BİR KAҪ ÖRNEK - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A} Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a} DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ

20-03-2022

BİR KAҪ ÖRNEK

Hz. Ebu Bekir (Radıyallâhu Anhu):

İman ve ihlas timsali Hz. Ebu Bekir, Allah Resulü’nün ahirete teşriflerinden sonra Halife olunca, bazı kabileler mürted oldu, yani dinden döndüler. Hatta üç kabile de daha Peygamberimiz hayatta iken mürted olmuşlardı. Gassan kabilesi de Hz. Ömer’in hilafeti sırasında mürted oldu. Bu kabilelerin bir kısmı Halife Hz. Ebu Bekir’e haber göndererek dediler ki, "Biz dinî vecibeleri yaparız ama zekât vermeyiz!" dediler. Halife, gelen elçiye "Git onlara söyle; zekât vermezlerse onlara savaş açarım!" diye haber gönderdi. Fakat, "La ilahe illallah" dedikleri için ashab, özellikle Hz. Ömer şöyle dedi: "Biz bunlarla nasıl savaşırız. Halbuki bunlar "La ilahe illallah" diyor, Tevhid’i kabul ediyorlar. Allah Resulü buyurmuştur ki: "La ilahe illallah deyinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum. Kim bu kelimeleri söylerse, artık onun malı da kanı da tarafımdan korunmuş olur. Bir hakka dayanırsa o müstesna. Onun hesabı Allah’a aittir."

Hz. Ömer’in bu sözlerine karşılık olarak Halife şu cevabı verdi: "Vallahi namazla zekât arasında fark gözetenlerle elbette savaşırım. Çünkü, zekât da malın hakkıdır. Vallahi Peygamber’e ödedikleri bir keçi oğlağını (veya) bir devenin yularını benden men ederlerse elbette onlarla savaşırım!" dedi. Ve kılıcını kuşanarak harekete geçti. Müslümanlar da onu takip ettiler. İbni Mesud der ki:

"Biz Halife’nin bu kararını önceleri hoş görmedik ise de sonunda o kararın ne kadar yerinde olduğunu gördük ve Hz. Ebu Bekir’i takdir ve tebrik ettik." Hz. Ömer de aynı şeyi söylemiş ve kararın son derece isabetli bir karar olduğunu itiraf etmiştir.

Hz. Ebu Bekir’in bu isabetli ve kesin kararı karşısında irtidat eden kabileler teslim olmaktan ve tekrar İsİam’a dönmekten başka çare bulamadılar. İşte, samimiyet, işte ihlas! Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) daha yeni vefat etmiş, Halife daha yeni idarenin başına getirilmiş, bir taraftan irtidat hareketleri birbirini takip ediyor, yalancı peygamberler almış yürüyor, bir taraftan da münafıklar ortalığı velveleye veriyorlar. Öte yandan da Peygamber’in vefatının verdiği üzüntü ve şaşkınlık hüküm sürüyordu. Durum bu derece vahim! Taviz vermek işten bile değil, "Canım ne yapalım; irtidat eden ve zekât vermeyen, vermeyiz diyen kabilelere şimdilik müsaade edelim. Hele onlar başımıza iş çıkarmasınlar. Şu fırtınalı devir bir geçsin, ondan sonra onların hakkından geliriz, meseleyi hallederiz..." diyerek taviz vermedi. İslâm’ın metanet ve cesaretini gösterdi ve derhal kılıca sarıldı ve nihayet muvaffak olup vaziyete hakim oldu ve İslâm’ı kurtardı. Allah kendisinden razı olsun!

 

Hz. Ömer’e gelince:

Halifeliği sırasında idi: Gassan kabilesinin reisi Cebele Kâbe’yi tavaf ederken biri bilmiyerek arkadan eteğine basar. Cebele hemen geri dönüp adama bir tokat atar. O adam da buna karşılık Cebele’ye bir tokat atar. Cebele doğru Halife’ye gidip bu adamı şikayet eder. Hz. Ömer bunu dinledikten sonra, ona:

-Ekdiğini biçmişsin. Yapılacak bir şey yok.

O:

-Bu nasıl olur, ben bir başkanım, bir kabilenin başkanıyım. O ise sıradan bir insan. Kısas yapmanız gerek. Hz. Ömer (Radıyallâhu Anhu):

-Evet cahiliyet devrinde öyle idi; insanlar farklı muameleye tabi tutulurlardı. Fakat İslâm gelince bunu kaldırdı, yerine eşitlik getirdi.

O:

-O halde ben, bir devlet reisi ile sıradan bir insan arasında fark gözetmeyen bir dini terk ederim, demiş ve çekmiş gitmiştir. Kendisi de kabilesi de hıristiyan olmuşlardır.

Bakınız Hz. Ömer’deki salabet ve samimiyete! Hz. Ömer ona müdahene edebilirdi, İslâm’dan taviz verebilirdi. "Canını sıkma! Ben onun hakkından gelirim. O kalksın da sizin gibi bir reise mukabelede bulunsun! Bu hiç olur şey mi?!." diyerek ona yağ çekmedi. Onun hatırı için, İslâm’in eşitlik ve adalet prensibini ihlal etmedi. Hem de dinden çıkması pahasına! Demek oluyor ki:

Şöyle bir sual; İslâm’dan taviz mi verilsin, yoksa bir kimse bu yüzden mürted mi olsun? Hangisi tercih edilmeli? İslâm’dan taviz verme yoluna gitmemelidir ve bu taraf tercih edilmelidir.

 

İmam-ı Azam Hazretleri:

İmam-ı Azam Hazretleri’nin hapishanede vefat ettiği herkesçe bilinen bir gerçektir. Bu hadise Abbasi halifelerinden ikincisi Ebu Cafer zamanında vuku bulmuştur. Fakat buna sebep ne idi? İşte, bu sorunun cevabında çeşitli görüşleri ileri sürülmüştür.

Tam adalet edemem korkusuyla teklif edilen kadılığı kabul etmemiş, gerek Emeviler devrinde, gerekse Abbasiler devrinde yapılan icraatlarda adaleti tam olarak göremediğinden çok üzülüyordu. Bunu hisseden zamanın idaresi vehme kapılıyor, onu ve onun etrafindaki cemaati dağıtmak üzere bahane arıyorlardı.

İdarelerinden ve icraatlarından memnun olmayan İmamı Azam, bu idarelere karşı kıyam etmek isteyen Hz. Zeynel Abidin’in oğlu Zeyd’e iltifat ediyor, ona yardım ediyordu. Abbasiler devrinde Hazreti Ali’nin torunlarından Muhammed ve İbrahim’e mütemayil olduğundan zamanın idaresi İmam’a karşı bir nevi düşmanlık duymaya başlamıştı.

Ve nihayet Ebu Hanife Hazretleri, Abbasi Devleti’nin ilk kurucusu Ebu Cafer’in biraderi bulunan İbrahim Seffah zamanında onun aleyhinde söylenip duruyordu. Bu rıvayeti yapan İmam-ı Züfer, Ebu Hanife’ye diyordu ki, "Galiba sen bizim boynumuza iplerin takılması-ndan başka bir şeyle hoşlanmıyacaksın?" Aradan çok geçmedi, Man-sur tarafından gelen bir mektupla Bağdat’a gönderilmesi istendi ve Bağdat’a götürüldü. Onbeş gün daha yaşadıktan sonra zehirlenerek öldürüldü.

Şimdi bu rıvayetlerin müşterek bir noktası var. (Ölüm sebebi ister kırbaçla dövülme olsun, ister zehirlettirilme olsun, ister başka bir sebep olsun. Muhakkak olan bir şey var ki, o da İmam’in hapishanede ölmüş olması ve bunun Abbasiler devrinde vuku bulmasıdır.) O müşterek nokta da İmam’ın gerek Emeviler devrinde, gerekse Abbasiler devrinde yapılan haksızlıkları tasvip etmemiş, üstelik zaman zaman tenkid etmiş, haksız icraatlarına alet olurum, diye teklif edilen kadılığı kabul etmemiştir. Onların çevrelerinde dolaşarak mizaçlarına hizmet etmemiş, taviz yoluna gidip İslâm’ı rencide etmemiştir. Ve nihayet İslâm’ın adalet ve şahsiyetini heybet ve azametini, hayatı pahasına da olsa, muhafaza etmiş, hayat ve rahatını, makam ve dünyalığını düşünerek bu mübarek dinin incinmesine sebep olmamıştır. Cenab-ı Hak kendisine bol bol rahmet etsin!

 

İmam-ı Malik Hazretleri:

İmam-ı Malik Hazretleri ilmen ne kadar yüksek ise vera ve takva yönünden, salabet ve celalet yönünden de o kadar yüksekti. Hele ilme verdiği kıymet çok büyüktü. Bir gün Abbasi Halife’si Harun er-Reşid haber gönderdi: "Yanıma gel de Muvatta kitabını bana okut!" dedi. İmam-ı Malik Halife’ye şu cevabı yazdı: "İlim kimsenin ayağına gitmez; ilmin ayağına gidilir. Bir alim ilmini herkese değil de bir kimseye tahsis ederse, o ilimden hayır gelmez!" dedi. Yani şunu demek istedi: Eğer ilim öğrenmek istiyorsan buraya kadar gel, gelmelisin, demiş, padişahın arzusu için ilmin hürmetini ihlal etmemiştir.

Yine bir gün Halife Harun er-Reşid, oğulları Emin ile Me’mun’u hadis derslerini dinlemek üzere, İmam-ı Malik’e göndermek istemişti. İmam-ı Malik Hazretleri, "Bu isteği bir şartla kabul ederim. O da bunlar nerede yer bulurlarsa orada oturacaklar. Yoksa biz padişah oğullar-ıyız diye talebelerin omuzlarına basa basa meclisin üst taraflarına geçmiyeceklerdir." Bu şartlar kabul edilmiş ve onlar da hadis derslerine devam etmişlerdir. Verdiği bir fetvadan dolayı Medine Emiri’ne jurnal edilmişti. Emir, kendisini çağırarak talak-ı mükreh hakkındaki ictihadından vazgeçmesini teklif etmişti. Red cevabını alınca ellerine veya elbisesini soyundurarak vücuduna yetmiş kırbaç vurdurmuş ve kendisini bir hayvana bindirerek çarşılarda dolandırtmıştır. Bu muhterem zat bütün bunlara tahammül etmiş, İslâm’dan taviz verme yoluna gitmemiştir. İşte, ihlaslı ve salabetli olmanın timsali! Her şey feda edilir ama, dinden feda edilmez, tavsiyesinde bulunmuş, sonradan gelecek alim ve ulemayı o yolda uyarmıştır. Allah kendisine rahmet eyleye!

 

İmam Ahmed b. Hanbel:

İmam-ı Ahmed de çok âbid ve zahid bir zattı. Pek nezih bir hayat ya-şadı. Fukara yaşamağı kendisine nimet bilirdi. "İnsana az mal yetişir, çok mal yetişmez!" derdi. Halife Mütevekkil tarafından her gün kendisine gönderilen mükellef o yemek sofralarına tenezzül edip kabul etmezdi. Ve bu yemeklerden yemezdi. Bütün sıkıntı ve zorluklara tam bir metanet ve cesaretle mukavemet ederdi. Halife Memun zamanında Kadilkudat olan Ahmed b. Duvad’ın yanlış bir ictihadı olan (Kur’ân mahluktur) meselesinden dolayı bu muhterem Ahmed b. Hanbel de Muhtasım Halife tarafından hapsedilmiş ve kırbaçlanmıştır. Hapis müddeti 28 ay sürmesine rağmen bildiğinden şaşmamış, zamanın idaresine boyun eğerek, arzularına göre fetva vererek taviz yoluna gitmemiştir. İslâm’a olan salabet ve bağlılığını göstermiş, vücudundan kanlar akıncaya kadar kırbaç yemesine ve aylarca hapishane köşelerinde çile çekmesine razı olmuş, fakat İslâm’a ve onun şerefine toz kondurmamıştır. İşte İslâm, bugün de böyle cesur, bildiğinden şaşmaz, inandığından vazgeçmez, İslâm, düşmanlarına boyun eğip müdahene etmez, çile ve işkencelere tahammülü göze alıp taviz yoluna gitmez Alimlere ihtiyaç vardır. İşte bunlara "Rabbaniyyun" ismi verilir. Öyle cılız, korkak, dalkavuk, tavizkâr hoca müsveddelerinden bu mübarek din daima zarar görmüştür. Böylelerı bu dinin hâmisi değil, hami olmuşlardır, tebliğcisi değil, tahrifcisi olmuştur. Allah bunların şerrinden bu dini korusun! Amin!..

Bu müctehid imamlardan sonra daha nice cesaret ve metanete sahip ihlas ve samimiyet sahibi kimseler gelmiş, işkence ve çilelere rağmen İslâm’dan fedakârlıkta bulunmamışlar, hayatları pahasına da olsa taviz verme yoluna gitmemişlerdir. Yakın tarihimizden birkaç misal daha vermek suretiyle bahsi bitirmeğe çalışalım:

 

 Hasan el-Benna ve Kutub ailesi:

Hasan el-Benna ve Seyyid Kutub ailesi, son devir uleması arasına "Rabbaniyyun" denmeğe layık birer ilim sahibi ve birer mücahiddirler. Özellikle Kur’ân’ın dünyaya, cemiyet hayatına bakan yönünü incelemişler, anlatmışlar, eserler vermişlerdir. Garib kalan bu dine sahip çık-mışlar, ilmini yapmışlar, hayatını yaşamışlar ve müslümanlara durmadan faydalı olmak için gece-gündüz gayret göstermişlerdir. Ayrıca da kaleme aldıkları eserleriyle Kur’ân hakikatlerini, özellikle İslâm’ın dünyaya bakan yönünü dile getirmişlerdir. Fakat İslâm’dan taviz verme yoluna gitmemişlerdir ve nihayet hayatlarını bu yolda feda ederek şehidlik mertebesine ermişlerdir. Kendileri maddeten ahirete intikal etmişlerse de eserleriyle, kitaplariyle gerçek müslümanların gönlünde yaşamaktadırlar. Cenab-ı Hak kendilerine bol bol rahmet eylesin!

 

Humeyni’ye gelince:

Kim ne derse desin, bir çığır açmıştır. Kur’ân’ın ilmini yapmış, hayatını yaşamış, âlim-ulema yetiştirmiş, onlara İslâm’ın şuurunu vermiştir. Sadece "İslâm, İslâm" demiş, İslâm’ın bayrağını çekmiş, o yolda hapsedilmiş, idama mahkum edilmiştir. Yerinden yurdundan çıkarıla-rak sürgün edilmiş, senelerce sürgünde kalmıştır. Bütün bunların getirdiği çile ve baskılara sabırla, tahammülle göğüs germiştir. Fakat İslâm’dan zerre kadar taviz vermemiş, Kur’ân çizgisinden milim şaşmamıştır.

İşte bütün bu halleriyle, aynı zamanda cesaret ve salabetiyle ve isabetli görüş ve beyanlarıyla ulemaya da, halkına da kendini kabul ettirmiştir. Çok çetin bir mücadele ve büyük bir imtihan vererek hedefe ulaşmıştır. İslâm olmayan tağutî bir rejimi yıkarak İslâm nizamını getirmiştir.

Artık işi bitmiş midir? Hayır! Bitmemiştir; o zaman sadece bir devletle, Şah’ın devletiyle hak-batıl savaşı veriyordu. Şimdi ise dünyanın tağut rejimlerine ve küfür milletlerıne karşı savaş vermekte, onların sömürücü birer devlet olduklarını, zayıfları, Kur’ân tabiriyle mustaz’afları ezdiklerini, her birinin birer zalim, birer gaddar olduklarını, içleri dışlarına uymadıklarını, siyonizmin ve emperyalizmin, komünizmin birer fitne kazanı gibi dünyayı karıştırdıklarını ve bunların temsilciliğini yapan devletlere güvenilemiyeceğini, bunlara güvenmenin, bunlara bağlı olmanın kâr yerine zarar getireceğini, İslâm’ın ve müslüman milletlerin şeref ve haysiyyetlerini alt-üst ettiğini ve daha da edeceğini, böyle bir duruma düşmenin kâfirlere, zalimlere uşaklık etmeden başka bir şey kazandırmıyacağını, dolayısıyla vebalinin çok ağır olacağını bir taraftan bütün dünyaya duyururken, öbür taraftan da müslümanları ve müslüman milletleri bu şahsiyyetsiz hayattan kurtaracak ancak Kur’ân ve Kur’ân’ın getirdiği hayat ve dünya nizamından başka bir yol olmadığını ve bütün bunların lafta kalmayıp fiiliyata koyduğunu ve nihayet Kur’ân Kur’ân diye durduğunu dost-düşman bütün dünyaya duyurmaktadır. Bütün bunları yaparken de kimseden korkmuyor, çekinmiyor, ne doğu ne de batı kabul etmiyor, ne komünizm ne kapitalizm, ne de beşer kafasının mahsulü olan herhangi bir izim değil, illa da İslâm illa da İslâm nizamı diyor.

Humeyni bu kuvveti nereden alıyor biliyor musunuz? Taviz vermediği, İslâm çizgisinden milim sapmadığı için Allah’tan alıyor, Allah’ın yardımına mazhar oluyor. Böylelerine elbette Allah yardım edecektir. Kur’ân’da vaadi sarihtir. Siz de onun gibi bir İslâm bayrağı açarsanız, Allah size de yardım eder. Cenab-ı Hak Kur’ân’da, "Siz Allah’a, Allah’ın dinine yardım ederseniz, Allah da size yardım edecektir!.." demiyor mu? İşte bunun bir örneği de Afganistan müslümanlarıdır. Koskoca küfür ordusuna karşı kale gibi duruyorlar, kendine güvenen, zalim, gaddar Moskof keferesine ve ordusuna çok mühim dersler veriyorlar. Ellerinde ise genellikle birer mavzer. Bu mavzerlerle düşmanın o korkunç silahlarına karşı çıkıyorlar. Bu gerçekleri, bazen gayr-i müslimler de görüyor, bunları itirafa mecbur oluyorlar. Hürriyet Gazetesi’nin 16 Şubat 1979 tarihli sayısında "Ayetullah’a Ödiyeceğimiz Bedel" başlıklı "Nicholas Betheil (doğubatı uzmanı)" tarafından kaleme alınan şu yazıyı okuyoruz:

"İmkânsız sayılan şey oldu. Halk kitleleri Gülistan sarayına saldırdı ve tavus kuşu tahtını devirdi. Şah’ın uçakları ve centuriyon tankları ile donatılmış güçlü ordusu, elinde bir nüsha Kur’ân-ı Kerim’den başka bir şey bulunmayan 78 yaşındaki yaşlı bir adama teslim oldu. Öyle görünüyor ki, Tanrı kelamı makinalı tüfeklerden daha güçlüdür. Bunu kimse kestiremedi. Ne CIA, ne de dışişleri bakanı David Owen."

"Le Point" Dergisi 1980 yılında Hz. Muhammed’i yılın adamı ilan etmiş buna sebep olarak da Hz. Muhammed’in altıncı yüzyılda yaşamasına rağmen, dünyada etkinliğini her geçen gün büyüyerek sürdürdüğünü gösterdi. Başta İran olmak üzere İslâm ülkelerinde başlayan hareketlerin dünyayı sarstığını belirten "Le Point" der ki, Humeyni’nin Amerika’ya meydan okuması, Kaddafi’nin batıya rest çekmesi, Filistin gerillalarının eylemleri hep Hz. Muhammed’den alınan manevî güçle gerçekleşiyor, diye yayın yapmıştır. Burada şu hususa da kısaca temas edelim: Humeyni’nin bağlı bulunduğu Caferî mezhebi ile bizim bağlı bulunduğumuz Ehl-i Sünnet mezhebi arasında bazı ihtilaflar vardır. Evet, biz bu ihtilaflı konularda kendimizi haklı görüyor ve öyle olduğuna inanıyoruz. Fakat şuna da inanıyoruz ki, sayıları çok az olan bu ihtilaf konularına mukabil, binlerce ittifak ettiğimiz meseleler vardır. İmanın altı şartı ile İslâm’ın beş şartı başta gelir. Ehl-i kıble’dirler. Binaenaleyh müslümandırlar ve diğer müslümanların kardeşleridirler. Buna binaen, onların İslâm namına yaptıkları hareketlerde başarıları diğer müslümanların da başarılarıdır. Diğer müslümanların bu başarılardan sevinç duyması imanın gereğidir, İslâm kardeşliğinin gereğidir. Esasen gerçek müslüman o kimsedir ki, dünyanın neresinde İslâm namına bir adım atılmışsa ondan sevinmelidir, sevinç duymalıdır. İslâm’ın ondan istediği de budur. Fakat maalesef, İran müslümanlarına karşı, İran’daki İslâmî hareket başarıya ulaştıktan ve İslâm devleti kurulduktan sonra, bazı müslümanlarda bir aleyhtarlık başladı; vay Şia’dır, vay Alevi’dir, vay beşinci mezheptir gibi sözlerle bir düşmanlık hüküm sürüyor.

Şimdi bunlara sormak lazım: Şah devrinde de bu mezhep vardı ve Şah da bu mezhebe bağlı idi. Eğer sizin davanız mezhep meselesi ise o zaman niye sesiniz çıkmıyordu, kalemleriniz niye yürümüyordu?!. Beşinci mezhep tâbirini nereden çıkarttınız, Akaid kitaplarımızda böyle bir tabir yok. İtikadî mezheplerden söz edilirken beşinci mezhep diye bir tabir geçmez. Bu her halde halkın kafasından çıkmış. Halk, Ehl-i Sünnet’in bugün yaşayan mezhepleri dört olduğundan ve bu dördün dışındaki mezheplerin beşinci mezhep olacağını düşünmüş ve her önüne gelen mezhebe beşinci mezhep demiş. Bu ilmi bir tabir olmaması bir yana, yine bunlara sormak lazım; bu ölçüye göre dünyada beşinci mezheplerin sayısı çok. Keza dediğinize göre Vahhabi mezhebi de beşinci bir mezhep. Niye bunlardan söz etmiyorsunuz, niye aleyhde bulunup yazılar yazmıyor, beyanlarda bulunmuyorsunuz? Böyle olduğuna göre, bu efendilerin düşmanlığı mezhebe, mezhep meselesine ve bu arada Humeyni mezhebine değil, İslâm hareketine, İslâm’ın devlet kurmasınadır. Yani bunlar, bu hareketlerden ve İslâm’ın hakim olmasından hoşlanmıyorlar demektir. Bunu açıktan yazamıyor, söyliyemiyor, kelime oyunu yaparak işi mezhepçiliğe döküyor ve bu suretle saf müslümanları kandırıp onlarda İran’daki müslümanlara karşı bir nefret bir düşmanlık duygusu uyandırmak istiyorlar. Mezhep düşmanlıklarını körükleyip müslümanları parçalamak istiyorlar. Şunu da unutmamak lazım: Bugün öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, her zamankinden daha fazla birliğe ihtiyacımız vardır. İslâm alemi olarak mutlaka dayanışma içinde bulunmaya mecburuz. Bilhassa sun’i sınırlarla birbirinden ayrılmış, sanki düşman hale getirilmiş İslâm milletinin her türlü menfaat hesaplarını bir tarafa bırakarak gerek masonik haçlı dünyanın, gerek komünizmin müslümanlar üzerinde oynamak istedikleri oyunları bozmaya mecburuz. Bütün bunlardan dolayı müslümanlar, birliği ve dayanışmayı bozacak her türlü söz, fiil ve hareketlerden sakınmalıdır. Tevhid etrafında, İslâm etrafında toplanmalıdırlar, birbirlerine müsamaha ile bakmalı, birbirlerini anlayışla karşılamalı, uyanık olmalı, küffar aleminin İslâm alemi üzerinde yürütmek istedikleri, hatta yürütmekte oldukları plan ve oyunlarını bozmalıdırlar.

 

Eyyub Sabri Hayırlıoğlu:

Merhum Diyanet İşleri Başkanı Eyyub Sabri Hayırlıoğlu verdiği bir fetva ile büyük bir fitneyi önlemiştir. Bu fetva, "Kur’ân Latin harfleriyle yazılamaz!.." mahiyyetinde idi. Bu, basına da intikal etmişti. Basında bir yaygara koptu. O zaman basını takip edenler bilir; bu muhterem zata ne hakaretler yağdırdılar, cübbeli sarıklı karikatürlerini yaparak ve yaptıkları karikatürlere tekme atarak, "O makamdan çekil, istifa et!" gibi ne büyük laflar, ne yersiz yazılar yazdılar, istifaya zorladılar.

Fakat o muhterem zat diretti, "Olmaz!" dedi. Kur’ân’ın Arapça metni Latin harfleriyle yazılmaz, hatalı olur, yanlış olur, günah olur, Kur’ân’a hakaret olur diyerek bütün hücumlara mukavemet edip fütur göstermedi, korkmadı. Salabet-i diniyyesini göstererek taviz vermedi, olur demedi.

Eğer taviz verip, "Canım öyle de yazılabilir, bunda bir sakınca yoktur!" şeklinde beyanda bulunsa idi, ondan sonra bu fitneyi durdurmak mümkün olmazdı. Cenab-ı Mevlâ kendisine rahmet eyleye!

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ​


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 151
Toplam 436309
En Çok 1157
Ortalama 330