından hafif meşrep olduğunu, şahsiyetinin henüz teşekkül etmediğini ve nihayet mesuliyetini müdrik olmadığını ortaya koymuş olur. Ondan hayır gelmez. İşte hadis-i şerifler:

"...İki kişiden birisi: Ey Allah’ın Resulü! Aziz ve Celil olan Allah’ın seni tevliye ettiği vazifelerden biri üzerine beni emir tayin et!" dedi. Öbürü de bunun gibi bir memuriyet istedi. Bunun üzerine Allah’ın Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem):

"Vallahi biz memuriyet isteyen bir kimseyi ve memuriyete haris olan bir şahsı bu işler üzerine emir tayin etmeyiz." diye buyurdu. (Müslim)

"Ebazer dedi ki: Ben:

-Ey Allah’ın Resulü! Beni bir emirliğe tayin etmez misin? diye sordum. Bunun üzerine Resulullah omuzuma eliyle vurdu, sonra da:

-Ya Ebazer! Sen zayıfsın. Bu emirlik ise muhakkak bir emanettir. Şüphe yok ki, bu emanet, kıyamet gününde hakaret ve pişmanlık olacaktır. Ancak bu emaneti haklı olarak üzerine alıp da onun gerekli kıldığı vazifeleri yerine getirenler müstesnadır, (onlar hor ve pişman olmayacaklardır) buyurdu." (Müslim)

"Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) bana hitaben dedi ki: Ya Abdurrahman! Emirlik vazifesi istenirse, o vazifede Allah’ın yardımına mazhar olamazsın. Eğer sen istemeksizin bu vazife sana verilirse vazifede Allah’ın yardımına mazhar olursun!"buyurdu. (Müslim)

 

2. Adalete harfiyyen riayet:

Buradaki adaletle yukarıda emirin şartları arasında geçen adalet birbirine bağlı ise de mâna ve masadakleri bakımından birbirinden farklıdır. Oradaki adalet demek, emir olacak zatın kendi yaşantısı ile ilgilidir; dininde ve siretinde dosdoğru olması, dinî hayatı bütünüyle yaşaması, büyük günahlardan tamamen kaçınması, küçük günahlara musir olmaması, şahsiyetinin küçüklüğüne ve düşüklüğüne delalet eden adi hallerden uzak bulunması demektir.

 

Buradaki adalete gelince:

Buradaki adalet dışa dönük bir adalettir. Yani emir; icraatında, muamelatında ve münasebetlerinde, hüküm ve kararlarında adalet ölçülerine uyması demektir. Birine karşı başka, bir başkasına karşı daha başka olmayacaktır. Kim olursa olsun; hakkı ne ise onu verecek, görevi ne ise onu da isteyecektir. Yani kendi arzusuna, kendi kafasına göre değil de İslâm’ın adalet ölçüleri ne ise ona göre icraatını yapacaktır. Yapmazsa ne olur? Haksızlık etmiş olur, zulmetmiş olur, günahkâr olmuş olur. Hesabını ne dünyada ne de ahirette veremez. Bu husustaki ayet ve hadislerden birkaçı:

اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ اَنْ تُؤَدُّوا الْاَمَانَاتِ اِلٰٓى اَهْلِهَاۙ وَاِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ اَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِۜ اِنَّ اللّٰهَ نِعِمَّا يَعِظُكُمْ بِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ سَم۪يعًا بَص۪يرًا

"...Ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman, adaletle hüküm vermenizi emreder. Hakikaten Allah bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphe yok ki Allah, hükümlerinizi hakkıyla işitici ve işlerinizi hakkıyla görücüdür."(Nisâ, 58)

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُونُوا قَوَّام۪ينَ لِلّٰهِ شُهَدَٓاءَ بِالْقِسْطِۘ وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَاٰنُ قَوْمٍ عَلٰٓى اَلَّا تَعْدِلُواۜ اِعْدِلُوا۠ هُوَ اَقْرَبُ لِلتَّقْوٰىۘ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ

"Ey mü’minler! Allah için hakkı ayakta tutan hakimler ve adaletle şahitlik eden kimseler olun! Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe götürmesin. Adalet yapın ki, o takvaya en çok yakın olandır. Allah’tan korkun! Çünkü, Allah yaptıklarınızdan haberdârdır." (Mâide, 8)

"Adalet edenler, Allah katında nurdan minberler üzerinde olacaklardır. O nurdan yükseklikler, haddi zatında huzuru yüksek olan Aziz ve Celil Rahman’ın yüksekliğindendir. Bu adaletli insanlar öyle kimselerdir ki, onlar, kendi ahalileri ve kendi emirleri altında bulunanlar hakkında verdikleri hükümlerde daima adalet ederler." (Müslim)

"Ey Allah’ım! Her kim ümmetimin işinden bir şeyi üzerine alır da onlara meşakkat verirse, sen de ona meşakkat ver. Her kim de ümmetimin işlerinden bir işi üzerine alıp onlara lütuf ve merhametle muamele ederse sen de ona lütuf ve merhametle muamele et.” (Müslim)

"Her biriniz çobansınız. Ve her çoban güttüğünden sorulacaktır. Emir de üzerinde bulunduğu insanların çobanıdır. O da güttüğünden sorulacaktır." (Müslim)

3. Faal ve aksiyoner olacak:

Emir olan zat; adaletle emretmenin, görev vermenin yanında kendisi de faal olacak, aksiyoner olup üzerine düşeni hakkıyla yapacaktır, yorulma ve yılma bilmeyecektir. Açık vermeyecek, "İnsanlara hayır tavsiye ederken kendinizi unutur musunuz?mealindeki ayet-i kerime’nin sitem ve ayıplamasına muhatap olmayacaktır. Her hususta tebaasına örnek olup Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) gibi çalışacaktır. Kendisinin yapması gereken bir hizmeti yapmadığı halde başkalarına "Yapın!” demesi, en azından kendisine karşı tereddütler ve şüpheler uyandırır, dolayısıyla tebaası üzerinde itibar ve itimadı sarsılır.

4. Ahlak-ı Hamide’ye sahip olacak:

Emir olan zat; İslâm ahlakına uyacak, Peygamber’in ahlakıyla ahlak-lanacaktır. Bir kere mütevazi olacak, kibirlenme nedir, bilmeyecektir. Cömert olacaktır; cemiyete yardım hususunda herkesten önde gidecektir. Cesaret sahibi olacak, yapılması gereken hizmetlere, istişareden sonra "...ve etrafınla müşavere et; kesin karara vardıktan sonra da Allah’a tevekkül et!.." mealindeki ilahî fermana uyarak ve Allah’a tevekkül ederek tam bir cesaret ve metanetle o hizmetlere girecektir, fırsat ve imkanları asla kaçırmayacaktır.

Ketum olacaktır! "Sırrını saklayan işlerine hakim olur" şeklindeki Peygamber tavsiyesine uyacak, olur olmaz şeyleri olur olmaz yerlerde konuşmayacak, her yerde ve her sözünde ölçülü olacaktır. Çünkü, "büyük başın büyük ağrısı olur” derler; bir emirin, bir reisin her attığı adım, her söylediği söz, her verdiği beyanat mana ifade eder, anlam taşır. Binaenaleyh; adımlarını ihtiyatlı atacak, sözlerini kelimesi kelimesine ölçüp biçip öyle konuşacaktır ve kıl-ü kale sebep olmayacaktır. Yapıcı ve birleştirici olacak, bölücü ve kırıcı söz, fiil ve davranışlardan son derece sakınacaktır. "Ben farzları yerine getirmekle emronulduğum gibi, insanlara mudara ile (yani müsamaha, kolay ve yumuşak güler yüzlü idare ile) de emrolundum!" mealindeki hadis-i şerif ile "İnsanlara karşı mudara ile davranmak sadakadır" mealindeki hadis-i şerif’i kendisine rehber edinip sert idareden ziyade yumuşak ve tatlı bir idare şekli takip edecektir...

5. Psikolog olacak:

Emir olan zat maiyyetinin teker teker halet-i ruhiyyelerini bilecek, yukarıda zikri geçen "müdara” hadislerini kendisine düstur edinip idaresini ona göre tanzim edecektir. Toplantı ve müzakereler sırasında bağırıp çağırmayacak, sert çıkışlar yapmayacaktır; haysiyet kırıcı, şahsiyetleri zedeleyici davranışlardan son derece sakınacaktır. Ağırbaşlılığını ve ciddiyetini her zaman muhafaza edecek, olur olmaz kimselerle asla cedelleşmeyecektir. Sabırlı olup daima sabır tavsiye edecek, maiyetinde ve çevresinde muhabbet ve büyüklüğü koruyacaktır.

6. Daima ümitvar olacaktır:

Başarılı olacak bir emirin dikkat edeceği hususlardan biri de daima ümitvar olacak, "Kolaylık gösterin, zorluk göstermeyin; müjde verin, ürkütmeyin!" şeklindeki Peygamber sözünü hiçbir zaman unutmayacak, maiyyetini ve cemaatini, şartlar ne kadar ağır da olsa ümitsizliğe, hayal kırıklığına düşürmeyecek, daima onlara ümit verecek, teselli edecek, teşci edecek, onlara cesaretler verecektir. "İstikbal bizimdir, zafer bizimdir!" diyecek, onlara moral verecektir. Yani maiyyetini ve cemaatini yenileyecek, onlara yeni yeni heyecanlar verecek, yeni yeni hizmet ufukları açacaktır. Maiyyetine ve cemaatine inanacak ve güvenecek, kendini de onlara inandıracak ve güvendirecektir. Maiyyetinde eksikler, gedikler, kusurlar ve ihmaller varsa, onları usuli dairesinde gidermeğe, öğüt ve nasihat yoluyla uyarmaya, mesuliyetlerini hatırlatmaya çalışacaktır. "Bunlarda iş yok, bunlar işe yaramazlar, bunlardan hayır çıkmaz; bunları Allah helak edecektir!” gibi sözleri sarf etmeyecektir. Bunlar İslâm’a ters düşen sözlerdir. Bir hadis-i şerif’te şöyle buyurulur:

"İnsanlar helâk oldu diyen kişi helâka en çok müstahak olan kişidir." (Müslim)

 

7. Affedici olacaktır:

Emir olan zat; bir kere kesin delil olmadan herhangi bir kimse hakkında ileri geri konuşmayacak ve ithamda bulunmayacaktır. Şayet ortada bir takım dedikodular varsa, iddiaların varit olup olmadığını inceletip kesin sonuca varacaktır. Hele maiyeti hakkında zan ve tahminlere dayanarak veya bazı kimselerin sözlerine istinad ederek ithamda bulunmayacaktır; yine meseleyi yerinde ve zamanında tetkik edecek veya ettirecektir. Maiyyetinin ve cemiyetin hatalarını büyüte büyüte onların haysiyet ve şahsiyetlerini zedelemeyecektir. Hele kendisiyle muhatap olmayan kimseleri hiç muhatap almıyacak, onunla ilgili meseleyi ilgili makama havale edecektir. Yani gerek hataların ve şikayetlerin ve gerekse talep ve tekliflerin teferruat ve detaylarına inmeyecek, temelde ve genelde kalacaktır, neticesini ilgili sorumludan isteyecektir. Çünkü aksi hal, hem kendisini yıpratır hem de her şeye zaman ayırıp onunla gereği gibi meşgul olamaz.

8. Hayırhâh olacak:

Kimse hakkında kötü düşünemez; kimseye lânet okuyamaz, bedduada bulunamaz. Hidayetine, salahına dua eder. Hele kimseye sövüp sayamaz, makamıyla bağdaşmayan kaba saba konuşamaz. Maiyyet ve çevresine hayır tavsiye edecek, onlara daima öğüt ve nasihatta buluna-caktır, onların iyiliğine çalışacaktır. Onları sevecek ve sayacaktır. Zaman zaman hatırlarını soracak, bir dertleri, bir şikayetleri olup olmadıklarını kendilerinden isteyecektir. Bu babdaki hadis-i şeriflerden:

"İmamlarınızın (yani emirlerinizin) hayırlıları, sizin kendilerini, onların da sizleri sevmekte olduklarınız ve onların sizlere dua etmekte, sizlerin de kendilerine dua etmekte bulunduklarınızdır. Emirlerinizin şerlileri ise, sizin kendilerine buğzetmekte, onların da sizlere buğzetmekte bulunduklarınız ve sizin onlara, onların da size sövüp lânet etmekte bulunduklarınızdır."

"Ey Allah’ın Resulü! Onlara karşı kılıçla muharebeye kalkışmayalım mı?” denildi. Allah Resulü: "Sizin içinizde namaz kıldıkları müddetçe hayır! Valilerinizden hoşlanmadığınız bir şey gördüğünüz zaman, onun işini sevmeyiniz. Fakat itaattan da el çekmeyiniz." (Müslim)

Bu hususta yine birkaç ayet-i celile:

فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ لِنْتَ لَهُمْۚ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَل۪يظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَۖ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْاَمْرِۚ فَاِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّل۪ينَ

"Allah’ın ne büyük rahmeti idi ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, muhakkak onlar etrafından dağılıp gitmişlerdi. Artık onları bağışla ve kendilerine Allah’tan mağfiret dile!.." (Âl-i İmran, 159)

اَلَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ فِي السَّرَّٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ وَالْكَاظِم۪ينَ الْغَيْظَ وَالْعَاف۪ينَ عَنِ النَّاسِۜ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَۚ

"(O takva sahipleri); Bollukta ve darlıkda harcayıp yedirenler, öfkelerini yutanlar, insanların kusurlarını bağışlayanlardır. Allah da iyilik edenleri sever." (Âl-i İmran, 134)

خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ وَاَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِل۪ينَ

"Sen bağışlama yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir." (A’raf, 199)

وَمَا خَلَقْنَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَٓا اِلَّا بِالْحَقِّۜ وَاِنَّ السَّاعَةَ لَاٰتِيَةٌ فَاصْفَحِ الصَّفْحَ الْجَم۪يلَ

"...Elbette kıyamet gelecektir. Şimdi sen, onlardan yüz çevir veya güzel muamelede bulun." (Hicr, 85)

"Mü’minlerden sana uyanlara karşı (şefkat) kanatlarını indir (kanat aç)!"

"İdareciliğin en şerlisi (etrafını, elinin altındakileri) kırıp geçirmektir. (Sen sakın onlardan olma!)" (Buhari ve Müslim)

Hülasa: İyi ve şuurlu bir emir; adab-ı muaşeretin bütün gereklerine tam manasıyla riayet eden bir emirdir. Üzerine almış olduğu mesuliyetin ağırlığının daima idraki içinde olup çok dikkatli, çok uyanık olacaktır. Bir geminin kaptanı, bir uçağın pilotu durumunda olduğunu ve azıcık ihmalin hem kendisinin hem de maiyyetinin hayatına mal olacağını hatırdan çıkarmayacaktır. Söz, fiil ve hareketlerinde ve icraatında şeriat-ı garra’ya uyacak, kafadan emirler verip tavsiyeler yapmayacaktır. İştişarelere son derece önem verecek, fetva almadan, şer’î hükmünü bilmeden talep, teklif ve beyanlarda bulunmayacaktır.

Müzakere ve istişarelerde kendi görüşünü izhar etmede acele etmeyecek, fikirleri dinleye dinleye hakkın tecellisini sabırla bekleyecektir. Medeni cesarete sahip olup zaman zaman hizmet sahalarında hamleler yapacak, cemaatının güvenini, ümit ve heyecanını daima ayakta tutacaktır. Etrafinı sevecek ve sevilecektir. Tebaasına hayır dua edecek ve onların duasını daima alacaktır...

İşte böyle bir emirin yardımcısı, hem Allahu Teâlâ’dır hem de cemiyet ve cemaatlardır ve nihayet başarılı bir emir böyle olan bir emirdir.

 

Emirin görevleri:

Emirde bulunması gereken şart ve vasıfları anlattıktan sonra, görevinin ne olduğuna da özet olarak temas edelim:Emirin başlıca iki vazifesi vardır: Bunlardan biri teşkilatıyla ilgili, diğeri de dava ile ilgilidir.

 

Teşkilat ile ilgili görevleri:

1. Teşkilat üyelerine teşkilatın, teşkilatlanmanın önemini bütün teferruatıyle anlatacak ve öğretecektir. 

2. Onları ruhen ve ilmen yetiştirecektir. Bunun için teşkilat mensuplarının hem kendilerini hem de aile ve efradını eğitim ve öğretime tabi tutacaktır.

3. İnsanoğlunun vaaz ve nasihata şiddetle ihtiyacı vardır. Tebaanın bu ihtiyacını karşılayacaktır.

4. Ümitsizliğe düştüğü zaman veya bir kederi olduğu zaman hemen imdadına koşup teselli ederek onu ümitvar edecek, cemaatın heyecanını her zaman taze tutacak; bunun için de yeni yeni heyecan vesileleri bulacaktır.

5. Emir her zaman tebaasına karşı merhametli davranacak; ihtiyaçları karşılamada, işleri yürütmede onlara yardımcı olacaktır.

6. Emir tebaasını; aldatma, zulmetme, zarar verme, şiddet gösterme, sert çehre ile karşılama gibi hareketlerden son derece sakınacaktır.

7. Maslahatlarını gözetme, menfaatlerini sağlama, ihtiyaçlarını karşılamada ihmalkâr olmayacak ve gaflet etmeyecektir.

8. Ve nihayet teşkilat mensuplarına, yukarıda mealini verdiğimiz ayet-i celile gereğince kanat gerecek ve onların üzerine toz kondurmamaya çalışacaktır.

 

Dava ile ilgili görevleri:

1. Her şeyden önce davanın hali hazırdaki durumunu muhafaza edecek, onun için gereken tedbirler nelerse onları vaktinde alacaktır.

2. Davanın duyurulmasında ve yayılmasında günün neşir ve yayın vasıtalarından azami derecede faydalanma yollarını arayacak ve bulacaktır ve bu sahada yeni yeni hamleler yapacaktır.

3. Teşkilatın asıl kuruluş gayesi Kur’ân’ı anayasa, İslâm’ı devlet yapmaktır. Tabii bu kolay bir iş değildir. Terlemek ister, gözyaşı ister, kan ister. Emir bütün bunları göze alacak ve maiyyetinin bunları göze almalarını tavsiye edecektir.

4. Ve nihayet; davayı, yani Hakk’ın hakimiyetini malından da canından da aziz addedecek, üzerine titreyecek ve üstüne toz kondurmayacaktır.

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ​


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 102
Toplam 528250
En Çok 1316
Ortalama 348