BÜTÜN MÜSLÜMANLARA TEBLİĞ MÂHİYETİNDE AÇIK MEKTUP - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

15-03-2022

BAŞTA MÜSLÜMAN TÜRK MİLLETİ OLMAK ÜZERE BÜTÜN MÜSLÜMANLARA TEBLİĞ MÂHİYETİNDE AÇIK MEKTUP

Besmele, hamdele ve salveleden sonra;

﷽ ﴿1﴾

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ ﴿2﴾ اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِۙ ﴿3﴾ مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِۜ ﴿4﴾ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُۜ ﴿5﴾ اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَۙ ﴿6﴾ صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْۙ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ

“Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla;

1- Alemlerin Rabbi (terbiye edip yetiştirici) Allah'a hamdolsun.

2- (O), Rahmandır, Rahîmdir.

3- Din gününün (mükâfat ve ceza gününü) sahibidir.

4- (Ya Rabbi!) Ancak sana kulluk eder, ancak senden yardım isteriz.

5- Bizi doğru yola hidayet et.

6- Nimet verdiğin kimselerin yoluna.

7- Kendilerine gazap edilmiş olanların ve sapmışların yoluna değil (Ya Rabbi!)” (Fatiha Suresi)

Bizlere böyle mübarek bir sure inzal ede rabbimizin lütuf ve inayetiyle üzerimize düşen “tebliğ ve davet” vazifemizi, açık mektup şeklinde daha önceki yazılarımıza Kenan Evren', üniversite öğretim üyeleri makamında bulunanlara, ilahiyat fakültelerinde ilim makamında bulunanlara, Diyanet teşkilâtında tebliğ ve irşad görev yerlerini işgal edenlere, sefir ve konsoloslara, öğretmenlik makamında bulunanlara, hâkim ve savcılara ve tüm gençliğe hitap etmiş, hayatın mânâsını, mes'uliyetlerinin ağırlığını anlatmış, vicdanlarına seslenmiş, “Tevhid” akidesinin bulunmadığı veya zedelendiği yerleri ve gönülleri şirkin atacağını, imân ve nikâhın artık gitmiş olacağını, günün Türkiye'sinin dünün Mekke'sine benzediğini; zira; dünün Mekke'sinde ve çevresinde Allah'a mahsus olan hâkimiyet hakkının, kanun koyma salahiyetinin gasp edilerek putlara ve putların arkasına sığınan Ebu Cehillere verilmiş olduğu gibi günümüzün Türkiye'sinde de Mustafa Kemâl'e ve kemalistlere verildiğini ve bunları temsil etmek üzere şehitler diyarı memleketin puthaneye döndüğünü, heykellerden ve put resimlerinden artık geçilmez hale gelindiğini ve bunlardan temizlenmenin çarelerini etraflı bir şekilde örnekler vererek, deliller de göstererek yazmıştık.

Müslüman Türk Milleti!

Bundan sonraki satırlarımızda da Müslüman Türk milletine ve onun şahsında bütün dünya müslümanlarına hitap ederek ve "Müslüman Türk Milleti!" diye sizlere sesleniyor ve diyoruz ki:

1- Hayatın mânası:

Dünyaya niçin geldiğinizi hiç düşündünüz mü? Gelişinizin sebep ve hikmeti nedir? Bir vazifeniz yok mu? Mes'uliyetiniz yok mu? İçinde bulunduğunuz bu hayat ve bu devran hep böyle mi sürüp gidecek? Bir gün gelip kara toprak sizleri de götürüp altına almayacak mı? Yine bir gün gelip o kara toprak dışarıya atıp, mahkeme edilmek, hesabınızı vermek üzere, mahkemeye götürülmeyecek misiniz? Hesabı verdiğiniz takdirde cennete, veremediğiniz takdirde cehenneme götürülmeyecek misiniz?

Allah'a kul olma:

Ey Allah'ın kulları! Haberiniz olsun ki, bütün bu söylediklerim, bir bir başınızdan geçecektir. Hepiniz öleceksiniz. Çlümle de iş bitmeyecek, esasen kıyamet ondan sonra başınıza kopacak; Adam olmadığınız takdirde dünya başınıza yıkılacak, hayatınız zehir olacaktır; dünyaya geldiğinize bin pişman olacaksınız, ama, iş işten geçmiş olacaktır! Aman Ya Rabbi! Ne korkunç bir akıbet!..

"Rabbimiz! Bize akıl ver! Bize basiret ve feraset ver! Bize hidayet ver! Ver de Ya Rabbi! Kendini bilenlerden, dinini bilenlerden, vazifesini bilenlerden, tevhide sahip olup Rabbini birleyenlerden, “Hakimiyet kayıtsız ve şartsız milletin değil, Allah'ındır” diyenlerden, Mustafa Kemal'e değil, bunlardan yana olanlardan değil de Allah kanunlarından, Kur'ân anayasasında ve İslâm devletinden yana olanlardan eyle Ya Rabbi! İçimizden mal sevgisini, can korkusunu çıkar Ya Rabbi! Çıkar da senden başkasını sevmeyen, sevdiğinde de ancak senin için seven, senden başkasından korkmayan, korktuğunda da yine ancak senin için kullarından eyle Ya Rabbi! Ve nihayet Ya Rabbi! Her yerde ve her zaman “Devletim İslâm, anayasam Kur'ân, kanunum şeriat” diyen ve İslâm devletinde İslâm bayrağı altında yaşamak ve yaşatmak için, canla-başla çalışan kullarından eyle Ya Rabbi! (Âmîn! Ya Muîn veya hayrennasırîn veya mucibessâilîn velhamdü lillahi rabbilâlemin..)...

Rabbülâlemin duanızı kabul buyursun! Yalnız, duanın kabulü için, “Vesile” lazım. Vesile ise ilim, amel ve harekettir. Bileceksiniz dünyaya niçin geldiğinizi; hem hakkıyla bileceksiniz ki, bizler dünyaya sadece ve sadece Rabbimize kul olmak üzere geldik, gelişimizin sebebi budur. Söz, fiil ve hareketlerimiz o yolda ve o yönde olmalıdır; zikrimiz ve fikrimiz o istikâmette olmalıdır. Evet, Kur'ân öyle diyor:

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ

"Ben cinleri de insanları da başka bir iş için değil, kendime kul olmaları için yarattım." (Zariyat, 56)

Amel ve hareket:

Allah'a kul olma sadece fikirde ve inançta kalmamalı, fiil ve harekete intikal etmelidir. Bu da oturmanız ve kalkmanız, gidip ve gelmeniz, çalışma ve kazanmanız, yemeniz ve içmeniz, giyinip kuşanmanız, vermeniz ve almanız, okumanız ve yazmanız kendi kafanıza veya sizin gibi insanların kafalarına göre değil, hep Allah'ın gönderdiği ve indirdiği tâlimat ve kanunlara göre Kur'ân anayasasına göre ve şeriat kanunlarına göre olacaktır ve olmalıdır. Şu cümleleri sık sık tekrar edeceksiniz:

"Rabbimiz Allah, Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem), Anayasamız Kur'ân, kanunumuz şeriattır. Emelimiz ya şehîd ya da gazi olmaktır!.." Her yerde ve her zaman dilinizin virdi ve zikri bunlar olmalıdır. Çocuklarınıza da bunları ezberletip tekrar ettirmelisiniz. İşte; kelime-i tevhidin, tevhid okumanın demenin manası budur. Yoksa, sabahlara kadar tesbih çekseniz, dervişleri başınıza toplayıp halkalar tertip etseniz, Kur'ân'ın anayasa, şeriatın kanun, devletin İslâm devleti olması için çalışmadıktan sonra ve bu yolda mal ve can feda etmedikten sonra, bunların bir faydası olmaz; kendinizi de başkalarını da uyutmuş ve avutmuş olursunuz. İşin daha acı tarafı, İblis'i ve avaneleri olan kemalistleri sevindirmiş olursunuz ve âhirette de bunun hesabını veremezsiniz. Bakınız Kur'ân ne diyor:

قُلْ هَلْ نُنَبِّئُكُمْ بِالْاَخْسَر۪ينَ اَعْمَالًاۜ ﴿103﴾ اَلَّذ۪ينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَهُمْ يَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعًا

"De ki: Yaptıkları işler bakımından en çok ziyana uğrayacak olanları size söyleyeyim mi? Dünya hayatında bütün çabaları boşa gitmiş olan ve kendileri de iyi iş yaptıklarını sanan kimseleri?" (Kehf, 103-104)

2- Amel ve ibadet vahye dayanmalı:

Ey Müslümanlar! İmânın şartlarını ve esaslarını, nasıl Kur'ân ile sünnet tayin ve tesbit etmiş ise, amel ve ibadetler ve bunların sıhhat şartları, mutebet ve makbul olabilmeleri de yine Kur'ân ve sünnete dayanmalıdır. Yani vahye dayanmalıdır, Allah tarafından bildirilmiş, târif ve beyan edilmiş olmalıdır. Yoksa; kendi kafalarımıza göre veya başkalarının akıl ve mantığına göre olmaz veya olamaz. Bizler; kulluk görevlerimizi, helâl ve haramları, emir ve yasakları kendi kendimize tayin ve tespit edemeyiz; “Şu helâldir, bu haramdır; şu günahtır, bu sevaptır; şu şerdir, bu hayırdır; şu suçtur, bu suç değildir...” diyemeyiz. Adam öldürmenin, hırsızlık yapmanın, zina etmenin, yol kesmenin ve benzeri suçların cezalarını biz tayin ve tespit edemeyiz. Bunlara bizim gücümüz yetmez. Suçla ceza arasında adalet dengesi olmalıdır; hangi suça hangi ceza uyar ve miktarı ne olmalıdır? İşte, bunlara biz cevap veremeyiz. Dünyanın bütün ilim ve fikir adamları da cevap veremez; Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer de cevap veremez. Hatta peygamberler dahi, kendi fikirlerine göre cevap veremezler. Çünkü, bunların cevabını verme; her şeyi en ince noktalarına kadar bilen, insanı en güzel şekilde yaratan, yarattığını sayısız nimetlerle terbiye ve taltif eden Rabbülâlemin'e mahsustur, O'nun hakkıdır ve O'nun salahiyetindedir. Yaratan O, olduğu gibi, emir veren, kanun koyan, şeriat vazeden, talimat gönderen de O'dur. Yani, bütün bunlar vahye dayanır. Vahiy demek, Allah tarafından peygambere gelen kitap, ayet ve malûmat demektir.

3- Bir nokta:

Günümüzün Türkiye'sinde anayasası yapanlar, kanunları çıkaranlar, hüküm ve karar verenler kimlerdir? Allah mıdır yoksa insanlar mıdır? Yani mahkemeler kararlarını, mektepler programlarını, basın-yayın mevzularını, hükûmetler kuruluş ve icraatlarını neye göre yerine getirirler?.. Bütün bu suallere cevaben: “Kur'ân'a göre yaparlar.” diyebilir misiniz? Diyemezsiniz, değil mi? Neden? Kur'ân'da yok da ondan! Yani; Ailedeki karı koca haklarını, miras haklarını tayin eden Kur'ân değil, İsviçre'den getirdikleri kanunlardır; mahkemelerin verdikleri cezalar hakkındaki dayanakları, İtalya'dan getirdikleri kanunlardır. Muhakeme usulü kanunlarını, ticaret kanunlarını, sosyal kanunları hep yabancı ülkelerden getirmişlerdir. Demek oluyor ki, memleketi idare eden kanunlar hep İslâm olmayan kanunlardır, hep bize yabancı kanunlardır. Yani, küfür ve kâfir kanunlarıdır.

Şimdi sizler; Kur'ân'ı, Kur'ân kanunlarını, şeriat kanunlarını devletten ve devletin bütün müesseselerinden kaldırıp, yerine küfür ve kâfir kanunlarını getiren münâfıklardan, kemalistlerden yana olabilir misiniz? Onları destekleyebilir misiniz? Onlara oy verebilir misiniz? Ve böyle bir devlete "Benim devletim!" diyebilir misiniz, böyle bir devleti sevebilir misiniz? "Benim devletim!" diyemezsiniz, sevemezsiniz, benimseyemezsiniz, ondan yana olamazsınız. Olursanız ne olur? Din ve imân tehlikeye düşer, ağzınız imânsız kapanır, cehennemin azabı size çarpar, kemalistlerle beraber cehenneme atılırsınız; dünyanız da gider ahiretiniz de. Hem iki kat azaba müstahak olursunuz. Çünkü:

Kanunları küfür ve kâfir kanunları olan bir devlet, İslâm devleti değildir, kâfir devlettir. Kâfir bir devlete rıza gösteren; "Benim devletim!" diyen, onu müdafaa eden, ondan yana olan bir müslümanda din ve imân kalır mı?!. Hangi hoca buna "Hayır; kalır!.." diyebilir? Hangi müftü bunların avukatlığını yapabilir?!.

Ayetler ve ifâde ettikleri:

1- Hüküm verme, kanun koyma, anayasa yapma ve bu suretle hakkı ve batılı, doğruyu ve yanlışı, helâl ve haramı, beyan etme ve bildirme Allah'a mahsustur; Allah'ın hakkıdır. Kimsenin ne değiştirmeye, ne müdahale etmeye ve ne de bunları kaldırıp yerlerine başka kanunlar, başka anayasalar yapmaya veya getirmeye hakkı ve salahiyeti yoktur.

O hâlde müslümana düşen; bunlara uymaktır, hem de seve seve uymaktır. İşte, ibadet ancak budur; Allah'a kul olma ancak böyle olur. Müslüman, her işini, söz, fiil ve hareketlerini, bütün münasebetlerini Kur'ân kanunlarına, şeriat düzenine göre yapacaktır ve yürütecektir. Allah'ın emri budur ve böyle emretmiştir. Doğru, sağlam ve tam olan din de işte bu dindir. İslâm Dinine bağlılık da böyle olur. İmân ve tevhid ehli de böyle olan müslümandır. Rabbisinin rızasını da, cenneti de kazanan işte, bu müslümandır...

Kur'ân kanunlarına, şeriat düzenine uymayanlar, bunları beğenmeyenler, bunları kaldırıp kendi kafalarına göre sistem ve düzen getirenler, Allah'ın hakkına tecavüz etmiş, Allah'a karşı baş kaldırmış, isyan etmiş, tağut ve put olmuştur. Artık böylelerinde din diye, ibadet diye bir şey kalmamıştır. Bu, böyledir. Lakin insanların, hatta günümüz müslümanlarının çoğu bunu bilmemektedir. İşte, Yusuf Suresi’nin 40. ayeti bunları anlatmaktadır:

اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ اَمَرَ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّٓا اِيَّاهُۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ

“... Hüküm yalnız Alah'ındır. O, yalnız kendisine ibadet etmenizi (kul olmanızı) emretmiştir. İşte, doğru din budur. Ama, insanların çoğu bunu bilmezler.”

2- Yaratma da emir verme de Allah'a mahsustur:

Evet; yaratan kim? Büyütüp besleyen kim? Rızık veren kim? Kimin mülkünde yaşıyorsunuz? Bu suallerin tek bir cevabı vardır. O da "Allah"tır; Allah'ın mülkünde, yer ve yurdunda yaşıyorsunuz... O hâlde; sizi idare edecek kanunları, sistemleri, düzenleri O, gönderecektir; O'nun hakkıdır... O, da göndermiş ve indirmiştir. Hem insan hayatına tıpatıp uygun olanını göndermiş ve indirmiştir. Hepsi vardır ve ortadadır. Mustafa Kemâl ve ona kul olanlar kimlermiş ki, kalksınlar da kanun yapsınlar, anayasa yapsınlar, devlet idare etsinler de sizler de kuzu kuzu bunlara uyasınız ve bunların kurdukları devlete "Bizim devletimiz!" diyesiniz. Bu, olacak şey mi? Bu size yakışır mı? Bunu sizin vicdanınız kabul eder mi? Buna sizin imânınız nasıl müsaade eder? Mustafa Kemâl ve onun uşakları mı sizi yarattı, rızkınızı bunlar mı veriyor, beti ve bereketi bunlar mı veriyor? İşte, Kur'ân cevap veriyor ve A'raf Suresi'nin 54. ayetinde diyor ki:

اَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْاَمْرُۜ تَبَارَكَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَ

“... Yaratma da emir verme de O'nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah, ne mübarektir (ne yücedir).”

3- Seçme ve tercih etme Allah'a mahsustur:

Bizler kuluz, kul! Bizim seçme hakkımız yoktur. Biz birer aciz varlığız; yokluktan geldik, yokluğa gideceğiz. Yani, dünyadan silinip gideceğiz. Gelişimiz de gidişimiz de elimizde değil; dünyaya gelirken, boy ve posumuzun, renk ve saçımızın, göz ve kaşımızın, el ve ayağımızın şekil ve şemailini biz seçmedik, biz tercih etmedik, elimizde değildi, hep yaratana aitti!   

O hâlde; doğum ve ölüm arasındaki idare ve yönetimimizle, günlük işlerle, devlet ve siyaset işleriyle ilgili mevzu ve meselelerde de bizim seçme ve tercih hakkımız yoktur. Şuna helâl, buna haram; şuna caiz, buna yasak diyemeyiz. Kendi kanunumuzu, kendi devlet düzenimizi, kendi anayasamınızı kendimiz yapamayız. Bu yetki ve bu seçme hakkı bize verilmemiştir. Bunlar büyük işlerdir. Böyle bir seçme yapmaya ne hakkımız var ne de ilmimiz var. Bu işler Allah'a mahsus olan işlerdir. Allah'ın işine karışma olur, şirk olur, putperestlik olut. İşte, Kasas Suresi’nin 68-70. âyetleri ve işte Ahzab Suresi'nin 36. ayeti:

وَرَبُّكَ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُ وَيَخْتَارُۜ مَا كَانَ لَهُمُ الْخِيَرَةُۜ سُبْحَانَ اللّٰهِ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ ﴿68﴾ وَرَبُّكَ يَعْلَمُ مَا تُكِنُّ صُدُورُهُمْ وَمَا يُعْلِنُونَ ﴿69﴾ وَهُوَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ لَهُ الْحَمْدُ فِي الْاُو۫لٰى وَالْاٰخِرَةِۘ وَلَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

"Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer. Seçim onlara ait değildir. Allah, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir, yücedir. Rabbin, onların göğüslerinin neyi gizleyip neyi açığa vurduğunu bilir. O, kendisinden başka ilâh olmayan Allah'tır. Önünde de sonunda da (dünyada da âhirette de) hamd O'na mahsustur. Hüküm de (hakimiyet de) O'nundur. Ve O'na döndürüleceksiniz (Hesabını sizden soracaktır.)(Kasas, 68-70)

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَمْرًا اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْۜ وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُب۪ينًا

"Allah ve Resulü bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir erkek ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur." (Ahzab, 36)

Evet, O Sübhan'dır:

Allah, sübhandır; eşi ve benzeri yoktur. O bilir, hem kalplerin içini de bilir; biz bilemeyiz, ulûhiyet de ona mahsustur, bize düşen ise ubudiyettir (kul olmadır); bize yaraşan ve yakışan da budur. Biz put olamayız, putlara da "Evet" diyemeyiz!..

Biz kalkıp da içkiyi, şarabı serbest bırakamayız, kumara müsaade edemeyiz, zinaya müsaade edemeyiz, kâfirin şapkasını giyemeyiz ve giydiremeyiz, cuma tatilini pazara çeviremeyiz, yılbaşını bir muharremden alıp bir ocağa götüremeyiz, faiz alma ve vermeyi serbest bırakamayız, Kur'ân harflerini kaldırıp Latin harflerini getiremeyiz, putların resimlerini asamayız, heykellerini yaptıramayız, Kur'ân'ın getirdiği miras hukukunu, aile hukukunu, ticaret hukukunu ve diğer hukukları değiştirip İsviçre'den, İtalya'dan, Fransa'dan ve benzeri yerlerden hukuk sistemi getiremeyiz, kızların ve kadınların baş örtülerine el uzatamayız, müslümanların sakalını hor göremeyiz ve kestiremeyiz ve bunları yapanlara da göz yumamayız, onlardan yana olamayız. Tersine; ikaz etmeye, yaptıkları bu şeylerin yanlış olduğunu, günah olduğunu, Allah'a karşı isyan olduğunu, dolayısıyla tağut olduğunu; bunlardan vazgeçmelerinin gerektiğini; aksi hâlde kendilerine çok pahalıya mal olacağını kendilerine açık açık tebliğ ederiz.

İnsanların yaptıkları kanunlar cahiliyettir:

Evet; insanların yaptıkları kanunlar cahiliyettir. Cahiliyet kanunlarının hüküm sürdüğü devirler de cahiliyet devirleridir. Ve yine "Evet"; günümüzün Türkiye'sindeki kanunlar cahilî kanunlardır, yaşanılan dönem de cahiliyet dönemidir. Mustafa Kemal ve onun uşakları; kanun koyma, anayasa yapma hususunda birer kara cahil değiller mi? Ne bilir onlar kanun yapmayı?! Kanun yapmayı kolay bir şey mi zannediyorlar?!

Dünyanın bütün ilim adamları, fikir adamları bir araya gelseler de Hz. Ebubekirler, Hz. Ömer'lerde olsa, hatta bütün peygamberler de olsa, bir araya gelseler yine de kanun yapamazlar, anayasa yapamazlar. Kanun yapmak için, Allah'ın şaşmaz ilmine ve sonsuz kudretine sahip olmak lazım!.. Çünkü, kanun koyma demek; hakkı ihkak, adaleti tesis etmek demektir. Yani, herhangi bir insanın hakkı nedir, görevi nedir? Karı ve kocadan, öğrenci ve hocadan, baba ve evlattan, amir ve memurdan, işçi ve işverenden, vatandaş ve devletten her birinin hakkı nedir, salahiyeti nedir, görevi nedir?..

İşte; bütün bu suallere hakka uygun, adalete muvafık cevap vermeye, Allah'tan başka hiçbir kimsenin gücü yetmez, ilmi de tecrübesi de kâfi gelmez. Ali'nin hakkını Veli'ye, Veli'nin hakkını da Ali'ye verir, hak hukuk zayi olur, adalet kaybolur, insanlar arasında denge bozulur; çekememezlikler, göz dikmeler, huzursuzluklar başlar ve nihayet günümüzün Türkiye'sinde olduğu gibi anarşi alır yürür. Daha dün Hakkari'nin bilmem ne deresinde pusuya düşürülen bir binbaşı, bir astsubay ile on jandarma eri öldürüldü, niceleri de hapsedildi, idam edildi. Ve bundan sonra da edilmeye devam edecektir. Daha nice analar gözyaşı dökecek, nice hanımlar dul, nice çocuklar yetim kalacaktır ve daha nice ocaklar sönecektir.

İşte; gördünüz mü, Allah'a karşı koymanın, Kur'ân kanunlarını kaldırıp put kanunlarını getirmenin acı neticelerini!.. Ve işte, gördünüz mü, "Atatürk Türkiye'si" dedikleri memleketin korkunç akıbetini... Memleket ne hâle gelmiş?! Bütün bunların vebali Mustafa Kemal'e ve onun uşaklarına aittir...

Ey müslüman Türk Milleti! İşte, kemalistlerin, övmekle bitiremedikleri inkılaplar ve devrimler... Şayet sizler de hâlâ dost ve düşmanınızı tanımaz, uyuma gafletine devam ederseniz, hele hele bunları sever, bunlardan yana olursanız, sizler de bunlarla beraber olursunuz; dünyanız da gider, âhiretiniz de. Fakat bunlardan yana olmak, sizin ne tarihinize yakışır ne de mânânıza... Siz müslüman bir milletsiniz, dine bağlı bir milletsiniz. Mustafa Kemal ve kemalistler, sizleri oyuna getirdiler de devlet suyuna karıştırdıkları kemalizm suyundan sizlere içirdiler; kiminizi sarhoş, kiminizi mefluç, kiminizi de koma hâline getirdiler. Türkiye'de manzara budur. Kurtuluşun tek yolu vardır. O da Kur'ân yoludur, İslâm yoludur; Allah'ın kanununa, şeriat düzenine dönmek, kemalizme karşı çıkmak, put kanunlarını red ve inkâr etmektir ve bunların tebligatını yapmaktır ve Kur'ân'ın hususiyle Maide Suresinin ayetlerini okumak ve okutmaktır ve nihayet şifanın ta kendisi olan Kur'ân menbaından, şeriat çeşmesinden fışkıran o mübarek sudan kana kana içmektir. İşte; o zaman, biiznillah herkes şifayab olacaktır. İşte iki mübarek ayet:

وَاَنِ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَهُمْ وَاحْذَرْهُمْ اَنْ يَفْتِنُوكَ عَنْ بَعْضِ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ اِلَيْكَۜ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاعْلَمْ اَنَّمَا يُر۪يدُ اللّٰهُ اَنْ يُص۪يبَهُمْ بِبَعْضِ ذُنُوبِهِمْۜ وَاِنَّ كَث۪يرًا مِنَ النَّاسِ لَفَاسِقُونَ ﴿49﴾ اَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَۜ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ حُكْمًا لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ۟

"Aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet, onların keyiflerine uyma ve onların, Allah'ın indirdiği şeylerin bir kısmından seni şaşırtmalarından sakın! Eğer yüz çevirirlerse, bil ki, Allah, bazı günahları yüzünden onları felakete uğratmak istiyordur. Zaten insanlardan çoğu, yoldan çıkmışlardır. Yoksa onlar, cahiliyet (devrinin hükümlerini mi) arıyorlar? İyice bilen bir toplum için Allah'tan daha güzel hüküm veren (kanun koyan) kim olabilir?" (Maide, 49-50)

5- Kanun koymak demek, Allah'a karşı savaş ilan etmek demektir:

Yukarıda da görüldüğü gibi, Allah-u Azimüşşan, yarattığı insanlar arasında hakların korunması, adaletin tecessüsü için, peygamberi vasıtasıyla kanunlarını göndermiş ve bu kanunlara uyulmasını emretmiş ve farz kılmıştır. Binaenaleyh, bir kimse veya kimseler çıkıp Allah'ın açık açık ortada olan kanunlarını, emir ve tâlimatını kaldırıp, yerine kendi kafalarına göre kanun getirenler, anayasa yapanlar ne yapmış olurlar? Allah'a karşı isyan etmiş, savaş açmış olurlar. Allah'a karşı savaş açanlarda artık dinden ve imândan eser kalır mı? Bunlar kâfir olmazlar mı? Ve alçaltıcı bir azaba yüz üstü atılırlar. İşte, Mücadele Suresi'nin 5. âyeti:

اِنَّ الَّذ۪ينَ يُحَٓادُّونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ كُبِتُوا كَمَا كُبِتَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَقَدْ اَنْزَلْنَٓا اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍۜ وَلِلْكَافِر۪ينَ عَذَابٌ مُه۪ينٌۚ

"Allah'a ve Resulüne karşı gelenler (Allah'ın koyduğu ve gönderdiği kanunlardan başka kanun koyanlar ve bu suretle Allah ve Peygamberine karşı savaş açanlar var ya! İşte bunlar) kendilerinden öncekiler gibi alçaltılacaklardır (yüz üstü yerin dibine, cehennemin çukuruna atılacaklardır...) Hâlbuki biz, (şeriat ve kanunları..) açık açık anlatan ayetler indirmişizdir. İşte, (böyle) kâfirler için küçük düşürücü bir azap vardır."

6- Allah düşmanlarına azıcık meyil, ateşin çarpmasına sebep olur:

Ey Müslüman Türk Milleti! Bildiğiniz gibi, adaletin olmadığı yerde zulüm, hakkın olmadığı yerde haksızlık, imânın olmadığı yerde küfür hâkimdir. Günün Türkiye'sinde zulüm, haksızlık, istibdat, baskı, küfür ve kâfir kanunları hâkimdir, hüküm sürmektedir. İktisadî yönden, birlik ve beraberlik yönünden, birbirine karşı saygılı ve sevgili olma yönünden memlekette güven ve emniyet kalmadığı gibi, din ve ibadet serbestliği, fikir ve vicdan hürriyeti yönünden de güven ve emniyet kalmamıştır. Yani; askerler, işçiler, memurlar, öğrenci ve öğretmenler serbestçe ve rahatça Cuma namazına gidemezler; "İlla da gideceğiz." diyemezler. Vakit namazlarını kılmada dahi zorluk çekerler ve korkarlar. Baş örtülerine sahip olamazlar, bir memur, bir asker sakal bırakamaz. Memursa, memuriyetten atılır, askerse dayak yer, ceza görür. "Kur'ân anayasa, devlet İslâm devleti olsun!.." diye bir teklifte bulunamaz. Böyle diyenleri, 15-16 seneye kadar hapse atarlar...

Hâlbuki, bunlar; müslümanın tabii haklarıdır. İmân ehli olmanın, tevhid ehli olmanın bir gereği, bir emridir. Yani, bunlar; "La ilahe illallah" demenin içindedirler ve "La ilahe illallah" demenin sahih olması, yerini alabilmesi ve kabul görmesi, ancak bunları söylemekle, bunları yaşamakla mümkündür. Daha açık bir ifâde ile; bunları söylemek, tebliğ etmek farzdır, Allah'ın emridir. Çünkü; din, bir bütündür; ibadetiyle, devlet ve siyasetiyle bir bütündür. Bunları birbirinden ayırmak mümkün değildir. Ve hepsi aynı zamanda bir imân meselesidir.

Fakat; gel gör ki, bunları söylemek ve yazmak Mustafa Kemal'e ve onun uşaklarına göre suçtur, irticadır, gericiliktir, milleti geriye götürmektir, ortaçağ karanlığına götürmektir..

Kemalistler; bunun için özel mahkemeler kurdular. Adına da "Devlet güvenlik mahkemeleri" dediler. Bakınız bunların yedikleri herzeye: Kur'ân anayasa olursa, şeriat gelip devlet İslâm devleti olursa, devlette güvenlik kalmayacakmış, devlet geri gidecekmiş, devlete gericilik ve gericiler hâkim olacakmış!..

Ey Millet!

Bil ki, bunların gericilik dedikleri, hor gördükleri, senin canından daha aziz addettiğin, baş tacı yaptığın, uğruda şehitler verdiğin dinindir, imanındır, mukaddesat ve şeriatındır; Kur’ân'ın anayasa ve İslâm devleti olmasıdır... Bunların dinini altında bunlar vardır, içlerinde bunlar vardır. Bazen de ağızlarından kaçırırlar; dillerinin altındakini tutamazlar da açıktan açığa ''Şeriat'' derler; ''Biz şeriata karşıyız, biz şeriat devletine karşıyız, biz şeriat değiliz; şeriat gericiliktir, Atatürk ilkelerine aykırıdır, şeriat komünizm kadar tehlikelidir; şeriat yeşil komünizmdir..'' derler. Senden korktukları zaman, senin oyuna baş vuracakları zaman, açık konuşmazlar da gericilik derler, irtica derler, teokratik devlet derler ve bu suretle içlerindekini gizlerler, münafıklık yapalar!.. Fakat; senden korkmadıkları ve senden bir tehlike gelmeyeceğini anladıkları takdirde içlerindeki melanetleri kusarlar ve doğrudan doğruya şeriata saldırırlar; ''Şeriat gericiliktir'' derler., ''Şeriat hortladı!'' derler; şeriattan bahsedenlere, Kur’ân'ın anayasa olmasını isteyenlere ve bunun mücadelesini ve tebliğe verdirirler, ''memleket elden gidiyor, Atatürk inkılapları yıkılıyor, aşırı dinciler hortladı, gericiler doruk noktalarına vardı'' diye yazar ve çizerler.

Kur’ân, bu çeşit münafıklardan şöyle bahseder ve onlara karşı alınması gerek tedbirleri tavsiye eder:

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا بِطَانَةً مِنْ دُونِكُمْ لَا يَأْلُونَكُمْ خَبَالًاۜ وَدُّوا مَا عَنِتُّمْۚ قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَٓاءُ مِنْ اَفْوَاهِهِمْۚ وَمَا تُخْف۪ي صُدُورُهُمْ اَكْبَرُۜ قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْاٰيَاتِ اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ ﴿118﴾ هَٓا اَنْتُمْ اُو۬لَٓاءِ تُحِبُّونَهُمْ وَلَا يُحِبُّونَكُمْ وَتُؤْمِنُونَ بِالْكِتَابِ كُلِّه۪ۚ وَاِذَا لَقُوكُمْ قَالُٓوا اٰمَنَّاۗ وَاِذَا خَلَوْا عَضُّوا عَلَيْكُمُ الْاَنَامِلَ مِنَ الْغَيْظِۜ قُلْ مُوتُوا بِغَيْظِكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ ﴿119﴾ اِنْ تَمْسَسْكُمْ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْۘ وَاِنْ تُصِبْكُمْ سَيِّئَةٌ يَفْرَحُوا بِهَاۜ وَاِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا لَا يَضُرُّكُمْ كَيْدُهُمْ شَيْـًٔاۜ اِنَّ اللّٰهَ بِمَا يَعْمَلُونَ مُح۪يطٌ۟

''Ey Müminler! Kendinizden başkasını kendinize dost edinmeyin: Onlar sizi ve (dininizi) bozmaktan geri durmazlar. Size sıkıntı verecek şeyleri isterler. Size (ve dininize) karşı öfke (ve kinleri) ağızlarından taşmaktadır. Göğüslerinde gizledikleri kin ise daha büyüktür. Düşünürseniz biz size ayetleri açıkladık. İşte siz, öyle (saf)kimselersiniz ki, onlar ise, sizinle karşılaştıkları zaman ''inandık''  derler. Kendi başına kaldıkları zaman da size karşı öfkeden parmaklarını ısırırlar. De ki: Öfkenizden ölün! Şüphesiz ki, Allah, göğüslerin özünü bilir. Size biri iyilik dokunursa, bu, onları endişelendirir; size bir kötülük dokunursa, ondan ötürü sevinirler. Eğer sabreder, Allah'tan korkarsanız, onların hilesi size hiç bir zarar veremez. Şüphesiz, Allah'ın ilmi onları kuşatmıştır.'' (Âl-i İmran, 118-120)

Ve yine tekrar ediyorum; çok iyi bilin ki, Mustafa Kemal de onun uşakları da İslâm Dininin düşmanıdır. Sakala hor bakmaları, başörtüsüne el uzatmaları, Kur’ân harflerini kaldırıp Latin harflerini getirmeleri, cuma tatilini pazara çevirmeleri ve diğer inkılapları hep din düşmanlıklarından ileri gelmektedir. En çok korktukları bir şey varsa, o da İslâm'ın devlet olmasıdır. İçlerinde müthiş bir düşmanlık vardır. Yukarda ayet-i kerimeler sanki bunlar hakkında nazil olmuştur. Fırsat bulsalar bunlar dini kökünü kazıyacaklardır.

Mustafa Kemal medreseleri niye kapattı? Tekkeleri niye kapattı? Din derslerini mekteplerden niçin kaldırdı? Çocukların Kur’ân okumalarını niçin yasak etti? Çocukları okutan hocaları, Kur’ân cüzlerini be Kur’ân-ı Kerimleri jandarma ve polislerine emirler vererek karakollara götürüp ayaklar altına aldırmadı mı veya ateşe verip yaktırmadı mı? Hocaları Kur’ân okutuyorlar diye hapishanelere attırmadı mı? Belki, siz bunları görmediniz; ama babalarınızdan sorunuz!..

Ben ve babam, bunların bu yaptıklarını bizzat gördük ve şahit olduk. 1942 seneleri idi; Erzurum Merkez köylerinden Iğdasur Köyünde çocuklara Kur’ân okutuyordum. Köyün öğretmeni kadın, yasak olduğunu bilmiyor musun? Derhal bunları dağıt! Yoksa, Milli Eğitim müdürlüğüne iki satırlık yazı yazar seni hapsettiririm, dedi.

İşte Ey Müslümanlar!

Bu millet böyle günler yaşadı ve işte Mustafa Kemal bu idi! Vatanı kurtarmış büyük kahraman, Ebedi Şef (!) Öyle mi? Adamın biri denize düşen bir kadını kenara çıkarmaz, denize açılır, gözden kaybolunca kadının ırzına geçer, namusunu kirletir. Şimdi siz kalkıp da namus düşmanı adamı kadını kurtardı, diyebilir misiniz? Demeniz mümkün değildir. Mustafa Kemal de vatanı kurtardı, milleti kurtardı(!) desek bile millet ve memleketin ırzına geçti, millette namus bırakmadı. Bu hususta yazılmış eserleri okuyun, canlı şahitlere kulak verin! Dr. Rıza Nurun kitabını okumanızda bu adamın ne olduğu hakkında size yeteri kadar bir fikir verecektir. Ayrıca; görünen köy kılavuz istemez kabilinden, bu adam din iman bırakmadı; şeriatı yasak ettiği haram kıldığı içkiyi, faizi serbest bıraktı, hatta şarap fabrikalarını, faiz müesseselerini kurdu.  Daha neler neler!.. Yunan, Fransız memlekette kalsa idi, herhalde bu kadar yapamazlardı!..

İşte bakın, Ey Müllet evladı! Mustafa Kemal'in yetiştirdiği Kemalistler, atalarının yolundan ayrılmamakta, onun için, koruma kanunu çıkartmış bulunmaktadırlar, dinine karşı yapmış olduğu ihanet ve hıyaneti devam ettirmekte, şeriata karşı olan düşmanlığını sürdürmek istemektedirler ve bütün devlet güçlerini bu hususta seferber etmektedirler. 163. maddeyi bunun için getirmişlerdir. Ve zaman zaman bu maddenin getirdiği ceza süresini uzatmaktadırlar. Neden? Çünkü, şeriata bağlı olanların sayısı günden güne artarken, imandan gelen cesaret ve metanetleri de artmakta ve bunun neticesinde verilecek hapis cezalarından artık Müslümanlar korkmamaktadır. Şeriat ve Kur’ân düşmanı Kemalistler de bunu farkına varmaktadırlar ama, ne yapsalar bu İslâmi hareketi durduramayacaklardır. Özel mahkemeler de kurdursalar, hapis cezalarını kat kat da arttırsalar, korktukları başlarına gelecektir. Kur’ân'ın beyanıyla artık hak gelmiştir; batıl yıkılmaya mahkumdur. Allah, hakkın yumruğunu batılların tepesine indirecek de beyinlerini param parça edecektir.

Onlara kalırsa; artırdıkları hapis cezalarıyla ve kurdukları devlet güvenlik mahkemeleriyle ne yapacaklar? Din ve imanı, İslâm ve vicdanı, şeriat ve Kur’ân'ı mahkum edecekler, bunlardan bahsedenleri mahkum edeckler, Müslümanların ağızlarına kilit vuracaklar ve bu suretle atalarının getirmiş olduğu küfür ve kafir rejimi korumuş olacaklar. Niyetleri budur, hedefleri budur, hesapları budur.. Fakat Allah'ın da elbet bir hesabı vardır ve Allah'ın hesabı hep doğru çıkar ve çıkacaktır. Tarihte hep öyle olmuştur; Firavunlar da Ebu Cehiller de Allah'ın şeriatına, Allah'ın dinine bağlı olanları, hakiki manada ''La İlahe İllallah'' diyenleri mahkum ettiler, işkencelere tabi tuttular, Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) ve sahabesine saldırdılar. Ama netice ne oldu? Kazanan kimler oldu, kaybedenler kimler oldu? Orası malûm; Firavunlar da Ebu Cehillerde kaybettiler; yıkılıp gittiler. Hem öylesine! Bir gün gelecek, günümüzün Firavun'u ve Ebu Cehilleri de mutlaka yıkılıp gideceklerdir. Allah'ın nusret ve inayetiyle Kur'ân anayasa, İslâm devlet olacaktır. 

Şimdi size düşen, Firavun ve Ebu Cehillerden yana olmak değil, Kur'ân'dan ve şeriattan ve bunları tebliğ ve telkin edenlerden yana olmaktır. İslâm'ın safında, Kur'ân'ın yanında, Kur'ân anayasa olsun diyenlerin yanında yer almaktır. Karşı taraftakileri düşman bilmek, onalra yüz vermemek ve onlardan korkmamaktır. İşte; tevhid ehli olmanın, "La İlahe İllallah" demenin, ve ölürken imânla çene kapamanın yolu budur, şartı budur...

Günün Türkiye'sinin Firavunlarını, Ebu Cehillerini desteklemek şöyle dursun, onlara azıcık meyl etmek, onlara azıcık güleç yüz göstermek, en azından cehennem ateşinin çarpmasına sebep olacağını hiçbir zaman unutmayın! Ve Hud Suresi'nin 113. ayetini sık sık okuyun:

وَلَا تَرْكَنُٓوا اِلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُۙ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ اَوْلِيَٓاءَ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ

"Sakın zulmedenlere en ufak bir meyl duymayın. Sonra sizi ateş çarpar. Sizin Allah'tan başka dostunuz yoktur. Sonra Allah tarafından da size yardım edilmez." 

7- Kâfire dostluk kâfir yapar:

Cenab-ı Hak, Hazret-i Musa'ya sormuş:

"Benim için ne yaptın?" Hz. Musa, yaptıklarını saymış, dökmüş ise de Allah-u Teâlâ tekrar sormuş: "Benim için ne yaptın?" Hz. Musa aciz kalarak: "Ya Rabbi!" demiş. "Senin için ne yapmalıydım?" Cevap şu olmuştur: "Benim dostuma dost, düşmanıma düşman oldun mu?" 

İşte; o zaman Hazret-i Musa anlatıştır ki, ibadetlerin başında gelen "Allah için sevmek, Allah için buğzetmek" 

Ey Müslüman Türk Milleti! 

Din ve imânınıza, Kur'ân ve şeriatınıza düşman olanları, Allah'ın emirlerine, peygamber efendimizin sünnetlerine hor bakanları sevemezsiniz; onları destekleyemezsiniz, onlardan yana olamazsınız, hattâ onlardan yana olanlar, hocalar da, müftü ve vaizler de olsalar, diyanet işleri başkanı da olsa sevemezsiniz, arkalarında namaz bile kılamazsınız. Böyle olanlar; Kur'ân dilinde ARAF Suresinde "Köpekler", Cuma Suresinde de "Eşekler" diye tabir  ve temsil edilmektedir. Bunları da çok iyi tanımamız lazım! Bunlardan; "tebliğ ve metod" isimli kitabımızda; "dünyayı fesada veren üç put" başlığı altında yeteri kadar bahsetmiştik. Gerçi hocalar arasında müstesnalar, eli öpülecekler de vardır. Bunlara hürmetimiz vardır.

Elhasıl; bir müslüman; Allah'ın şeriatına karşı çıkanları, şeriattan bahsedenlere, Kur'ân anayasa olsun, diyenlere karşı mahkemeler kurup, cecza verenleri -babaları da olsa, evlatları da olsa- sevemezler, itaat de edemezler. Severseniz, itaat ederseniz onlardan olursunuz. İşte âyetler;

وَلَا تُط۪يعُٓوا اَمْرَ الْمُسْرِف۪ينَۙ ﴿151﴾ اَلَّذ۪ينَ يُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِ وَلَا يُصْلِحُونَ

"O aşırıların emrine itaat etmeyin. Onlar ki, yeryüzünde ıslah yapmazlar da fesad çıkarırlar." (Şuara, 151-152)

وَلَا تُطِعِ الْكَافِر۪ينَ وَالْمُنَافِق۪ينَ وَدَعْ اَذٰيهُمْ وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَك۪يلًا

"Kâfirlere de münafıklara da itaat etme, onların eziyetlerine aldırma, Allah'a dayan! Vekil olarak Allah sana yeter." (Ahzab, 48)

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْيَهُودَ وَالنَّصَارٰٓى اَوْلِيَٓاءَۢ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۜ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَاِنَّهُ مِنْهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ

"Ey müminler! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin! Onlar birbirinin dostlarıdır. Sizden kim onları dost edinirse, o onlardandır. Allah, zalim bir kavmi doğru yola hidayet etmez." (Mâide, 51)

ٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُٓوا اٰبَٓاءَكُمْ وَاِخْوَانَكُمْ اَوْلِيَٓاءَ اِنِ اسْتَحَبُّوا الْكُفْرَ عَلَى الْا۪يمَانِۜ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ

"Ey imân edenler! Eğer imâna karşı küfrü seviyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi veliler edinmeyin! Sizden kim onları veli tanır, (ve onlara dost olursa), işte zalimler onlardır." (Tevbe, 23)

لَا تَجِدُ قَوْمًا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ يُوَٓادُّونَ مَنْ حَٓادَّ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَلَوْ كَانُٓوا اٰبَٓاءَهُمْ اَوْ اَبْنَٓاءَهُمْ اَوْ اِخْوَانَهُمْ اَوْ عَش۪يرَتَهُمْ

"Allah'a ve âhirete imân eden bir milletin, babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa Allah'a ve Resulü'ne baş kaldıranlarla (aykırı hareket edip, kanun koyma yarışına çıkanlarla) dostluk ettiğini göremezsin!" (Mücadele, 22)

8- Dünyada Beraber Olanlar Ahirette de Beraberdir:

Evet; dünyada kimi sevmiş, kimin arkasından gitmiş, kimi desteklemiş, kime oy vermiş ise, ahirette de onunla beraberdir. Bugün küfür ve şeytan yolunda birbirlerine dost olanlar, bir gün gelecek birbirlerini suçlayacaklar ve birbirlerine lanet okuyacaklardır. Fakat; bu davranışları hiçbir tarafa fayda vermeyecektir. Ve birlikte cehenneme atılacaklardır. Aşağıdaki âyetler, bu korkunç âkıbeti bugünden gözümüzün önüne sermektedir ve bizlere ibret dersleri vermektedir.

O hâlde geliniz, ey müslüman Türk milleti! Kur'ân'ın etrafında toplanalım, "İslâm, sadece İslâm" diyelim; "Şeriat!" diyelim; "Kur'ân anayasa, devlet İslâm devleti olsun!" diyelim ve böyle diyenleri sevelim, böyle diyenlerden yana olalım. Böyle diyenleri destekleyelim. Ve bu yolda malımızdan ve canımızdan korkmayalım, her hâlükârda Rabbimize sığınalım, ona dua edelim, ona yalvaralım ve nihayet bilelim ki, işkence çekmeden, mal ve can feda etmeden, Allah, kimseye devlet vermemiştir...

وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَنْ نُؤْمِنَ بِهٰذَا الْقُرْاٰنِ وَلَا بِالَّذ۪ي بَيْنَ يَدَيْهِۜ وَلَوْ تَرٰٓى اِذِ الظَّالِمُونَ مَوْقُوفُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ يَرْجِعُ بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍۨ الْقَوْلَۚ يَقُولُ الَّذ۪ينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُوا لَوْلَٓا اَنْتُمْ لَكُنَّا مُؤْمِن۪ينَ ﴿31﴾ قَالَ الَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُوا لِلَّذ۪ينَ اسْتُضْعِفُٓوا اَنَحْنُ صَدَدْنَاكُمْ عَنِ الْهُدٰى بَعْدَ اِذْ جَٓاءَكُمْ بَلْ كُنْتُمْ مُجْرِم۪ينَ ﴿32﴾ وَقَالَ الَّذ۪ينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُوا بَلْ مَكْرُ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ اِذْ تَأْمُرُونَنَٓا اَنْ نَكْفُرَ بِاللّٰهِ وَنَجْعَلَ لَهُٓ اَنْدَادًاۜ وَاَسَرُّوا النَّدَامَةَ لَمَّا رَاَوُا الْعَذَابَۜ وَجَعَلْنَا الْاَغْلَالَ ف۪ٓي اَعْنَاقِ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ هَلْ يُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

"İnkâr edenler dediler ki: Biz ne bu Kur'ân'a, ne de bundan önce gelen kitaplara inanmayız. Sen o zalimleri, Rabbinin huzurunda tutuklanmış, birbirlerine söz atarken bir görsen: Zayıf sayılanlar, büyüklük taslayanlara: Siz olmasaydınız, elbette biz inanan insanlar olurduk, diyorlar. Büyüklük taslayanlarda zayıf sayılanlara der ki: Size hidayet geldiği zaman, sizi ondan biz mi çevirdik? Hayır, zaten siz kendiniz suç işliyordunuz. Zayıf sayılanlar, büyüklük taslayanlara: Hayır, gece-gündüz dolap çevirir, Allah'ı (ve onun kanunlarını, onun hâkimiyetini) inkâr etmemizi, (başkalarının koydukları kanunları kabul etmek suretiyle) ona es-emsal kabul etmemizi bize emredip duruyordunuz dediler. Ve azabı gördüklerinde içlerinde pişmanlıklarını gizlediler; biz de o inkâr edenlerin boyunlarına (ateşten) tomruklar koyduk. Yalnız yaptıklarıyla ceza alamıyorlar mı?" (Sebe, 31-33)

اَلْاَخِلَّٓاءُ يَوْمَئِذٍ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ اِلَّا الْمُتَّق۪ينَۜ۟

"O gün dostlar, birbirlerine düşmandır. Yalnız muttakiler müstesna! (Din ve imân yolunda dost olanların dostluğu ahirette de devam edecektir.)(Zuhruf, 67)

يَوْمَ تُقَلَّبُ وُجُوهُهُمْ فِي النَّارِ يَقُولُونَ يَا لَيْتَنَٓا اَطَعْنَا اللّٰهَ وَاَطَعْنَا الرَّسُولَا ﴿66﴾ وَقَالُوا رَبَّنَٓا اِنَّٓا اَطَعْنَا سَادَتَنَا وَكُبَرَٓاءَنَا فَاَضَلُّونَا السَّب۪يلَا ﴿67﴾ رَبَّنَٓا اٰتِهِمْ ضِعْفَيْنِ مِنَ الْعَذَابِ وَالْعَنْهُمْ لَعْنًا كَب۪يرًا۟

"Yüzleri (ateşte) pişirilip çevrildiği gün derler ki: Eyvah bize! Keşke Allah'a itaat etseydik, peygambere itaat etseydik! Ve derler ki: Rabbimiz, beylerimize ve büyüklerimize uyduk da onlar bizi yoldan sapıttılar. Rabbimiz! Onlara azaptan iki kat ver ve onları büyük bir lânetle lânetle." (Ahzab, 66-68)

9- Tarihin Kaydetmediği En Büyük İhanet:

Aziz ecdadın sorumlu torunları! Sizler ecdad yadigarı bir mirasa, bir emanete sahipsiniz. Bu miras, bu emanet; vatan topraklarınızdır, örf ve adetinizdir, tarih ve kültürünüzdür, mânâ ve şahsiyetinizdir, iffet ve namusunuzdur ve nihayet, bunların üstünde gelen, bunları tayin ve takdir eden, bunların değer ölçüsünü veren, bunlara şeref mührünü basan dindir, şeriattır, Kur'ân'dır. İşte bütün bunlar; bir bütündür, bir bütünün parçalarıdır, bir bedenin uzuvları gibi birbirini tamamlayan unsurlardır. Birinin yokluğu bir boşluk, bir gedik meydana getirir. Ve yanı zamanda bunlar bizim müşterek haklarımızdır. Bizi biz yapan, bize şahsiyet veren, bizi müslüman yapan mânâ ve vasıflardır.

Fakat; bu nimetler ve bu haklar, büyük oldukları kadar, düşmanları da çok ve korkunçtur; iç ve dış düşmanlar, gizli ve açık düşmanlar, cepheden gelen düşmanlar ve münafıkça davranan düşmanlar vardır. Cepheden gelen düşmanlar, savaş açan, silâh kullanan düşmanlardır. Fakat; o müslüman dedelerimiz, cephelerde bunların karşısında kale gibi durdular, kahramanca dövüştüler, imân ve İslâm'ın gücünü gösterdiler de sayıca ve silâhça kendilerinden kat kat üstün olan düşmanı mağlup ettiler. 

Savaş metodunu defalarca deneyen, ve fakat her seferinde mağlup olan düşman, artık silâh ile savaşmaktan vazgeçti. Metod değiştirdi; kılık değiştirdi, kuzu postuna büründü, yüzü güldü, içimize girdi ve casuslar yetiştirdi. İçte ve dışta merkezler kurdu, localar açtı. Köşe başlarına, gövdesi bizden, başı kendilerinden adamlar yerleştirdiler. Yazılar yazdırıp şiirler okuttular. Namık Kemaller, Mithat Paşalar bunların belli başlarındandır. Yahudi düşmanları, mason locaları plânlar hazırladı, oyunlar tezgahladı. Maalesef; bazı hocalarda yazılarıyla, fetvalarla bu oyunlara katıldılar ve kurban olup gittiler. 

İttihatçılar, tatbike başladı. Sultan hamid tahttan indirildi ve bu suretle kalenin kapısı kırıldı. Otuz küsur senelik halifeliği sırasında düşmana bir karış toprak bile vermeyen o hakanı, o son nöbetçiyi, kızıl sultan diyerek, müstebit diyerek bertaraf ettiler. Artık; tezgahlanan oyunu diğer perdelerinin sahneye konmasının zamanı gelmişti. Fakat; bu oyunda başrol alacak bir kahraman lazımdı. Bunun içinde öyle bir ortam hazırlanmalıydı ki, o ortamda baş oyuncu kahramanlaştırılmalıydı. Millet onu bağrına basmalı, herkes ona itaat etmeliydi. Yani, millet önüne bir kurtarıcı edasıyla, bir fedakâr sıfatıyla çıkmalıydı. O kahraman, idareyi eline alıp ayağına yer edinceye kadar ikiyüzlülüğünü, münafıklığını muhafaza etmeli, dinden, imândan bahsetmeli, namaz kılmalı, ve "gayemiz, İstanbul'da düşman elinde esir bulunan halifeyi kurtarmaktır." demelidir. ve bütün bunlar için, bir savaşın sahneye konması lazım idi. Mağlubiyet ile neticelenecek olan bu savaşın arkasından da bir kurtuluş savaşı sahnesi tertip edilmeli ve esas işte, bu sahnede bu işin münadıklığını, şeytanlığını, çok iyi yapacak olan ve bunun için yetiştirilen ve Anadolu'ya gönderilmek üzere son halife Vahdettin tarafından da yeteri kadar para verilerek görevlendirilen ve fakat, İngilizler adına çalışmak gayesiyle Galata Köprüsünden İngilizler tarafından uğurlanan biri ortaya çıkmalı. Vatan ve milleti kurtaran, kahraman diye tanıtılmalı ve takdim edilmelidir. Hem öyle tanıtılmalı ve öyle takdim edilmelidir ki, son derece itibar ve itimad edilir olmalı ki, milletin din ve imânıyla, namus ve şerefiyle oynasa bile, kimseden ses çıkmamalı, yer yer çıksa bile, dostları ve devlet kuvvetleri tarafından bastırılmalıdır.

Ve işte o zaman, yüzlerce sene ve defalarca haçlı seferlerinin, İslâm dini aleyhinde yapamadığını, yıkamadığını yapmalı ve yıkmalıdır. Hem de, yapma ve yıkma ile ilgili kararların alındığı günler bayram günleri olarak ilân edilmelidir. Ve millet de eğitim yoluyla, basın yoluyla, mehmetçiğin dipçiği ile o hale getirilmelidir ki, bu bayramlara davet edildiğinde tıpış tıpış gelmelidir.

Millet ve vatan kahramanı:

Ey oyuna getirilen millet! Haberin olsun ki, bu tezgahlanan oyunlar, sahneye konmuş, programlandığı gibi, devam etmiş ve artık ihanet ve hıyanetin baş oyuncusu da ortaya çıkarak oyununu oynamıştır. Bu oyuncuyu artık hepiniz biliyorsunuz ve bilmelisiniz; genciniz ve ihtiyarınız, erkeğiniz ve kadınınız, hacınız ve hocalarınız bilmelidirler, tanımalıdırlar, hem asıl çehresiyle tanımalıdırlar. Bu dünyada tanımalıdırlar. Yoksa ahirette herkes tanıyacak ama, o tanıma fayda vermeyecek. Ve onunla beraber cehennemi boylayacaktır. İşte, kâfirler tarafından tezgahlanan oyunun baş oyuncusu Mustafa Kemal ismini alan adamdır.

Ve o Mustafa Kemal'dir ki, tarihte misli görülmeyen ihanet ve hıyaneti müslüman Türk milletine ve dolayısıyla bütün İslâm âlemine reva görmüş ve yapmıştır. İnkılaplar adı altında, din ve millete, imân ve mukaddesata, namus ve şerefe en büyük darbeyi vuran bu adam olmuştur; kendini ilâhlaştıran bu adam olmuştur. Kendisi hakkında ilâh şiirler, ezan tekbirleri, mevlüt mısraları yazılmıştır...

Bir bayramları:

Neyin bayramı başlığı altında ve Tebliğ dergisinin 22. sayısında neşredilen bu yazıyı, bu ihanetnameyi, ibret-i âlem olsun diye buraya alıyorum:

"23 Nisan, 19 Mayıs, 29 Ekim ve benzeri günler neyin bayramlarıdır? Bunlar müslümanlar için birer bayram değil, birer kara gündür. Zira: 

1- "Devletin dini İslâm'dır" maddesinin anayasadan kaldırılmasının;

2- Allah kanunlarını ve Kur'ân hükümlerini kaldırmanın;

3- Şeriatı ve şeriyye vekaletini lağv etmenin;

4- Hilafeti kaldırıp, ümmet-i muhammedi halifesiz bırakmanın;

5- Mahkemelerden, ailelerden ve mekteplerden Kur'ân'ı ve Ku'r'ân hükümlerini kaldırmanın;

6- Cuma günkü tatili kaldırıp milyonlarca müslümanın cuma namazına gitmesine engel olmanın;

7- Medrese ve tekkeleri kapatıp, ümemti muhammedin ilim ve feyz almalarına mani olmanın;

8- Kur'ân harflerini kaldırıp yerine Lâtın harflerini getirmenin;

9- Mekteplerden din derslerini kaldırmanın;

10- Mahallelerde Kur'ân okutan hocaları karakollara götürmenin, Kur'ân ve Kur'ân cüzlerini ayaklar altına dökmenin;

11- İslâm takvimini kaldırıp, yerine İslâmî olmayan Milâdî takvimi getirmenin;

12- Kılık kıyafeti değiştirmenin;

13- Kadınların ve kızların namusundan ibaret olan baş örtülerine el uzatmanın;

14- Kâfir şapkasını giymenin ve giymeye mecbur etmenin, buna karşı çıkanları asmanın;

15- Halk evlerini açmanın, diskotek ve dans evlerine müsaade etmenin;

16- 19 Mayıs'larda gelinlik kızları soyup soğana çevirerek Mayıs'a bulaştırmanın;

17- Meyhaneler açıp şarap içmeyi, fuhuş yuvalarında zina etmeyi serbest bırakmanın faiz alıp vermeye müsaade etmenin, hatta teşvik etmenin; 

18- Allah'a mahsus olan hâkimiyet hakkının, kanun koyma yetkisini millete verip milleti putlaştırmanın;

19- Putlar önünde divan durup, saygı duruşu yapmanın;

20- Dini devletten ayırıp, dini devletsiz, devleti de dinsiz bırakmanın;

21- Elhasıl; küfrün ve kâfirleşmenin, putun ve putperestliğin kararlarının alındığı, temellerinin atıldığı günlerdir.

İşte; Mustafa Kamal'in getirdiği inkılaplar, devrimler ve devirmeler bunlardır. Ve işte, kemalistlerin övmekle ve övülmekle bitiremedikleri devrimler bunlardır!.. Şimdi bunlar; millet ve memlekette iyilik midir yoksa ihanet ve hıyanet midir? Elinizi vicdanınıza koyun ve düşünün! 

Binaenaleyh herhangi bir müslüman bu günlere bayram gözüyle bakamaz ve bayram edemez. Çünkü görüldüğü üzere bugünler; müslümanın din ve imânına, Kur'ân ve mukaddesatına, namus ve hürriyetine, haysiyet ve şerefine, tarih ve kültürüne, örf ve âdetine karşı işlenen ihânet ve hıyaneti, vurulan darbe ve yapılan tahribatın, müslimlerin ağzına kilit vurmanın, karşı çıkanları idam sehpalarında sallandırmanın veya zindanlara atıp korkunç işkencelere tabi tutmanın ve nihayet ehl-i imâna kan kusturmanın temellerinin atıldığı, kararların alındığı günlerdir. 

Kalbinde azıcık imân olan bir müslüman bu kara günleri nasıl bayram kabul edebilir?! Oturup ağlaması ve kurtuluş çarelerini araması lazım gelirken, tertip edilen merasimlere, düzenlenen şenliklere nasıl katılabilir?!. Bu, onun dinine de imânına da, nikâhına da gitmesine sebep olmaz mı?  

Şayet; bu küfrün bayramlarına katıldı isen, hemen kelime-i şehadet getir, tevbe ve istiğfar et.. Ve bir daha katılmamaya karar ver. Ve bu yazıyı da başkalarına okut! (Cemaleddin Hocaoğlu) 

Mustafa Kemal'in ilahlaştırılması ve ilah şiirleri;

Evet; maalesef Mustafa Kemal ilâhlaştırılmıştır, putlaştırılmıştır. Kendisi hakkında "İlâh, mabud, yaratan, her şeyi bilen ve gören rab" gibi tabirler kulanılmıştır. 

D. Mehmet Doğan'ın Batılılaşma İhaneti isimli kitabında toplamış olduğu bu küfür sözlerden sadece birkaç örnek vereceğim.

"Yürekten sesler" 

"Atatürk'ün tapkınıyız. Her şey odur. Her şey de o var, her gökte o eser, her enginde o çağlar, her şey odur, o her şeydir, her şey de Atatürk! 

Yerdedir, göktedir... Görünmezi görür, bilinmezi bilir. Duyulmazı duyar.

Elimize yüzümüze, gönlümüze özümüze koyuyoruz, biz sana tapıyoruz.

Varsın, teksin, yaratansın, sana bağlanmayanlar utansın!"

(Aka Gündüz, Hakimiyet-i Milliye, Ulus, 4.1.1934)

"Ne örümcek ne yosun, ne mucize ne füsun Kabe Arab'ın olsun Çankaya bize yeter." (Kemalettin Kamu)

"Huzuruna geldim gözlerim dolu dolu Eller Rab kulu olsun biz Ata'nın kulu."

"Bizim mevlüdümüz: 

"Gökkubbenin altında, birden dize gelerek gel ey 19 Mayıs, eşsiz sabah merhaba! Ey Samsun'da karaya çıkan ilâh, merhaba!" (B. Kemal Çağlar)

"Ezan," "Atatürk'e tekbir":

"Atatürk ekber! Atatürk ekber! 

Ancak o var

......................

Ne evliya ne peygamber

Halka yar Atatürk!" (Betin 1950, Sonrakiler Defterinden)

İşte; Mustafa Kemal'i böyle putlaştırdılar! Peygamberlik makamının da ötesin de, Mustafa Kemal'i Allah'ın yerine koymak ve bu suretle Müslüman Türk milletini ona taptırıp kâfir yapmak istediler. Bu sözlerin bir kısmı o putun hayatta olduğu  devirlerde söylenmiş ve yazılmıştır. Bu sözler; Türkiye'nin mana yapısını yıkan, tahrip eden küfür ve kafir sözlerdir!..

Hülasa ve netice:

Ey Müslüman Türk Milleti: Düşmanını iyi tanı! Bugüne kadar senden gizli tutulan bu acı ve öldürücü gerçekleri anahtarlarıyla gündeme getirdik ve dedi ki: 

Sen Müslümansın; Müslüman bir milletin evladısın, dünyaya Allah'a kul olmak üzere geldin! Kur’ân senin kitabın, Hz Muhammed (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) senin Peygamberindir. Sana mahsus örfün ve adetin var, tarihin ve şerefin var! Senini övünmene vesile olan, falan ve filan milletten oluşunda değil; Müslüman oluşunda, Hz. Muhammed'e ümmet oluşundadır. Allahü Azimüşşan, dünya tarihinde en büyük nimetlerini, ümmet-i Muhammed olarak sana vermiştir. Dedelerin; bu duygu, bu düşünce ve bu inançla yaşadı, dünyanın üç mühim kıtasında at oynattı; devirler açtı, devirler kapadı, eğilmedi, bükülmedi, el öpmedi, boyun eğmedi, dünya siyasetine, dünya medeniyetine hakim oldu. Kaynağını Kur’ân'dan, örneğini Peygamberden alıyordu. İlim ve er meydanlarında hiç bir kuvvet onun sırtını yere getiremiyordu; kılıncının önü de kesiyordu arkasına kesiyordu. Devleti milletinden, milleti de devletinden memnun idi. Saflar o kadar sık idi ki, düşman içeri sızamıyor, dıştan yaptığı zorlamalar ise, tesirsiz kalıyordu. Ama, mutlaka bu millet bozulmalı ve dejenere edilmeli idi. Kuvvet kudretinin kaynağı mutlaka bulunmalı ve o kaynak mutlaka kurutulmalı idi. Düşmanın kafasında bu vardı.

Kaynak ise; dindi, şeriattı ve bunlara aşk derecesinde olan imandı. İşte; bu kaynak tespit edildi ve kurutulmak için de Jön Türkler lazımdı; Ali Suaviler, Dr. Abdullah Cevdetler, Mithat Paşalar ve emsalleri lazımdı. Bunlar, İslâm kalesinden gedikler ve delikler açacak, Mustafa Kemal de içeri girip Ümmet-i Muhammed'in din ve imanını, mukaddesat ve namusunu bombardıman edecekti. Hem öyle bombalar kullanacaktı ki, Millet evladının kimi sarhoş, kimi mefluç, kimi de kovmaya girecekti!.. Ve işte öyle oldu!..

Ey Dindar bir milletin çilekeş Evladı!

Türkiye'deki günün manzarası maalesef işte budur. Kendini koruyamaz hale gelmiştir. Vaktiyle meydan okuduğu milletlerin bugün himayesine sığınmıştır. Doğu Anadolu'da askerlerini öldüren bir avuç insanla başa çıkamıyor da Irak topraklarına giriyor, kampları bombaladığı, yerle bir ettiğini iddia ediyor. İşin daha garip ve gülünç tarafı, gazetelere büyük manşetler attırarak meydan muharebelerini kazanmışlar gibi, övünmeler kırıla gidiyor, birbirini takip ediyor.

Dün kendi yağıyla kavrulan millet evladı bugün karnını doyurmak üzere, gurbet illerinde işçilik yapmaktadır.

Devlet kendi kendine yetinememiş de dün tenezzül etmediği milletlere borçlu düşmüş ve borcunu ödeyemez hale gelmiştir.

İşin daha fecii; hapishaneler o güzelim gençlerle doldurulmuştur. 40 bin genç inim inim inlerken, 40 bin civarında da anneleri de gözyaşı dökmektedir. Bunlar şehidler diyarı Anadolu'nun öz evladı! Bunları bu hale getiren kim?!. Kemalist rejim değil mi?..

Kurtuluş:

İhanet ve hıyanete uğrayan millet! Kurtuluşunun tek yolu vardır. O da Kur’ân'a dönmektir. İslâm'a dönmektir. Putu ve put kanunlarını yıkmaktır. Kur’ân'ın anayasa, şeriatın kanun, devletin İslâm olmasıdır. Ve işte o zaman ne fakirlik kalır ne gurbet; ne zulüm kalır ne istibdat: ne anarşi kalır ne gözyaşı!.. 

Yazılı cevap: 

Her mektubun sonunda yazdığım gibi, size de yazıyorum ve diyorum ki:

Bu yazdıklarım doğrudur. Hakikata uygundur. İslâm Dinini ruhuna da metnine de uygundur. Şayet: itiraz edenler olursa: ''Hayır, bunlar yalandır, İslâm'da yoktur..'' diyenlere çıkarsa, onlardan laf istemem, yazılı cevap isterim!..

Azim ve gayret bizden, tevfik ve hidayet Allah'tandır.

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ​


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 257
Toplam 436415
En Çok 1157
Ortalama 330