BİRLİK FARZ, AYRILIK HARAMDIR! - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

19-04-2022

BİRLİK FARZ, AYRILIK HARAMDIR!

Cemaleddin Hocaoğlu (Kaplan)’ın Hicri 1411 yılı 24. Şura Toplantısı’nda yapmış olduğu açılış konuşmasının tam metni:

 

Rabbimiz Teâla ve Tekaddes Hazretleri’ne hamd ve senalar, Resul-i Ekrem Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’e salât ve selam, siz mü’min kardeşlerimize selamlar ve dualar olsun! 

Mâlum, hicrî bindörtyüz onbirinci yılının birinci Şûra Toplantısı’nı yapıyoruz. 

Yine Rabb’imizden dua ve niyazımız odur ki, yaptığımız üst seviyedeki bu toplantı ve bu toplantıda alınan kararlar Rabb’imiz Teala ve Tekaddes Hazretleri’nin rızasına uygun olsun, hayırlara ve Kur’an’ın anayasa, İslam’ın devlet olması yolunda hizmetlere vesile olsun. Rabb’imiz vesile kılsın, hayırlı eylesin!.. 

Hareketimiz aynı zamanda yedinci seneyi bitirmiş, sekizinci seneye ayak basmıştır. Bu zaman zarfında bu hareket ve bu kuruluş tatlı ve heyacanlı günler geçirdiği gibi, sıkıntılı ve soğuk günler de geçirmiştir. Bundan sonra da  böyle olacaktır. Bazen tatlı günler, heyecanlı günler olur, bazen de sıkıntılı ve soğuk günler olur. Kur’an: “İşte bunlar öyle günler ki, insanlar arasında biz bunları döndürür dururuz!” İnişli çıkışlı, tatlı acı, sıcak soğuk, yine öyle günler ki, galip olma veya mağlup olma. Bazen sıcak günler yaşarlar, bazen soğuk günler, bazen gâlip duruma geçerler, bazen de mağlup duruma düşme mukadderdir. Bundaki sır, bundaki hikmeti az sonra söyleyeceğiz inşaallah. 

Hareketin geçirdiği safhaları kısaca bir hatırlayalım: 

Bir hareket şu safhalardan geçer: Nazâri ve fikrî safhalar. Evvela yapılacak bir iş fikirde oluşur ve hayalde belirir, fikre intikal eder ve bunun nazarî ilmi yapılır. Sonra fiilî safhaya intikal eder. Bu kuruluş öteden beri hepinizin fikrî yapısında, nazarî cereyanlarında herhalde mevcuttur. Bindokuzyüzellilerden bu yana, aklımız kesti keseli dünyanın ve bu arada Türkiye’nin durumunu idrak ettik edeli, elbette hani bizim devletimiz, biz müslümanız, müslüman bir milletiz, İslam dinine bağlıyız, Kur’an’ın beyanatına gönül vermiş insanlarız, fakat nerede Kur’an’ımız, niye söz sahibi değil, niye devlet değil, niye ötekinin berikinin görüşleri bizleri idare etmekte diye düşünülür ve arkasından da ne zaman düşündüğümüz hedefe, gayeye varacağız, ne zaman ecdât yâdigarı o topraklarda İslam hâkim olacak, Kur’an devlet olacak... İşte bu ve benzeri fikirler nazariyatta idi. Sonra gele gele fiilî bir safhaya intikal etti. Bir takım teşebbüsler oldu. Belki sizlerin de bu yönde ve bu yolda bir takım teşebbüsleriniz olmuştur. Şunu da kabul etmek gerekiyor ki, elbette hepiniz partinin içinde yer almıştınız. Bilmem istisnası var mı? Biz de bir teşehhüd miktarı kaldık. Niye? Bu bir arayıştı. Susuz olan bir insan, suya ihtiyacı olan bir insan, daha berrağını daha soğuğunu ve daha tatlısını bulamadığı takdirde her eline geçeni içer. Neden? Susamıştır, bunalmıştır da ondan. O gün bunu bulabildi insanımız, partiyi bulabildi. Ve düşünmedi ki acaba parti İslam’ın ruhuna ve metnine uygun mudur, değil midir?.. Onu düşünmedi, düşünemedi.. Öteden beri hasretini çektiği bir hareketi görür görmez onu enine boyuna tezgahtan geçirmeden, ilâhî bir süzgeçten geçirmeden kabullendi ve “Ben de varım!” dedi. Ve böylece fiilî bir safhaya intikal etmiş oldu. 

Gel zaman git zaman, “Bu iş olmaz bu iş bizim ruhumuza, Kur’an’ın metnine uygun değil. Herhalde İslam bir bütün ve mükemmel bir din olduğuna göre bunun kendisine has, kendisine müsavi bir sistemi vardır, bir harekâtı vardır. İşte o harekât bulunmalı ve bilinmelidir. Ama nerede? Gel zaman, git zaman harekâtın temelinin atıldığı ve ilâhî planın kuvveden fiile çıktığı bir safha geldi. Harekâtın temelinin atıldığı ve ilâhî planın kuvveden fiile çıktığı elbette şu harekât ilâhî planda vardı ki, kuvveden fiile çıktı. Mâlum, Barboros Hareketi hakkın etrafında toplanmanın ilk adımıdır. Bundan sonraki safhalarda elenme ve arınma safhası var, inkişaf safhası var, ittihad safhası var vs. 

Elenme ve arınma safhası başladı. Barboros Hareketi’ne katılan kardeşlerimiz hatırlarlar, sayımız toplamın yüzde doksanı nisbetinde idi. Yüzde onu öbür tarafta toplanmıştı. Yola çıkıldı, kimisi inanarak yola çıktı, kimisi daha iyisini buluruz, bize daha faydalı olanını buluruz, maddî yönden, şeref ve makam yönünden pek bilemedim karıştım kalabalığa kabilinden yola çıktı... Bu hareket yolunda yürürken bir de baktık gördük ki, bir takım kişiler patır patır dökülüyorlar. “Biz bu harekete ayak uyduramıyacağız, bizim aradığımız, arzu ettiğimiz hareket bu değildir!” diye dönenler oldu. Ve dönenlerle geride kalanlar kuvvet bulunca, bir kalabalığa sahip olunca o zaman bu harekete iftira yağmurları atılmaya başladı, çamur atılmaya, karalanmaya başlandı. Bu durum da bir iki sene sürdü. Çetin bir mücadele başlamıştı. Toplantılar, münakaşalar, bildiriler adeta birbirini takip ediyordu. Fakat zamanla bu hücum, bu saldırı hızını kaybetti, yavaş yavaş sükûnat bulur hale geldi. Bu bir elenme ve elenme hali idi. Elbette hareket elenecekti. Bizde bir tâbir vardır: Harmanda arpayı, buğdayı elerler. Elerken üç kısım çıkar: Biri üzerine saman toplanır, diğeri altına tozu toprağı iner, altındaki tozu toprağı kuşlara yem olur, tavuklara yem verilir, üstündeki samanlar da hayvanlara atılır. Bu ikisi arasında ise saf buğday kalır. Buna bizde değirmenlik derler. Bu artık değirmene gidecek, orada öğütülüp un olacak. İşte bu saf temiz değirmenlik buğdaydır. Bu tür elenmeler her devirde olur ve olmuştur. Ve elenmesi de lazımdır.  

Çünkü üzerine toplanan hafif meşreb, saman çöpleri ne işimize yarar, ne de altına dökülen o çürük incecik taneler işe yararlar. Bunların gitmesi ve elenmesi lazımdır. Arınma gerekmektedir, geriye kalan insanımızın, kuruluşumuzun da arınması gerekiyordu. 

Bir de baktık gördük ki bir çıkış, Polat çıkışı. Arkasından bir çıkış daha, Hasan Hayri çıkışı... 

Bu çıkışlar birer arınma çıkışı idi, arınma ve temizlenme hareketi idi. Yoksa bunlarla hiç bir yere varamazdınız. Katılmış ve görmüş olanlar, müşahade etmiş olanlar bilirler ki, bunlarla çalışma mümkün değildir. Yine de Allah ıslah etsin diyelim!  

Polat havada bulmuş tavada yemiş idi. O ne anlar bu hareketten?!.  

Öyle bir takım fikirler getirir, karşı çıkmalar, engellemeler, müdahaleler hep birbirini takip ediyordu ve esasen de çıktığına da pişmandı.  

Diyordu ki, “Sen beni bu işlere bulaştırdın!” Dört sene bu hava devam etti. İte ite, dürte dürte, dört sene bir mesafe aldık ve nihayet “Ben gidemiyeceğim!” diye bir takım çıkışlar yaptı. 

Ve burada iki defa Şûra toplandı ve her ikisinde de Şûra bunları mahkûm etti, kendiliğinden çekip gittiler.  

Terayağından kıl çeker gibi, çekilir gibi gittiler. Yoksa gitmeseydiler polis de getirseniz atamazdınız. Allah’a havale edeceksiniz, haktan ayrılmayacaksınız, usule riayet edeceksiniz, bir de bakacaksınız ki, Allah adaleti ile tecelli edecek ve gitmesi gerekenler kendi arzu ve iradeleri ile çekip gidecekler, burayı terk edecekler ve ettiler. Camiyi terk ettiler...  

Bunların camide çok emekleri vardır. Ama cemaatla takıştılar, camiye giremez oldular. 

Sonra medreseye çekildiler ve “Biz medreseyi vermeyiz, medreseden çıkmayız!” dediler. Fakat gel zaman, git zaman Allah neye kadir değildir, medreseyi de kendiliğinden terk ettiler. “Medrese açarız” dediler, “Cami açarız” dediler ve açtılar.  

Fakat yürütemediler, açtıkları medreseler de kapandı, açtıkları camiler de kapandı. Ve 70-80 bin mark borçları vardı.  

Nasıl kapattılar, kapatmadılar onu da bilemeyiz. 

Hasan Hayri meselesi: 

Bu bir nevi mezhebî bir ayrılıktı. Hasan Hayri ve yanındaki arkadaşları Hasan Yıldız (isim olarak bilmenizde fayda vardır ve bu gıybet de değildir, bunları iyi tanıyacaksınız) iki senelik bir zaman İran’dan aldıkları direktiflerle bizi zorlamaya başladılar. “İlla da İran güdümünde gidelim, onlardan emir ve tâlimat alalım! İran devlettir, biz kendi başımıza bir şey yapamayız!” diye ısrar ettiler de ettiler. Fakat biz olmaz dedik, tehlike olabilir, biz Ehl-i Sünnet’iz, onlar Ehl-i Şia’dır dedik. Devlet olmakla da Ehl-i Sünnet’i yer bitirirler, yutarlar eritirler. Biz bunlarla bir yere varamayız ama mübnasebetlerimizi de İslamî çerçeve içerisinde sürdürürüz dedik. 15 maddemizin birisi de budur. 

Şu hareketin temel maddelerinden birisi de İran’la ilgili münasebetlerimizdir. Ve gün geçtikce de elhamdülillah isabetli olduğunu ortaya koymuştur. Hemen sırası gelmişken söyliyeyim: Sadreddin Hoca’nın bir raporu var bizim elimizde. İçinizden bir kardeşimiz o raporu getirdi. Hoca Efendi de diyor ki, İran’a bey’at edilmez. Niye edilmez? Çünkü fasık bir zihniyete sahiptir, fasıktır. Kâfir diyemeyiz!; Diyenler de vardır ama cumhurun görüşü budur. Cumhura göre onlar fasıktırlar. Her ne kadar inkılaptan sonra resmiyette Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’e lanet etmiyorlarsa da, fakat aslında ve esasında yine lânet etmeye devam etmektedirler. Dolayısıyla bunlar kâfir değilseler de, fasıktırlar. Fasıka da bey’at edilemez. Fasık bir kişi devletin başına da getirilemez. Fıkıh kitaplarımızda bu mesele vardır. Devletin başına getirildikten sonra fıskı zahir olursa, fasık olursa o zaman düşünülür. İmkân varsa, daha büyük zararlara, hadiselere, fitnelere sebebiyet vermeden alaşağı etme imkânı varsa alaşağı edilir, yoksa öğüt ve nasihatla islah etmeye çalışılır. Kitaplarımızda da öyle yazılıdır. Hoca Efendi, ilaveten şunu da diyor: Suud’a da bey’at edilmez. Onlar da Ehl-i Sünnet’in rivayet ettiği hadis’leri kabul etmediklerinden dolayı fasıktırlar. Ama onlara da karşı çıkmayız, düşman olmayız. Bunu da burada söylemiş olalım. 

Demek oluyor ki, Polat’ın çıkışı ve Hasan Hayri’nin çıkışı ayrı ayrı niyetlere, ayrı ayrı düşünüşlere bağlıdır. Ve onlar da baktılar ki olmıyacak, çekip gittiler. Onlar da kendiliğinden terk edip gittiler. Biz kendilerine çıkış mıkış vermedik. 

Burada altıncı bir safha var: İnkişaf safhası! Şu hareket inkişaf safhasına intikal etmiştir. Gerek Avrupa’da ve gerekse Anadolu’da şu tebliğ hareketi belki elle tutulur veya gözle görülür derecede inkişaf etmiyorsa da aslında kendisini tanıtma ve hiç olmasa kendisi üzerinde bir tahkikat yürütme ve tetkikat yürütme fırsatını bulmuştur. Zaten sizlere söylemiştim bilirsiniz. İnsanımız dört safhadan geçecektir ki, şu harekete teslim olsun: 

1- Tebliğ safhası, 

2- Târif safhası, 

3- Tahkik safhası, 

4- Teslim safhası. 

Siz bu hareketi tanıtacaksınız, tanıtmadan olmaz. Peygamberler geldikleri zaman evvela kendilerini takdim etmişlerdir. “Biz size gönderilen birer peygamberiz ve eminiz (güvenilir insanlarız)!” diye takdim ettiler. Edince çevredeki muhataplar incelemeye, tahkikat yapmaya, soru sormaya başladılar. Bize kalsaydı Anadolu’nun köylerine, mahallelerine varıncaya kadar şu hareketin sesini sedasını duyurmamız mümkün olmayacaktı, mümkün olamayacaktı. Elimizde mahdut ve sınırlı bir neşriyatımız var. Fakat Allahü Azimüşşan Kadir-i Mutlak’tır, Âlim-i Mutlak’tır. Bugüne kadar yaptı ve bundan böyle de küfre hizmet eden gazeteleri harekete geçirdi. Bunlar bir yaylım atışı yaptılar. Onlar aslında karalama niyeti ile bu yaylım atışını yaptılar, fakat gazetecilerin kendilerine de ben söyledim, yine biz kârlı çıktık, onlar değil. Gerek üst kademede olanlara gerekse diğer insanımıza şu hareketi tanıttılar ve bu tanıtma kim ne derse desin çok faydalı olmuştur. Şu hareketi duymayan Türkiye’nin ne bir köyü kalmıştır, ne de bir mahallesi. Şu hareketi duymayan kalmamıştır. İzinden dönen kardeşlerimizin orada edindikleri intibaları vardır. İnsanımız bugün genelde Türkiye’de tahkikat safhasındadır. Tahkik ediyor, araştırıyor. Evet mi hayır mı, evet mi hayır mı, evet mi hayır mı, tereddütler geçiriyor. Elhamdülillah şimdiye kadar ötede beride bazı kardeşlerimiz bu işe evet demişlerdir ve demektedirler. Kendi çaplarında, kendi güçleri nisbetinde çalışmaktadırlar. Ve son zamanlarda aldığımız mâlumat ve kendileri ile genelde yaptığımız telefon haberleşmeleri bir takım avukatlar, bir takım fabrikatörler, kendi araştırmaları neticesinde bu harekete evet demişlerdir. Başka türlü eğer bir tesir altında kalmadan, “Gerçek manada hak nerede ise ben oradayım!” diye yola çıkana, araştırma yapana elbette Allahü Azimüşşan hidayet kapısını açar, hakkı hakikatı olduğu gibi gösterir ve o da evet deme zorunda kalır. Bu bir gönül meselesidir, bu bir akide meselesidir, bu bir iman meselesidir. “Ben de varım! Ama işte kalabalık var önümde, ben de o kalabalığa katıldım!” demek olmaz. 

Particilere söylüyor ve diyorum ki: Yarım yamalak size evet diyenler sizin işinize yararlar. Ama bizim işimize yaramaz. Niye? Üç senede, beş senede bir defa sandık başına gidecek, bir oy pusulası atacak, onun işi bitecek. Sizin de işiniz bitecek (!). Ama bizim işimize yaramaz bunlar. Bize yarıyacak olan her zaman hazır asker olacak. Bizim işimize, şu hareketin işine yarayan, canıyla, malıyla bu hizmette, bu harekette seferber olandır ve bunun da kaynağı, menbaı gönülden inanma ve bağlanmadır. 

Teslim oluyor işte. O isimlerini ünvanlarını verdiğimiz kişiler kendiliğinden teslim oluyorlar. 

7- İttihad Safhası (Birliğe çağırma ve davet etme safhası): 

Birlik farz, ayrılık ve gayrılık hepinizin bildiği gibi haramdır. Türkiye’de ve burada 50 kuruluş vardır. Ellinin üstünde kuruluşla nereye varabilirsiniz? Her zaman misal veriyoruz: Afganistan’da yedi kuruluş bir yere varabildi mi ki? Kaç senedir Ruslar çekilip, gittiler, kendi başlarına kaldılar, fakat hiç bir yere varamadılar. Onlar yedi kuruluşken bir araya gelip İslam’ın devletini kuramazlarsa, siz 50 kuruluşla nereye varabilirsiniz? Bu mümkün mü?!. Mutlaka bu elli kuruluşu bire irca edeceksiniz. Elli bire inecek. Yoksa yerinizde sayarsınız, bir arpa boyu bile ilerliyemezsiniz. Onun için “Yeni Neslin Görevi” diye bir bildiri yayınladık. Hususiyle gençler hakkı arıyacaklar. 

Hakkı bulmadan hiç bir kuruluşa, hiç bir çevreye evet demiyeceklerdir. Taviz verme yoktur. “Ya Hep, Ya Hiç” başlığını taşıyan bir bildiri yayınlandı, orada bu kapının, taviz verme kapısının kapandığını ilan ettik. “Hocalara Açık Mektup”, fetva mahiyetinde bildiriler, “İşte Meydan” başlığını taşıyan yazılar, tebliğler neşrettik. 

Bir kardeş Ribat dergisine bir mektup yazıyor ve o bildiriyi de o mektuba ekliyor. Mektubunda diyor ki: Ya bu bildiriye cevap verirsiniz, ya benim abonemi silersiniz. Birkaç gün sonra mektup geliyor, aboneniz silinmiştir, şu kadar borcunuz var, parayı gönderin diyorlar. Bu mühim bir meseledir. Ribat dergisinin, Vahdet gazetesinden daha evveliyatı vardır, eskidir, yerine oturmuş bir neşriyat vasıtasıdır. Fakat bunun böyle demesi cidden şu hareket için mühim bir puandır. Başka türlü de diyemezler, altından çıkamazlar. Vahdet çevresinde toplananlar, yahut da isimde vereceğim bizim öteden beri yazılarını okuduğumuz Kerimoğlu, onun da bir dosyası var. Arzu edildiği takdirde burada bir gözden geçirmede fayda vardır. 

Açık oturum: 

Biz bunları açık oturuma davet ettik. Fakat ya anlamamışlar, ya anlamak istememişler. Son gelen bir mektup var. Onu da inşaallah sırası geldiğinde size okuyacağız. 

Ve netice: 

Muhterem arkadaşlar! Netice safların ayrılması; Safları ayıracağız, ehl-i iman ehl-i küfre, kâfirlere karşı; Ehl-i Tevhid ehl-i şirke, putçulara karşı, kemalistlere karşı. Ehl-i ihlas ehli tavizden ayrılacak, ihlas ehli taviz vermiyecek. Bir cümle ile; Peygamberî bir saf meydana getirmek ve gerek şirk kiri ile gerek taviz verme kiri ile ve gerekse nifak kiri ile insanımızın kirlenmediği Peygamberi bir saf! Böyle Peygamberî bir safta yer alıp tebliğ ve davet hizmetini yapacaksınız, onlara karışmıyacaksınız. 

Geçende bana diyorlar ki: “Hocam! Bazı kuruluşlar ortadoğuda olup bitenlere karşı, Amerika’ya karşı yürüyüş tertip etmek istiyorlar. Biz de katılacak mıyız, katılmayacak mıyız?” Kiminle biz bu yürüyüşte yürüyeceğiz? Kimisi taviz üstüne taviz verir, kimisi batıl sistemde yürür, kimisi şudur, kimisi budur, her biri bir yönde ve üstleri başları kirlidir. Biz bu üstü başı kirlilerle işbirliğine girersek, bizim üstümüz başımız da kirlenir. Bu temizliği, bu berraklığı, şu hareketin temizliğini, berraklığını mutlaka muhafaza etmek zorundayız. Bir tarafta kalacaksınız ve boş durmıyacaksınız ve onları çağıracaksınız. Eğer bir yürüyüş yapmak gerekiyorsa, bir vahdet yürüyüşü yapmak gerekiyorsa, o zaman sen ilan edersin. Selman Rüştü hadisesinde olduğu gibi katılanlar katılır. 

Ehl-i küfrü İslam’a çağıracağız. Avrupa’lı olsun, Amerika’lı olsun, Rusya’lı olsun ve benzeri hepsine mektuplar yazmak zorundayız, bildiriler göndermek zorundayız. Ehl-i nifakı ihlasa çağırmak zorundayız. Başta devlet erkânı, Suriye’nin devlet erkânı olsun, Irak’ın devlet erkânı olsun, Suud’un devlet erkânı olsun, Türkiye’ninki olsun, hepsine tebliğ mektuplarını göndermek zorundayız. Ehl-i gafleti davet etmek zorundayız. Milletler gafletin içindeler.  

Ehl-i ilmi, ilim makamında bulunanları tavizsizliğe davet etmek zorundayız. Ve netice; Peygamberî bir saf, Kur’anî bir terbiye, sahabî bir ruh ve yeni bir nesil... İşte hedef bu! Yepyeni bir nesil! Kur’an’dan terbiyesini alacak, sahabe ruhu ile ruhlanacak ve Peygamberî safta yerini alacaktır. Böyle bir saf meydana getirmeden bugünün dünyasının şartları içerisinde yemin ediyorum, yeminle söylüyorum, hem vallahi hem billahi hiç bir yere varamayız.  

Eğer bunlarla beraber yürürseniz siz de bitersiniz.Tarihin birinde, padişahlar atları üzerinde gidiyorlarmış. Yolun kenarında öküzlerin otlamakta olduklarını görmüşler. İçlerinde de Öküz Paşa isimli birisi var.  

Paşalar öküzleri yol kenarında görünce, birbirlerinin yüzlerine bakmışlar, Öküz Paşa’ya işaret etmişler. (Buna edebiyatta telmih ve tahriz denir.) “İşte Öküz Paşa!” O da işin farkında. Hemen atından atlamış aşağıya, gitmiş öküzün birinin kulağına bir şey söylemiş. Sonra kulağını ağzına vermiş ve gelmiş atına binmiş yürümüş.  

Paşalar ısrar etmeye başlamışlar, alaylı bir eda ile, “Sen onun kulağına ne söyledin, o sana ne söyledi?” diye sormuş. “Canım, hiç!” demiş, “Hal hatır ettim, ben sordum onlara, nasılsınız, ne var, ne yok dedim. Onlar da bize sordular ve ilave ettiler: Paşam hele sen bizdensin, fakat şu eşek sürülerinin içerisinde ne geziyorsun?..” Ve paşalar da alacağını alıyorlar. Şimdi bu teşbih, temsil caizse, batıl sistemlerle biz işbirliğine giremeyiz. Bunu iyi kavramak zorundayız. Buna ne Allah razı olur, ne Peygamber razı olur, ne selim ve sağlam yapıya sahip olan müslümanlar razı olurlar. 

Ve diyebilirim ki, gerek lisan-ı hal ile ve gerek lisan-ı gal ile şu esir milletler, şu İslam âlemi sizi bekliyor. Bizim sayımız ne ki, demeyin. Sayınız mühim değil. Etrafında toplandığınız cephe mühimdir. Hak mıdır? Tamam! Hz. Ali cemaatı şöyle târif ediyor, İslam’ın tavsiye ettiği, teşvik ettiği cemaatı şöyle târif ediyor: “Vallahi cemaat o kuruluştur ki, hakkın etrafında toplanan, sayıları az da olsa. Tefrika o kuruluşlardır ki, batılın etrafında toplanan, sayıları çok da olsa!” Saad b. Muaz da cemaatı şöyle târif eder: “İslam’ın tavsiye ettiği cemaat, hakkın etrafında toplanan kuruluştur. Velev ki, yanlız başına olsan, tek başına sen olsan!” İşte bu cemaattır, yeter ki hak seninle olsun. Onun için bizi kınamayın, ayıplamayın, hakkın etrafında toplandığınıza inanıyorsanız, ki inanıyorsunuz, onun için sayınızın azlığına bakmayın. Birden bire inkişaf eder, çığ gibi gelişir. Yeter ki, siz o Peygamberî bir safta temizliğinizi, berraklığınızı, ihlasınızı muhafaza edin. Kalpler Allah’ın elindedir, hiç bilinmez. 

İşte bugün avukatların kalplerine hükmeden ve onları şu harekete doğru yönelten ve bugün bir takım fabrikatörleri bu harekete yönelten Allah bakarsınız ki, bütün Anadolu’nun insanını, büyüğünü küçüğünü, erkeğini kadınını döndürüverir. Hiç bilinmez, çığ gibi gelişir.  

Ne diyor Allahü Azimüşşan? “Ve leyensurennallahe men yensuru...” Arapça bilenler bilir, burada nun-u tekid, lam-ı tekid vardır. Allah kendisine, kendisinin dinine, dininin hâkim olmasına yardım edenlere elbet ve elbette yardım edecektir! Vadi sarihtir, bu bir Vad-i Sübhanî’dir. 

Burada bir mesele kalıyor ki, o da belki insanımızın korkusudur. O korku belasını bir türlü bazı kardeşlerimiz atamadılar. “Benim mal varlığıma el koyarlar, benim yakama paçama sarılırlar, Türkiye’ye girmeme engel olurlar, iyisi mi ben ağzıma sahip olayım!” diyenler olabilir. Onlara şu ayeti okuyacaksınız: “Onlar ki, iman ettiler (bununla iş bitmedi) ve imanlarına zulmü karıştırmadılar.” Mevlâ arkadan şöyle diyor, bütün bir beşeriyete ilân ediyor ve diyor ki: “İşte bunlar için emn-ü eman vardır!” Bunlar benim teminatım altındadır. Bunlara ben garanti veriyorum. 

İki şart: Birisi iman, birisi imanı sağlam tutma, kirletmemek. “Zulüm ne?” diye soran sahabe, “Ey Allah’ın Resulü! Biz bu emn-ü emane girebilmemiz için zaman zaman nefislerimize, kendi şahıslarımıza zulmediyoruz. Bundan nasıl kurtulabiliriz?” demiş. “Yok, yok!” demiş. Buradaki zulüm kelimesi sizin anladığınız manada değil. İmanınıza şirki, putperestliği katmıyacaksınız. Şirk bugün kemalistlerin kattığı gibidir. Onlar, “Biz Allah’a inanıyoruz! Kur’an da haktır!” diyorlar, ama öbür taraftan M. Kemal’in yolundayız diyorlar. İşte bu şirktir! Ne diyor Lokman Aleyhisselam, Peygamber öyle söylüyor ve diyor ki: Salih bir kişinin oğluna dediği zulüm, “Lokman Aleyhisselam oğluna dedi ki, sen Allah’a şirk koşma, çünkü şirk en büyük zulümdür. Şirk-i azimdir!” 

Bugün Türkiye’de, hususiyle idarî çevrede şirk vardır, putperestlik manasında bir zulüm vardır. İşte o zulme ve o zulme papuç çevirenlere, onlara iltifat edenlere, onlara taviz verenlere katılmıyacaksınız. Katıldığınız gün imanınız paslanır, imanınız kirlenir. İmanınız berraklığını kaybeder, imanınız artık eskisi gibi hakkı batılı göremez, fark edemez. Bu ayeti gördükten sonra artık neden korkacaksınız, neden korkacağız?!. Ardından geliyor: “İşte doğru yolu bulan bunlardır, hidayette olan bunlardır!” Elhamdulillah böyle bir garantimiz, böyle bir teminat kaynağımız olduktan sonra düşünecek, endişe edecek, tereddüt edecek hiç bir taraf yoktur. 

Sözlerimi burada bitirirken cümlenizi ve cümlemizi Rabb’imiz Teala ve Tekaddes Hazretleri okuduğum ayet-i kerime’lerin sırrına mazhar olan kullarından eylesin! 

Teşekkür ederiz! 

Allah sa’yinizi meşkur etsin, Allah razı olsun!... 

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 85
Toplam 435054
En Çok 1157
Ortalama 330