BAŞLIK YOK - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

21-04-2022

BAŞLIK YOK 

 

بسم الله الرحمن الرحيم

Ey Celalinin tecelliyatı ile âriflerin göğüslerini şerh eden zat! Zikrin ve şükrün üzerine yardım et! Hayır denizinin dalgaları arasına gark et! Ey Rabbimiz, kemal sıfatlarının izhar zikirlerine dalar olduğu halde sana hamd ederiz. Üzerine senanın sayısı yoktur. Kendi zatına sena ettiğin gibi mukaddes-i celalinle sana hamd eden mükerrem Muhammed Ahmed Mahmud üzerine salât ve selam! Âl ve ashabına da!

Ve ba’d: Allah alemi adem için, ademi de hatim için; hatimi de kendi nefsi için icad etti! Ve her birini sıfatının mazharı kıldı. Tevhid sahasında güneşinin şualarıyla onları aydınlattı. İki neşatında sed edilmeyen pencere; hakikatların hakikatsız ismi verilen bir hakikatın kendisidir. O da Hakikat-ı Muhammediye’dir. Siyâle olan varlıkların iyiliği ise, Adem’den itibaren, âlemin inkirazına kadar devam edecek olan Şuâ-i Muhammedi ile kaimdir. Zira peygamberler kalben ve kalıban mukad-des olup masivallaha teveccüh etmezler! O halde onların kalbleri hakkın evleridir. Neşet-i dünyeviyede! Onlara nüzül eden kitablar ise, hakkın ziyafetleri ve sofralarıdır, dilleri de bir sirâc-ı münir olup Allah’a davet ederler, sofraların biri kalkarsa yerine bir başkası konur. Ayet şöyle:

مَا نَنْسَخْ مِنْ اٰيَةٍ اَوْ نُنْسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِنْهَٓا اَوْ مِثْلِهَاۜ اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

"Biz daha iyisini veya benzerini getirmedikçe bir ayetin (hükmünü) yürürlükten kaldırmaz veya onu unutturmayız. Allah’ın her şeye gücü yeter olduğunu bilmedin mi?" (Bakara, 106)

Şerai-i salife maideyi Muhammedi ile nesih edilmiştir. Beyt-i Muhammedi, mukaddes evlerin en büyüğüdür. Dolayısıyla sofraların en şümullusu onun sofrasıdır ve ona inmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا كَٓافَّةً لِلنَّاسِ 

"Seni başka değil, bilumum insanlara Peygamber olarak gönderdik..." (Sebe, 28)

Binaenaleyh onun sofrası asla kalkmaz. Belki biri kaldırılırsa diğeri konur. Maide, yani sofra haliyle Rabbisinden bir rahmet ve bir fazıldır. Diğer enbiyanın sofralarında olduğu gibi ancak onlar maidelerinde kendilerine mahsus bir taam yeter. Kezalik; bütün sofralarından müşterek bir miktar yemen, elbette galib gelecektir. Onlardan yendiği gibi elbette o da yiyecektir. "Allah Teâlâ ise yedirir ama kendisi yemez."

Hamd O’nadır ki, O Resul’ü ile Sıddık’ı (Ebu bekr) mağarada cem etti. İkinin ikincisi işte mağaradaki vakit arkadaşına şöyle demişti:

لَا تَحْزَنْ اِنَّ اللّٰهَ مَعَنَاۚ

"Üzülme, Allah bizimle beraberdir." (Tevbe, 40)

Hamd olsun sofra uzanmakta ve devam etmektedir. Ancak ondan sıddık olmaya layık olanlar yiyebilir ki, maidenin nüzulünde sıddık olmana salih olsun, cemi ehvalında batıldan hak giderken refik, şefik olsun, beyni şefkatli bir arkadaş olsun!.. İşte (Allah kendisinden razı olsun) Ebu Bekir’in ümmet arasında Allah Resulü’ne (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) ihtisası bundandır. Zira o sıddıkların re’si ve reisidir. Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’e nüzül eden maidenin zifaf oluşu ancak onun zamanında idi. Ve onun zamanında idi ki, insanlar irtidatlarından sonra tekrar iman ettiler. Ve o harb etti o kimselerle ki, onlar namaz ile zekât arasında fark görüyorlardı ve hatta şöyle diyordu: "Peygamber’e eda ettikleri bir keçi oğlağı men ederlerse onlarla savaşırım!" 

İşte Hz. Ebu Bekir; mani-i zekât olan riddet ehliyle mükateleye girişmesiyle yıkılmaya yüz tutmuş olan dini teyid etti ve korudu. Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) de şöyle diyordu: "Biz tenzil üzere harb ve kıtal ederiz, Ebu Bekir ise te’vil üzere harb ve kıtal eder."

Bunun manası nübüvvet ve sıddıkiyetinin iki makamın muktezasını beyandır. Yoksa bir hasır ve tahsis değildir. Nitekim Sahih-i Buhari’de varid olmuştur. Ebi Turab’ın yani Hz. Ali’nin bağilerle savaşacağı keyfiyeti!

"Öyle ise kimin himmet ve gayreti niyyet ve maksadı dini teyid ve muhafaza etmek ise, o da zamanının sıddıkıdır."

Sofradan yer! İster başkasına yedirsin veya yedirmesin! Lakin zamanının sıddıkı elbette başkalarına da yedirmelidir. Evliyaullahın küllüsü birer evdir. Nitekim Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:

ف۪ي بُيُوتٍ اَذِنَ اللّٰهُ اَنْ تُرْفَعَ وَيُذْكَرَ ف۪يهَا اسْمُهُۙ يُسَبِّحُ لَهُ ف۪يهَا بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِۙ ﴿36﴾ رِجَالٌۙ لَا تُلْه۪يهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِ وَاِقَامِ الصَّلٰوةِ وَا۪يتَٓاءِ الزَّكٰوةِۙ يَخَافُونَ يَوْمًا تَتَقَلَّبُ ف۪يهِ الْقُلُوبُ وَالْاَبْصَارُۙ ﴿37﴾لِيَجْزِيَهُمُ اللّٰهُ اَحْسَنَ مَا عَمِلُوا وَيَز۪يدَهُمْ مِنْ فَضْلِه۪ۜ وَاللّٰهُ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ

"(Bu kandil) Allah’ın yükselişine içlerinde Allah adının zikir etmesine izin verdiği evlerdir. Onların içinde sabah akşam onu tesbih ederler! Kendilerini ne ticaretin ne de alışverişin Allah’ı zikretmekten, namaz kılmaktan, zekât vermekten alıkoymadığı erkekler! İşte onlar, yüreklerin ve gözlerin ters döneceği günden korkarlar. (Bunlar, Allah’ı tesbih ederler, kıyamet gününden korkarlar) ki, Allah onlara yaptıklarının en güzel karşılığını versin. Ve lütfunun onlara daha fazlını da ihsan etsin. Çünkü Allah, dilediğini hesapsız rızıklandırır." (Nûr, 36-38)

İşte bu sıddıklar, sofranın başında, Allah arzı ve üzerindekileri varis kılıncaya kadar kâimdirler. Allah’ın gayrisinin sığmadığı kalbleri üzerinde o ilahi sofra uzar gider. Kendi zamanlarında ve dehirlerinde Rabbanî nefhalara taarruz ilham eder; Aleyhisselâm’ın şu kavline imtisalen: "Dehriniz günlerinde Rabbinizin nefhaları vardır. Onları ihmal etmeyin ve unutmayın ve kendilerinizi ona arz edin!"

Ve bilin ki, bu arz etme ancak ilimde rasih olanlara nasib olur. Onlar tevil ehlidir. Onların tekallubi, dönüp dolaşması, mağarada sıddık, firaş’ta Ebi Turab gibi aşırı muhabbetlerinden habib-i hakikiye ruhlarını feda etmekten başka bir taalluk ve ilişkileri yoktur. Aleyhisselâm’dan sonra tarik ve tarikat bu iki zata munhasırdır. Buna Aleyhisselâm’ın şu hareketi de delalet etmektedir: Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) evinin mescide açılan bütün pencerelerini kapattırdı da iki pencereyi veya tek birini bıraktı. Meşayih silsilesinin her biri; Ebi Turab (Radıyallâhu Anhu) yolu ile Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’e ulaşmaktadır. Ancak altın silsile müstesna. Bu da Nakşibendi silsilesidir.Zira bu silsile ile Aleyhisselâm’a dört yoldan vasıl olmakta:

1. Hızır (Aleyhisselâm) ile,

2. Sıddık (Radıyallâhu Anhu) ile, İmam Câfer (Radıyallâhu Anhu) vasıtasıyla. Çünkü İmam-­ı Câfer, ceddi Kasım b. Muhammed, o da babası Muhammed’den o da yani Muhammed de Hz. Ebu Bekir’den (Allah cümlesinden razı olsun).

3.- 4. Ali (Kerremallâhu Veche)’ye ulaşır ve Seyyid’ut­-Taife Cüneyd tarikatla ve bir de Sultan’ul-Arifin Ebi Yezid-i Bestami tariki ile. Ve işte bu silsileye "Altun silsile" ismi verilmiştir ve neseb itibariyle zikirler neden üstün sayılmıştır. Ve bunlar tevil ormanlarının aslanları addedilmiştir. Aynı zamanda her biri büyük silsile ile gümanlanmışlar daha bidayette iken nihayet derecelerini almışlardır. Ve buna binaendir ki, bu silsilede mübde-i bidayette iken alacağı zevki alır. Zikir tarikatlarında ise bu zevk ancak meşakketli riyazetlerden geçtikten sonra hasıl olur ve bazen de hasıl olmaz.

Bundaki sır ve hikmet ise, bu sahadaki arslanlar avlandıklarında hem kendileri yer hem de gayriye yedirirler. Ve bu, yine silsilede ancak aslanlar gerdanlıklanır! Ve bu silsilede müntehiler mutavvak olanlar hakikatlar ve mârifetler ayında ve vaktinde savaş meydanlarında arslanlarıdır. Yer ve yedirirler. Zamanlarında vahid-i devirlerinde ferid-i âriflerin a’râfidir. Allahu Teâlâ mağfiretiyle, rıdvanıyla cemalini müşahede nimetleriyle cennet-i âlâ‘da teğammüd ettirsin! Bunlar nakşilerin hazzından fani olmuş ve "Hayırlı o kimsedir ki, bu günü dününden hayırlıdır!" fehvasınca gene bulmuş, Allahu Teâlâ ise, savrı ve manevi nimetlerinin büyükleriyle dünyevî ve uhrevî hikmetlerinin efdallarıyla in’am ve ihsanını yapmışlardır. Bu muhtasar telifin sebebi babam, Allah beni de onu da muhtevasıyla amel-i nasib eylesin. Bu fakire hüsnü zannından dolayı gurbetten vatanıma dönünce ehlullahın kelamından bir şey yazmamı emretti. Muhtevasıyla amel edildiği takdirde makamat-ı âliye ve ulum-i hakikiye vusule sebep olsun! O ulumi hakikiye ki, nazar ve istidlal tavrından haric olsun. Aleyhisselâm buyurmuşlardır: "Bir kimse bildiği ile amel ederse Allah ona bilmediklerinin ilmini ona varis kılar."

Ben de bu emre imtisalen ettiğim vacip oldu. Çünkü Hz. Rububiyetiye edeb ona edebi gerektirir. Çünkü valid, Hak Celle ve Âlâ rububiyetinin eserini evlada ulaştırmak vasıtasıdır. Hatta bazıları da şöyle der: "Kişinin Rububiyet Hazretiyle edebi, Rububiyet eserini kabul eden muzahire tazimdir." Zira baba, anne vs. gibiler, o eserlerini mezahiridir. Ve aslında bu tazim hakikatta Rabb’e racidir. Ve esasen ümürun küllüsünün mercii evdir. Ben babamın evine imtisal ettim ve bu muhtasarda insandan matlup olan mârifetin husulüne sebep olanı zikir ettim. Muhtasara nazar edenlerden istediğim bir şey var. O da Kelam-ı Müellifi’ne istinad etmemesidir. Belki onu hakkın tasarruf kabzasında görmelidir. Katibin elindeki kalem gibi. Zira nazır emri müellifine nisbet etmediği takdirde ilimlerini bila vasıta hakdan olan-ların zümresine dahil olmuş olur. Zira mecazi vücudi adem hükmündedir. Nitekim Ashabı iyandan nazar ve bürhan erbabına hitaben bazı âriflerin dediği gibi: "Sizler âlimlerinizi meyten an meytin alıyorsunuz. Biz isek âlimlerimizi la-yemut olan hayydan almaktayız! Bir kimse düşünün ki, gayriden istifade etmektedir. Onun hükmü bizim indimizde lâşi’dir. Öyle ise arif için Allah’tan gayri mutemid yoktur. Allah’tan yardım taleb ederim, O’na tevekkül ederim! La havle ve la kuvvete illa billah! Hak Teâlâ şöyle buyurur:

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ

"Ben cinleri de insanları da başka bir iş için değil, kendime ibadet etmeleri için yarattım." (Zâriyât, 56)

Müfessirler diyor ki: Buradaki ibadetten murad mârifettir. Zira ibadet fehme tebadür etmesi hasebiyle uzuvların amellerine teallük eder. Bu manalar hamledilirse mana müstakim olmaz! Çünkü mahlûkatın yaratılışına garaz ve gaye mücerred a’mâl-i zahire değildir. Belki a’mâl­i zahire marifete tabidir. Marifet ise, maksudun bizzat’dır. Muhakkikler şunda ittifak halindedir: "Mârifet ise ancak peygamberlere tabi olmakla mümkün!" Tabi olmak ise nerelerde tabi olacağını bilmeğe bağlıdır. Bil ki, Nebi (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) için kavil, fiil ve hal vardır. Kavil lisanına, fiil zahirine, hal ise batınına taalluk eder. Peygamber’e kavlinde mütabaat demek, Aleyhisselâm’ın şeriatına muhalif olan şeyleri lisanına almamaktır. Bir taraftan gıybet, kizib, müslümanlara eziyet veren şeyleri söylememek, bir taraftan da kalbin nura, niyete sebebiyet verecek şeyleri tekellüm etmektir. Kur’ân okumak, Peygamber’in me’sur olan duaları yapmak, Allah’ın kullarını şeriata davet etmek gibi! Ancak vacip olan bir şey var. O da Kur’ân’ın kıraatında olsun, duaların yayılışında olsun, dilin de tabir ettiğini kalbine indirmeli ve kalb huzuruyla yapmalıdır. Ve şayet böyle olmazsa yalancı şahidlik yapmış olur. Âlim olursa böyle ya ümmi olursa ne yapar? O zaman da okuduğu şeyin Kur’ân olduğuna itikad eder. Kıraatına tazimle ve huzur-u kalple şüru’ eder ve aynı zamanda Allah Resulü’ne mütabaat ettiğini düşünür ve nihayet zahirini şeriatı ile süsler; sünnetini ve adabını terk etmez. Zira terk ettiği miktar dininden noksan ettiğinin idraki içinde olur ve muhtaç oldukları mevzularda mü’min kardeşlerine eliyle ve sair uzuvlarıyla yardım etmekle de Nebi (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’e mutabaat eder. Bütün bunlar safa ve nur icab eden ve hususen muave-netleri Cenabı Hakk’a müteveccih olanların ihtiyaçlarını karşılama yolunda olursa! Zira Allahu Teâlâ şu taifeyi muhabbeti için izhar etmiştir. Öyle ise onlara düşen Rabblerine teveccühde daim olmalarıdır. Zira kalbleri hakka teveccüh halinde parlak bir aynadır. Cemalullah evinde zahir olur. Bazen de beşeriyet vasıtasıyla yemeğe, içmeğe, libasa vs. teveccühle batınları bulanır; bulandığı kadarıyla da Cemalullah’a müşahededen mahbub olurlar. Öyle ise devlet sahibi o kişidir ki, zaruri işlerini kifâyede Allahu Teâlâ muvaffak kılmıştır.

İşte bunlar için mana aleminde tam bir nasib vardır. Şu kelamın tahkikinde şöyle demek: Allah’a müteveccih olanların hevayicini gidermede Rabbisine şükretmelidir. Öyle ise o kâfi isminin mazharıdır. Çünkü şükür şuna delalet eder ki, kişi işi kendi nefsine isnad etmemiştir. O haysiyetle ki; "Ol Allah’a hamd ederim ki; O velilerinin işlerinin işlerini yürütme benim elimdedir. Ben ona kâfiyim."

İşte o zaman kavli kâfi ismiyle mütehalliktır. Hadisinde varid olmuştur:

"Bir kimse Allah ahlâkının bir ahlâkı ile tehalluk ederse onun ateşe girmesi haramdır."

Peygamber’in batını için mertebeler vardır: Nefis, kalb ve sır ve gayrileri ismi aziz olan hak, her mertebe için münasib bir kemal vermiştir. Müslümana vacibdir ki, o mertebelerde Allah Resulü’ne tabi ola. Tabi olmada mahken ve müyesser olmaz. Ancak adabına vakıf olmakla mahken ve müyesserdir. Adabını marifet ise kemal derecesine göredir. Bu da evliya ve enbiyadan hiç kimsenin güç ve vüsatın da değildir. Lakin o kemalatlardan haline göre bir nasib vardır. Binaenaleyh nefis mertebesinde Allah Resulü’ne mutabaatı, heva ve hevesine muhalefet edip şer’in hilafına meyilde bulunmaz ve iltifat etmez. Bu hale devam ederse Nebî (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’e ve O’nun nefsine tam bir mutabaat hasıl olur. Ve işte bu münasebet miktarıyla tabiin nefsi metbuun nefsine cezb eder. Bu neye benzer? Fetilik zeyt yağından ateşi cezbetmesine benzer. Ve işte o zaman kavil taklid derecesinden kurtulur da Allah Resulü’nün sıfatların cezbi nisbetinde terakki eder. Diğer mertebelerdeki mütabaatlarını da buna kıyas et! Kavli ile Peygamber arasındaki münasebetler kemale ererse artık kişi için bir hak olmuş ola, Allah dostu olmada ve onun mahbubi bulunmada! Allah Teâlâ şöyle buyurur:

قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ

"De ki eğer siz Allah’ı severseniz bana tabi olun ki, Allah da sizi sevsin!" (Âl-i İmran, 31)

Ve işte o zaman mülkünde ve melekütündaki esrar üzerine hak tülü eder de onları müşahede eder ve işte bu muhabbet Nebi (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’e aittir. Çünkü kişinin Nebi (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in evsafıyla muttasıf olması buna sebebde her ne kadar kavvlin bu ittısafa istidadı sırf Allah’ın fazlı ve keremi ise de! Ve eğer siz, hakikat gözüyle görecek olur isen hakkı bulursun. Lizatihi mahbub olan işte bu haktır ve aynı zamanda muhbibde evdir. Nitekim:

يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُٓ

"AIlah onları sever, onlar da Allah’ı sever!" (Mâide, 54) buyurmaktadır. Artık kavlullahdan başkasını sevmez. Zira illet ve sebep vardır. Çünkü güzelin sahibi, aynayı zatından dolayı sevmez; belki güzelliğinin müşahede edilmesine alet olduğu için sever. Hak Subhane ve Teâlâ’yı da Enbiya’i ve evliyanın vücud aynalarında istidatları nisbetinde zat ve sıfatlarıyla tecelli eder. Her aynanın berraklığı ve parlaklığı bihasebil istidadına derece çok olursa tecelliyatda o derece daha tam ve daha zahir olur. Ve işte bu hikmete binaendir ki, Enbiya arasında bazıları bazılarına üstün kılınmıştır. Vakta ki Mirât-ı Muhammedi’nin (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) istidadı ceminden daha mükemmel olduğuna şüphesiz ki, bihasebizzat ves-sıfat tecelliyatının eserleri hepsinden daha tam ve daha mükemmel olmuştur. Ümmetinin de ona mütabaatı vasıtasıyla nasipleri tamdır. Ve dolayısıyla kendilerine Allah tarafından hayriyet hırkası giydirilmiştir. Diğer ümmetlere değil! Hak Teâlâ şöyle buyurdu:

كُنْتُمْ خَيْرَ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ

"Allah sizleri, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmet kıldı!" (Âl-i İmran, 110)

Ve işte bundan dolayıdır ki, Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle bildirmiştir: "On iki bin peygamber benim ümmetimden olmayı temenni etmiştir." 

Zira onlar bildiler ki, o âli mertebelerin husuli, Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’e mütabaatlarıyla mümkündür. Enbiyanın yüksek himmetleri ahir zaman Nebi’sine mütabaatlarına mevkuf olan kemale sahib olmanın bir icabıdır. Şu hakikat bilindi ki, kemal mertebelerinden birine sahib olmak ancak Nebi (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’e tabi olmakla mümkündür. Yine bilindiği gibi âla hasebil kelam Resulullah’a mütabaat ancak kalbin bi gayril Hak Subhanehu ve Teâlâ’nın gayrisine teallukundan münezzeh olup bedeni alakalardan, kevni münasebetlerden bil külliye kesilmiş olmasına bağlıdır. Kalbin de masivadan kesilmesi ise ancak muhabbet yılanının aşk ateşiyle pişmiş olan ciğerini sokmasıyla hasıl olur. Ve bu muhabbet her ne kadar vehbi ise de lakin bu merhibe bit-tedric zuhuri, şartlarının husulüne bağlıdır. Bu da kalbin mahbubi hakikinin masivasından hali olmasına mevkufdur. Ve böyle büyük bir devlete vüsul içinde tarikat lazım. O tarikat ki, ona süluk eden maksuduna vasıl olur. Bu da hakiki mahbubinin ismini bidayetde zikir etmiş, kalbinde hazır kılması ile muhkemdir. Bu zikirde fütursuz ismini bütün eşyayı ihate eden müsemmeya intikal etmesiyle hasıl olur. Nihayet zikirle hadis-i nefis kalbe dalar, kalbin mahbubini zikir ederken gördüğü zaman halbuki nefsin hadislere zikirde hapis edilmiştir. Ola ki bu duruma rıza göstermeye de zikri terk ede ve işte böyle bir durumda bile zikre devam ede ve nihayet kalbi zikirden iltizaz ede; müdavemeti mezküra ile terakki ede ede kalbi dünya ve ahiret lezzetlerinden kesile de kalbinin masivanın tealluki kalmaya ve neticede kalbın küllisi meşgul ola. O haysiyle ki, zorlasa bile masivayı artık sevmek mümkün olmayacak!..

Sâlik için hasıl olan mükâleme ve münacat ancak bu halde olur. İşte o zaman birisi ile tekellüm ederse o kelam Rabbisiyle olmuş olur! Keza bir kimse nazar ettiğinde Rabbisine nazar etmiş olur!.. İşte gıybetten münezzeh huzur budur ki, hadis-i kudsîde ifadesini bulmuştur: "Nafileleri yapa yapa kulum bana yaklaşır ve ben onu severim! Sevdiğim zamanda ben onun işittiği kulak, gördüğü zaman gözü, konuştuğu zaman dili olurum; vurduğu ve tuttuğu zaman eli, yürüdüğü zaman ayağı, akıl ettiği zaman aklı olurum." 

Ve işte o zaman o adamı savriyetüz zaruriyete bu hubbi maneviye alakasından meşgul etmez! Çünkü onun zahiri halk ile beraber ise de hakkın münacatı ile batını temekkün ve tekarrur etmiştir. Öyle ise o "Kâin-i Bain"dir. Ve bu sâlik büluğundan ibarettir.

Nitekim Allah kendisinden razı olsun, Rabia şiirinde şöyle demiş:

"Seni gönlümde muhdesi kıldım, benimle oturmanı murad edene de, cismimi mübah kıldım,

Cismim celisim için ünsiyet ederken, kalbim dostuda gönlümde enisim olur."

Devlet sahibi o kimsedir ki, onun için dünyada Hak Subhani’ye şu habib-i taalluk hasıl olur. Ruhu bundan ayrıldığı zaman visal ve ittisali daimi kendini gösterir. Zira o kalb ki ona sevgi hakim olmuş ve galib gelmiştir. İşte o kalb bu alemde her ne kadar mahbubuna vasıl olmuş ise de beşeriyet muktezası üzerine ince bir hicab düşer. Ruh cesetten ayrılınca o perde yalnız zail olur Çünkü "İllet-i tammetin zevali malulinin zevalini gerektir!" kaidesi vardır. Cesed hicabı rekika bir illettir. Onun muhib mezkur ruha müdahale etmesi mevti tabii ile zail olunca artık ölmen sonra o ruh için asla hicab kalmaz.

Temsil:

Biz bir mahbubun muhabbeti ile insanları meşgul etmek istediğimiz zaman, bunun yolu, kendisine teveccüh icab eden ve vasıfları şöyle olan o mahbubi fülan harrede koruruz. Ona muhabbet etmen gerekir. Zira sen onu sevdiğin zaman muhabbeti ile lezzet bulur, visaline nail olursun! Çünkü insan kendisiyle iltizaz ettiği kişinin muhabbetine mecbuldur. Mücerred onun naaf ve vasfını işittiği insanın muhabbetine kalbi meyil eder. Yalnız böyle bir saadete ulaşmanın yolunu bilmeyebilir! O halde bunun tarikı da onun zikrini çok yapacak ve kalbini başkasıyla meşgul olmaktan men etmektedir. Ve bu hale devam ettiği müddetçe lezzet artar da kalbinde ona bağlı olarak meyilde artar. Ve neticede irtibata hubbi ile alaka muhkemleşir. Ve artık kalbın ihtiyar zimamı elinde olmaz! İstesem de istemesem de onu sever, durur. Kalb gayriye, gayrinin muhabbetine imkan vermez; hatta ismini bile unutur. Çünkü müsamma galib gelmiş, isim sevgisini çoktan atarak sevgi nefsinin istila mertebesine vasıl olmuştur.

Amirine (Leyla’ya) dediği gibi, "Beni bırak zira senin muhabbet ve aşkın beni senden meşgul etti de seni unutturdu."

Ve işte bu vahdettir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

صِبْغَةَ اللّٰهِۚ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ صِبْغَةًۘ

"Allah’ın boyasıdır! Allah’ın boyasından daha güzel boya var mıdır?(Bakara, 138)

Mâlumun olsun ki, zikirlerin efdalı "Lâ ilahe illallah" zikir etmektir. Zira bu kelime nefy ve isbattan mürekkebdir. Kul için hasıl olan hicab, ancak keyfi suretlerin kalbde inkişafıdır, nakış olmasıdır. 

Bu inkişaf ise gayriyi isbat hakkı nefyidir. Öyle ise kurb hasıl olmaz, ancak hicabın olur. Bu da hakkı isbat gayriyi nefiy şeklinde olur. Nitekim: Bu kelime­i tayyibenin mefhum olan mana budur. "Bu Hakir, onun ilminin hakikatlerinden ve maarifinden, kusurlu anlayışına göre bir nebze bu mektubun sonunda yazacaktır. Subhan Hak, kemal-i inayeti ile bir kimseyi cezbe husulünden ve bu cihetin tamama ermesinden sonra sülük nimeti ile şerefyab ederse... Mümkündür ki o cezbe ile uzak mesafeleri kat ede... Ki o mesafeleri, şu ayet-i kerimedeki mana olarak takdir etmişlerdir:

تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ ف۪ي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْس۪ينَ اَلْفَ سَنَةٍۚ

"Melekler ruhla beraber ona öyle bir günde yükselirler ki, onun mikdarı elli bin senedir.(Meâric, 4)

Yani elli bin sene olarak takdir etmişlerdir. Bu ayet-i kerimede anlatılan, Hakk’ın inayetiyle onun az müddette kat edileceğine işarettir. 

O kimse, bundan sonra, fenafillahın ve bekabillahın hakikatına ulaşır. Sülûkun sonu, sâlikin seyr-i illallahın nihayetine ulaşması iledir. Ki bundan “Mutlak fena” diye söz edilir.

Bundan sonra cezbe makamı gelir ki, bunun için “Seyr-i fillah ve bekabillah” tabirini kullanırlar.

Seyr-i illallah, sâlikin mazharı bulunduğu isme doğru seyrinden ibarettir. Seyrifillah ise o isimden seyirden. Her isim, namütenahi isimleri camidir. Onda olacak seyir dahi, aynı şekilde namütenahidir. Bu Derviş’in bu makamda has marifeti vardır.

Üstte anlatılan (sâlikin mazharı olduğu) ismi, uruc mertebelerinde ayan-ı sabitenin üstündedir. Zira ayan-ı sabite o ismin gölgesi ve ilmî suretidir. Hususî olarak bir cemaat, Subhan Hakk’ın fazlı ile, bu isimden uruc edip Allahu Teâlâ’nın dilediği kadar sonsuzlara doğru terakki ederler. Bir şiir:

Bundan ötesinin beyanı ince;

Gizlemek pek hoş, pek güzel bence...

Sair erbab-ı sülûktan vasıl olanlara gelince... Her ne kadar onlarla ikinci cihette iştirâkler bulunup fenafillah ve bekabillah ile tahakkuk etmiş durumda iseler de; erbab-ı sülükün riyazetlerle, mücahedelerle geçip sonuna vardığı mesafe uzun zamanlara bağlıdır. Ama, bu Silsile­i Aliyye’nin büyükleri onu şühud devleti, lezzeti ve maksudu bulma zevki ile az zamanda kat eder, matlub kâbesine vasıl olurlar. Bu vüsulden sonra dahi onlar için sonsuz terakkiler hasıl olur. Erbab-ı sülükten müntehilerin, bu anlatılan terakki ve yakınlıktan yana nasipleri azdır.

Eğer cezbe sülükten önceye alınacak olur ise bir miktar mahbubiyet ister. Zira murad olunmadığı takdirde, kendisi için cezbe hasıl olmaz. Şayet cezbeye uğrar ise elbette en yakın olur. Ve kendisine ziyade

yakınlık hasıl olur. Murad olan ile murad olmayan arasında fark çoktur. Bir ayet-i kerime meali:

ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ 

"Bu Allah’ın fazlıdır; onu dilediğine verir. Ve Allah büyük fazlın sahibidir.(Cuma, 4)

Burada şöyle bir şey sorulabilir:

Sair silsilelerden dahi murad olanların terakki ve yakınlık bulmakta onlara iştiraki vardır. Zira cezbe, onların dahi sülükünden evveldir. İş böyle olduğuna göre, bu Tarikat-ı Aliyye’nin sair tarikatlar üzerine meziyyeti nedir? Hangi şey için ona Akrab-ı Turuk (yolların en yakını) denmektedir?.. 

Bunun için şu cevabı verebilirim:

Sair tarikatlar, anlatılan mananın husulü için vaz edilmemiştir. Bu devlet, onların bazılarına bir rastlantı olarak hasıl olur. Ama, bu Tarikat­ı Aliyye anlatılan mananın husulü için vaz edilmiştir. Bu Silsile-i Aliyye’nin büyükleri tarafından anlatılan “Yaddaşt (hatırda tutma)” lafzının manası cezbe ve sülûk olan iki cihetin tahakkukundan sonra tasavvur edilir. Onun için "nihayet" denilmesi ise şühud ve huzur mertebelerinin nihayeti olduğuna göredir. Ama mutlak nihayet, çok çok ötelerin de ötesindedir.

Üstte anlatılan manayı biraz tafsil edelim: Şühud şunlarda olabilir: Suret aynasında, mana aynasında, yahut suretin ve mananın ötesinde. Bu şühud için şöyle derler: “Hicaptan arî... (yani perdelerden arınmış).” Bu hicaptan arınmış şühud için “Berkî” tabirini de kullanmışlardır. Yani bu şühud bir şimşek gibi olup aniden çakar; sonra yine perdelenir.

Anlatılan bu şühud, Allah’ın fazlı ile devam eder de, tamamiyle hicapların darlığından çıkar ise, o zaman onun için şu tabir kullanılır: “Yaddaşt...”

Böyle bir şey, gaybeti olmayan huzurdur. Zira, bir şühud ki, devamı yoktur ve hicapta kalır; onun için hicapsızlık ve devam hasıl olmaz, onun için Yaddaşt ismi verilemez.

Burada bir incelik var ki, onun dahi bilinmesi gerekir. Herhangi bir vasıl ki, onun rücuu yoktur, onun huzuru daimidir. Lakin bu nisbetin, onun külliyetine sereyanı şimşek gibidir. Ama cezbeleri, sülûklerinden önce gelen mahbublar böyle değildir. Bu sereyan onlarda daimidir. Onların külliyetleri sır hükmünü almıştır; sır ameli işlemektedir. Bu manada işaret, daha önce geçti. Bunların cesetleri narin hale gelmiştir; nitekim ruhları da öyledir. O kadar ki, batınları zahirleri, zahirleri dahi batınları olmuştur. Hiç şüphe edilmeye ki, anlatılan mana icabı olarak onların huzurlarında gaybetin yeri yoktur. Böylelikle de bu nisbet, bütün nisbetlerin üstündedir. Ama her halde. Bu ibare, onların kitaplarında ve risalelerinde yaygındır. Nisbet, huzurdan ibarettir. Huzur mertebelerinin nihayeti ise huzurun hicapsız ve daimî olmasıdır. 

Bu Tarikat-ı Aliyye meşayihinin, bu nisbeti kendilerine mahsus kılmalarına gelince, o da şu itibarladır: Tarikatı, bu devletin husulü için vaz etmek. Bu mana, daha önce de geçti. Şayet, bu devlet sair tarikat büyüklerinden bazılarına hasıl olur ise caizdir; hatta olduğu da vakidir.

Ehlullahın ileri gelen büyüklerinden, Şeyh Ebu Said Ebulhayr bu huzurdan bir işaret izhar eylemiştir. Bunun tahkikini üstazından talep edip şöyle sormuştur: Bu hadise devamlı olur mu?..

Üstazı ona cevap olarak şöyle demiştir: Olmaz...

Şeyh sorusunu tekrarlamış; birinci cevabı almıştır. Sorusunu üçüncü defa tekrarlamış; üstazı cevabında şöyle demiştir: “Eğer olursa nadir olur.” Bunun üzerine, Şeyh dönerek şöyle demiştir: “Demek bu, şu nadirattan sayılır.”

Yukarıda şöyle bir cümle kullanmıştım: “Mutlak nihayet, ötelerin de ötesindedir.”

Bunun beyanı şöyledir: Bu huzurun tahakkukundan sonra uruc vakti olur ise sâlik hayret dalgasına düşer. Bu huzuru dahi, sair uruc mertebeleri gibi arkasına atar. Bu hayret için şu isim verilir: Hayret-i kübra.

Ama, büyüklere mahsustur. Nitekim, evliya kitaplarında bu mana vaki olmuştur. O büyüklerden biri, bu makamda şöyle bir şiir söylemiştir:

Aşkın beni etti zür ü zeber;

Hal, hat ve zülfünden ne haber.

Pek aziz zatlardan biri de şöyle bir şiir söylemiştir:

Evce doğru uçtular, yürüdüler;

Sonunda eli cebi boş döndüler.

Bu hayretin husulünden sonra, marifet makamı gelir. O kimdir ki, bu devletle müşerref olur? O kimdir ki, hayret makamı olan küfr-ü hakikiden sonra hakiki imanla müşerref olur? İşin hakikatini bilenlerce, aranılan en son makam budur. Davet makamı, şu ayet-i kerimesinin manası uyarınca; Seyyid’ul-Murselin’e en üstün şekilde bağlılık ve uygunluktur: 

اَدْعُٓوا اِلَى اللّٰهِ عَلٰى بَص۪يرَةٍ اَنَا۬ وَمَنِ اتَّبَعَن۪يۜ

"Allah’a davet ediyorum; (yani ediyoruz); ben ve bana basiret üzere tabi olanlarla..." (Yûsuf, 108)

Resulullah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz, duasında şöyle yalvararak Allahu Teâlâ’dan anlatılan imanı talep etmiştir: "Allah’ım, bana sadık iman ve sonunda küfür olmayan yakin ver."

Hayret makamı olan küfr-ü hakikiden dahi Allahu Teâlâ’ya sığınmıştır: "Küfürden ve fakirlikten sana sığınırım."

Bu mertebe, hakkalyakin mertebelerinin nihayetidir. Burada ilim ve ayn birbirine hicab olamaz. Bir şiir:

"Mübarek olsun erbab-ı nimete erdikleri;

Miskin aşıka yeter yudum yudum içtikleri..."

(Cezbe mevzuu, Rabbanî-339) 

Mübtedi: Bu kelime-i tayyibe ile meşgul olmak istediğiniz zaman emel ve hayatını içinde bulunduğu nefis ve nefse hasır ve tahsis etsin; O nefis ki, nefislerinin ahiri olduğu teyekkün etmekle ve zikrini bir heva içinde yapsın! Bunun da yolu "Lâ ilahe" demek suretiyle hakkın gayrisini kalbinde uzaklaştırmalı, "İllallah" demek suretiyle de aziz ve celil olan hakkı mabudiyet ve mahbubiyetle tavsif ve tahsis etmeli, o şartla ki, kalbinde bu manayı her seferinde muzmar kılmalı; ve bir gaflet arıza olduğunda şu temsili hatırlatmalı: Gözü senin misli olmay-an birincisi vardı, onu gayıb etti. En azından duyduğu bir mahzuniyet kadar bir mahzuniyet duymalı! Neden? Çünkü zikirde işte taalukden hevayı gayıb etmiştir. Ve işte bu tahzen zikrin kalbdeki tesirinin bir âlametidir. Bu halet üzerine devam ederse bile kalp onunla meşgul olur. Lakin bu notla iktifa etmez. Belki bütün vakıtlarını onunla doldurur. Nakşibendiler için takriri kaideye göre! O da dili üst çeneye yapıştırıp nefsi sırra’da hapis etme ve sırra’dan başlayıp kalbde nihayet bulma suretiyle bu hareketi üçsefer tekrar eder. Sağ omuza doğru orta bir hareket nefiy ve isbatda bir mertebe var. Kişi o mertebeye vasıl olunca hakkı zikir etme diğer eşyaya galib gelir ve zikre devam eder. Kalbde gayriye muhabbet gelmez ve dolayısıyla hak tealluk tahakkuk eder de arşı azâmına mütekellim, semii’, basir, mürid, kadir, olarak istiva eder. Kalb için bu saadetin husuli. Şu nedir? Çünkü Allah kalbi o haysiyetle halk etmiştir ki, kalp bir şeye taaluk etti mi gayriye taallukten münkati’ olur. Kalbin gayriden taaluki munkati’ olunca işte o zaman kalp Hak Subhane’ye taaluk eder; Hak, kavil istese de istemese de!

İşte bu mertebede zikir kalbin sıfatı zatiyesi olur. Harf’den ve savt’den münezzeh olan zikrin hakikatı kalb cevheriyle birleşir ve işte o cevherden nükte-i zatiye tabir olunur. Habibi kalb fezasiyle ihate eder, mezkurun fezasıyla ihatadan sonra!

Bu iki ihata arasında fark vardır. Zira kalb fezasıyla habibi ihata aşk ismi verilen müfrid muhabbetin neticesidir. Ve işte bu makamdan terakki ederek hakiki vücudda vucud-i mevhum fena bulur. Zakir mezkurun aynı olur. Zakiriyet mezkuriyetler tebeddül etti. Mevhum vücudun fenasıyla hüküm edildiği zaman, mevhum bütün eşyanın fenasıyla da hüküm ediliyor. Ve bu itibarladır ki, Teâlâ’nın, 

كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُۜ

"Her şey mahlûktur. Ancak onun vechi, yani onun zatı müstesna!(Kasas, 88)

Ve yine bu itibarladır ki, Hak Teâlâ’nın şu kavlinin cemali keşif olur: 

لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَۜ لِلّٰهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ

"Bu gün bu mülk kimin? Vahidu Kahhar olan Allah’ındır." (Mü’min, 16)

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 423
Toplam 529779
En Çok 1316
Ortalama 348