AYIPLAMA KORKUSU VE KÜFÜR - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

21-04-2022

AYIPLAMA KORKUSU VE KÜFÜR

 

Küfre sebep olanlardan birisi de başkaları tarafından kötülenme ve ayıplanma korkusudur. Ebu Talib’in küfrü gibi. Ebu Talib Ali (Kerremehullâhu Vechehu)’nun babası, Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’in de amcasıdır. Hz. Muhammed’in Peygamber olduğunu bildiği halde iman etmedi. Sebebi ise, insanların kendisini kötülemesinden ve kınayacağından korkma endişesi idi. Rivayete göre, Ebu Talib’in ölüm döşeğinde olduğu bir sırada Allah Resulü, ona şöyle demişti: "Sen bir kere La ilahe illallah de. Ötesi bana ait; Rabbim indinde senin için davacı olurum." O da şöyle cevap verdi: "Ey kardeşimin oğlu! Bildim ki sen doğrusun! Fakat, hakkımda korkarım ki şöyle derler: Ebu Talip ölümden korktu da müslüman oldu. İşte beni bu şekilde ayıplamalarından korkuyorum." Bunun üzerine "Sen sevdiğine hidayet veremezsin!.." mealindeki ayet-i kerime nazil oldu.

Diğer bir rivayet de şöyle:

"Kureyş’in ileri gelenleri, Ebu Talib’in hayatından ümitlerini kestikleri bir sırada toplandılar ve ona dediler ki: Biz senin riyasetini itiraf etmekteyiz ve herhangi bir hususta sana muhalefet etmek istemeyiz ve istemedik. Fakat Muhammed’le aramızdaki husumetin senden sonra da devam etmesinden korkuyoruz. O halde ona nasihat et de bizim dinimize taarruz etmesin!.. Bunun üzerine Ebu Talib yeğenini çağırdı ve ona bunların dediklerini tebliğ etti, fakat fayda vermedi, yani Peygamber Efendimiz bu teklifi kabul etmedi. Sonra Ebu Talib bir söz söyledi ki, Allah Resulü onun bu sözünden İslâm’a meylettiğini hissetti. Bu ümidle Ebu Talib’i imana davet etti. Ebu Talib’in cevabı şu oldu: "Şayet insanların bana tan etmesi korkusu olmasaydı, elbette sana iman ederdim ve senin gönlünü yapardım..."

Bir kavle göre: O sırada Ebu Talib bir şeyler söyledi. Fakat sesi az çıktığından ne dediği anlaşılmıyordu. İbn-i Abbas (Radıyallâhu Anhumâ) ona yaklaştı da dedi ki: “Sana iman etti.” Delâil-i Nübüvve’de de böyle rivayet edilmektedir. 

Ve bilcümle; Ebu Talib’in imanında ihtilaf olunmuştur. Bir kavle göre "Evet", bir kavle göre de "Hayır". Ehl-i Sünnet’in görüşü ikincisidir. 

Nitekim Ebu Hanife, "Ebu Talib küfür üzere ölmüştür" dedi. Hz. Ali’nin şu sözü de bunu teyid etmektedir: "Ey Allah’ın Resulü! Senin dalaletteki ihtiyar amcan ölmüştür." O da cevap verdi ve dedi ki: "Onu yıka, kefenle ve defnet. Biz de onun için Allah’a dua edelim. Ta men olunmamıza kadar."

Rivayet olunur ki, Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem), ona dua için bir kaç gün kendini zorladı, evinden çıkmadı. Peygamber’in bu durumuna vakıf olan bazı sahabe küfür üzere ölen akrabaları için de dua etmeye başladılar. Bunun üzerine şu ayet-i kerime geldi:

مَا كَانَ لِلنَّبِيِّ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْ يَسْتَغْفِرُوا لِلْمُشْرِك۪ينَ وَلَوْ كَانُٓوا اُو۬ل۪ي قُرْبٰى

"Peygamber için ve iman edenler için müşriklere istiğfar hakkı yoktur. Her ne kadar onlar akrabaları olsalar da..." (Tevbe, 113)

Bu hususta bir de hadis-i şerif vardır:

"İnsanların kıyamet gününde azabı en hafif olan Ebu Talib’tir. Onun için ateşte iki nalin vardır ki, onlardan onun dimağı kaynıyacaktır."

Rivayete göre, Kureyş onun yanına toplandı. Ebu Talib onlara şu sözleri söyledi: "Sıla-i rahm yapacaksınız, zayıflara yardım edeceksiniz, yolculara vereceksiniz, sözün doğrusunu söyliyeceksiniz ve emanetlere riayet edeceksiniz.. Bu tavsiyelerden sonra da şunu ilave etti ve dedi ki: "Muhammed’e tabi olun! O Arab’ın güvenilir adamıdır, sözünde sadıktır. Onun davasını akıl kabul eder, dil ona şahidlik yapar. Ve benim itikadım şudur ki, Arab ve Acem beldeleri ona iman ve itaat ederler. Alemin idare ve icraatı onun elinde olacak. Ey Beni Haşim! Ona yaklaşınız, nefislerinizle ve mallarınizla ona yardım ediniz!" dedi. O sırada Allah Resulü geldi. Kureyş’in ileri gelenleri Ebu Talib’in yanını terk etmediler. Onun iman etmesinden korkuyorlardı. Buna rağmen Allah Resulü amcasına hitaben şöyle dedi: Ey amcacığım! Allah seni hayırla cezalandırsın! Sen beni küçüklüğümde de büyüklüğümde de himaye ettin ve bu hususta kusur etmedin! Senden son ümidim senin iman etmendir ki, yaptığın bu iyiliklere mükâfat olsun ve hizmetine denk olsun!.." Buna cevaben Ebu Talip şöyle dedi: "Senin bana olan şefkatini biliyorum. Fakat eğer iman üzerine ölürsem onların beni ayıplamasından korkuyorum. Eğer bu endişem olmasaydı, teklifini kabul edip seni ben sevindirirdim!.." dedi ve bu hususta bir şiir irad etti: "Senin sözün haktır, sen de emin bir insansın..." Kureyş bunu işitti ve gelip onun etrafında toplandı. Ebu Talib’ten babalarının dini üzere kalmasını ısrarla istediler. O da onların bu ısrarına dayanamıyarak "Ben ecdadımın dinini terk edemem!.." dedi. Bunun üzerine Efendimiz: "Amca! Sen bana iman etmelerini kavmine tavsiye ediyor, kendin iman etmiyorsun!.." dedi.

Ebu Talip: "Sıhhatta olsaydım elbette sana iman ederdim. Fakat ölümden korkdu da iman etti denilmesini istemiyorum..." dedi. 

İşte bu, yani ayıplanmadan korkarak imanı terketmek, kalbin münkerâtından dördüncüsüdür. Demek oluyor ki, bir kimsenin kendi hakkında "şöyle derler, böyle düşünürler, beni ayıplarlar, beni kınarlar” gibi düşünceler, kendisine hakim olursa akibeti kötü olur; bildiği halde iman etmeye bile yanaşmaz. Bunun ilacı ise şunun veya bunun dedikodusuna iltifat etmeyip sadece ve sadece Allah’tan korkmaktır.

 

Medhedilme ve Övülme Sevgisi

Zemmedilen şeylerin altmış kadar olduğunu görmüştük. Bunlardan beşincisi de övülmeyi ve medhedilmeyi sevmektir. Yani başkaları tarafından övüldüğü veya takdir edildiği takdirde sevinmesi ve hoşlanması. Bu ikisi, yani zemmedilme korkusu veya medhedilme sevgisi; sebep, hüküm ve ilaç yönünden riyaseti sevme gibidir.

Sevme yönünden: Şöyle ki, medh ile, nefsin iştahının çektiği haram kılınmış şeylere ve hakkını almaya tevessül eder. Kemâlât (olgunluk) zannıyla onunla lezzet duyar.

Hüküm yönünden: Hüküm yönünden de onun gibidir. Şöyle ki: Haram olma, müstehab olma ve mezmum olma yönünden aynıdır.

İlaç yönünden: İlaç yönünden de ona benzemektedir. Fena bulacağından dolayı gerçekten kemal olmadığını, tersine vehmî bir iş olduğunu, zevilinin, çabuk gelip geçici olduğunu bilmesidir...

Tekrar ediyorum: Zemmedilme korkusunun giderilmesi şöyle olur: Düşüneceksin, eğer seni zemmeden haklı ise, yani sadık ise, diyeceksin ki, bu adam bana farkına varmadığım bir şeyi, bir hatamı, bir ayıbımı bana hatırlatmıştır ve dolayısıyla bana nasihat etmiştir ve benim iyiliğime çalışmıştır!.. Şayet ayıp mevzuu, giderilmesi mümkün olan şeylerden ise (kibir, riya, hased, namazı terketmek, kullara zulmetmesi gibi) giderilmesi mümkün ise hemen onları terketmelisin ve bunların tersini tatbik ederek hakkın indinde övülmeye layık olmalısın ve neticede bilmelisin ki, seni zemmeden kişi aslında bana iyilik yapmıştır.

Bir kaç misal:

Hasan El-Basri’ye gelmişler ve demişler ki, falan kimse senin hakında gıybet etti, seni kötüledi. O da buna mukabil bir tabak tatlı göndermiştir ve demiştir ki, ona söyleyin: O bana kendi sevaplarını göndermiş, ben de kendisine hediye kabilinden bu tatlıyı gönderiyorum...

Yine İmam-ı A’zam’dan rivayet edildiğine göre, "Filan kişi senin gıybetini yapıyor..." O da ona birkaç dinar gönderdi. Ve "Şayet o hasenelerinden bize daha verirse biz de dünyalıklardan daha göndeririz" diye ilave etti. Zira onun kötü niyyeti, benim için bir nimet olmasına tesir etmez ve benim için bir menfaat olmasından çıkarmaz. 

Keza; meşâyihın birinden şöyle bir hikaye anlatırlar: Beni bana bildiren kişi eğer medhedici ise, ben derim ki, o beni ben olarak görmedi, ancak beni kendi sureti gördü de onun için medhediyor. Yani beni gerçek çehremle değil, kendi çehresiyle gördüğü için beni medhetme yoluna gitmiştir. Rabb’ime hamd ederim ki, beni veli kullarından birinin suretinde gösterdi. Eğer zemmedici ise, ben derim ki: Allah bu adama benim ayıplarımı gösterdi de o da bana açıkladı. Dolayısıyla bu adam, beni bana nisbet ettiği şey ile beni isimlendirdi ve hatırlatıyor ki, işte o sıfattan korunâlim. Allah’ın kullarına ancak bir veli nasihat eder.

Ve şayet o zemmetmeği ayıp ve kusur öyle bir cinsten ki, onu giderme kendi elimde değildir. O zaman da ikinci bir nimet var. O da bedene arız olan (körlük, felç, gabilik, zekâsızlık gibi) giderilmesi mümkün olmayan şeylerdir ki, mütenebbih ve müteyakkız olma ciheti yoksa da ikinci kazancı elde etmiş olur. O da zemmedenin ecir ve sevaplarının kendisinin defterine yazılmış olmasıdır. Eğer zemmedici, şayet zemminde ve kınamasında haksız ve yalancı ise, o zaman da diyeceksin ki, bu adam bana bühtan etti ve bu yüzden kendi nefsine zarar verdi. Ama benim için ikinci nimet hasıl oldu. Yani hasenelerini bana hediye ederken arkasından da günahlarını kendi yüklendi. Hem de bu hediye diğerinden daha çok ve daha büyüktür. Çünkü, gıybetten bühtan daha büyüktür. Zira gıybet adamda olan bir kusuru, kendisinin bulunmadığı bir mecliste ayıplıyarak dile getirmektir. Bühtan ise, adamda olmayan bir şeyi adamda varmış gibi söylemek ve göstermek, demektir.

O halde zemmedilen kişide hasıl olan elem ve elemi duymak, ancak hedefi dünya olan kişiye aittir yoksa himmet ve gayesi ahiret olan kişi için böyle bir elem ve üzüntü bahis mevzuu değildir. Çünkü onun nazarında medhin de zemmin de farkı yoktur. Çünkü o biliyor ve inanıyor ki, takib ettiği yol doğrudur ve sırat-i müstakimin tâ kendisidir. 

Kuşeyrî Risale’sinde anlatıldığına göre, insanların gıybetini yapan bir kimse kime benzer? Ol kimseye benzer ki, bir mancınık dikmiş, onunla hasenat ve hayırlarını şarka ve garba atıyor. Mesela: Horasanlı birinin, Hicazlı birinin, Türkiyeli birinin gıybetini etmiştir. Dolayısıyla ne yapmış oluyor? İyilik ve hasenelerini onlara dağıtmış oluyor ve artık kendisine bir şey kalmıyor.

Birde şöyle denmektedir: Kıyamet gününde kişiye amel defteri verilir. Fakat defterinde kıldığı namazları, tuttuğu oruçları, yaptığı diğer ibadet ve taatleri göremez olur ve sorar: Ya Rabbi! Hani benim ibadetlerim? Cevaben denir ki: Senin yaptığın ibadet ve taatlar, gıybet ettiğin kişilerin defterine yazılmıştır. Keza gıybeti yapılan kimseye de kitabı verilir. O da defterine bakar ki, yapmamış olduğu birçok ibadetler defterine yazılmıştır. O da sorar ve der ki, bunlar bana nereden? Halbuki ben bunları işlemedim? Cevab olarak kendisine denir ki, evet onları sen işlemedin ama, falan senin gıybetini ettiği için onun yaptığı hayır ve haseneler senin defterine yazıldı.

Tenbih isimli kitapda kaydedildiğine göre, Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur: "Kişiye amel defteri açık olarak verilir. O adam der: Ya Rabbi! Nerede benim yaptığım ameller? O yaptığın ameller, insanların gıybetini ettiğin için defterinden silindi (gitti), denir."

Şayet, hayır ve hasenatı gıybet ettiği kişilere verilir de yapmış olduğu gıybetler bitmezse, o zaman da ne yaparlar? Gıybet ettiği kişilerin kötülük ve günahları, gıybet edenin üzerine devredilir. Nitekim Allah Resulü anlatır:

"Kim zulüm etmişse, yani kardeşinin ırzına veya herhangi bir şeyine tecavüz etmiş ise ondan bu dünyada hemen helallık alsın, öyle bir gün gelmeden önce ki, o günde ne dinar vardır ne de dirhem. Eğer salih amelleri varsa, haksızlığı kadar alınır, mazluma verilir. Ve şayet salih amelleri biter de yapmış olduğu haksızlıklar bitmezse o zaman da mazlumun günahları haksızlık yapana devredilir." (Misbah’ta böyle)

 

Medhedilmeyi Sevme Yolundaki Üçüncü Sebep:

Sebep iki: Bunlardan biri, medhedenin bildirmesiyle medhedilen, vakıa (gerçeğe) uygun bir olgunluğu idrâk ettiğinden dolayı lezzet duymasıdır. Üçüncü sebebin ikincisine gelince: Nefsin; medheden kimsenin kalbine malik olduğunu ve bu sebeple de diğerlerinin kalplerine malik olacağını idrâk etmesiyledir. Keza nefsin haşmetini ve kendisine tazim ve saygı edildiğini ve başkalarının ondan haya etmelerini ve ona karşı tevazu için büzülmelerini idrâk etmesiyle lezzet bulmasıdır.

 

Bunun ilacı ise: Riyaset sevgisindeki hastalığın ilacı ne ise, bu hastalığın ilacı da odur. Yani, kendisini başkalarının medhetmesi, hakiki bir kemal olmayıp gelip geçici dünyaya ait bir telezzüzdür.

Bu arada şuna da işaret etmek yerinde olur: Ahireti düşünen, Allah’ın rızasını düşünen âlimlerin şanı şudur ki: Nefisleri onlara tesir edemez, şeytanlar da onları aldatmak için yol bulamazlar. Çünkü, onların hedefi sırf Allah’ın rızasını kazanmaktır. Gaye bu olunca elbette Allah onlara yardım eder de ne nefis ne de şeytan onlara zarar veremez. Fakat bir âlim düşünün ki, onun gayesi dünyadır ve dünyalıktır. İşte böyle âlimlere Allah sahip çıkmaz ve onları vikaye ve himayesi altına almaz. Artık onlara nefis de tesir eder şeytan da. Hatta böyle âlimler, bunların oyuncağı haline düşerler ve onu aldatır ve oynatırlar. Dünyadaki halleri böyle olursa bir de siz onun ahirette çekeceğini bir düşünün.

Bir kaç örnek:

Bel’am b. Baura: Başlangıçta ilim adamı, fazilet, irfan ve hikmet sahibi; ağzından çıkan hikmetli sözleri yazmak için on iki tane kâtibi var; yazmakla bitiremiyorlar. Başını kaldırıp yukarı baktığında Arş-ı Ala’yı müşahede ediyordu vesaire!.. Böyle iken ne oldu? Dünyalık varlıklara döndüğü, o yoldaki ve o yöndeki cereyanlara kendisini kaptırdığı için sonunu getiremedi; dünyası da gitti ahireti de. Kıssa şöyle:

وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ الَّذ۪ٓي اٰتَيْنَاهُ اٰيَاتِنَا فَانْسَلَخَ مِنْهَا فَاَتْبَعَهُ الشَّيْطَانُ فَكَانَ مِنَ الْغَاو۪ينَ ﴿175﴾ وَلَوْ شِئْنَا لَرَفَعْنَاهُ بِهَا وَلٰكِنَّهُٓ اَخْلَدَ اِلَى الْاَرْضِ وَاتَّبَعَ هَوٰيهُۚ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ الْكَلْبِۚ اِنْ تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ اَوْ تَتْرُكْهُ يَلْهَثْۜ ذٰلِكَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۚ فَاقْصُصِ الْقَصَصَ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ

"Ey Habibim: Onlara şu kimsenin haberini oku ki, biz ona ayetlerimizi vermiştik de o bunları inkâr edip imandan sıyrılıp çıktı. Böylece şeytan onu peşine taktı. O da azgınlardan oldu. Eğer dileseydik onu ayetler ile iyiler derecesine yükseltirdik. Fakat o yere çakıldı ve hevesine uydu. Artık onun durumu köpeğin hali gibidir ki, üstüne varsan da dilini çıkarıp solur. Kendi haline bıraksan da yine dilini çıkarıp solur. İşte ayetlerimizi yalan sayanların durumu budur. Bu hadiseyi onlara anlat. Olur ki iyice düşünürler." (A’râf, 175- 176)

 

Bersis’e Gelince:

Manastırında yetmiş sene ibadette bulunmuş, bu esnada göz kapayıp açınca günah işlememiştir. Hatta havada uçtuğu ve himmeti sayesinde binlerce talebe yetiştirmiş olduğu ve bütün bunlara rağmen küfür üzere öldüğü rivayet edilmektedir. Kur’ân şöyle der:

كَمَثَلِ الشَّيْطَانِ اِذْ قَالَ لِلْاِنْسَانِ اكْفُرْۚ فَلَمَّا كَفَرَ قَالَ اِنّ۪ي بَر۪ٓيءٌ مِنْكَ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اللّٰهَ رَبَّ الْعَالَم۪ينَ ﴿16﴾ فَكَانَ عَاقِبَتَهُمَٓا اَنَّهُمَا فِي النَّارِ خَالِدَيْنِ ف۪يهَاۜ وَذٰلِكَ جَزٰٓؤُا الظَّالِم۪ينَ۟

"Şeytan gibi ki, bir vakitler insana: "Kâfir ol!" demişti. O insan kâfir olunca, şeytan şöyle dedi: Ben senden beriyim. Çünkü ben âlemlerin Rabb’i olan Allah’tan korkarım. İkisinin de akibeti ebediyyen kalmak üzere ateş oldu. Zâlimlerin cezası budur." (Haşr, 16-17)

 

İblis (Aleyhillâne):

Bir de İblis’in hayatına bakınız: Seksen bin sene Allah’a ibadet etti ve bu arada ayak basmadığı bir yer kalmadı ki, orada secde etmiş olmasın. Sonra Allah’ın bir emrini terkettiğinden dolayı ebediyyen Allah’ın lânetine uğradı.

 

Mühim Olan Akibet:

İşte gördünüz bu üç misali! Hayatları nasıl başladı ve nasıl bitti? İbadetle başlamışken kâfir olarak ölüp gittiler ve ebediyyen mel’un oldular. O halde müslümana düşen, işin bidayetinden ziyade akibetinden korkmalı ve daima Allah’a sığınmalı ve yalvarmalıdır. Evvelki müslümanlar işin akibetinden korkardılar. Bize düşen ise daha da titiz davranmamız gerekmektedir.

Hazreti Ömer’in yüzünde iki siyah gözyaşı çizgisi vardı. Yani benim akibetim nasıl olacak diye düşünür ve ağlardı. Çünkü o da biliyor ve inanıyordu ki, işin önünden ziyade sonu mühimdi...

Yine Hz. Ömer’den rivayet: Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

"Bir kimse, hâlim nice olacak diye işin akibetinden ve hatimesinden korkmazsa, onun dininin gitmesinden korkulur."

 

Ulemâ ve Haşyetullah:

Kur’ân şöyle der:

اِنَّمَا يَخْشَى اللّٰهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمٰٓؤُ۬اۜ

"Kulları içinden Allah’tan korkan ancak âlimlerdir..." (Fâtır, 28)

Haşyetullah, yani Allah’tan korkmak ve daima O’nun havf ve haşyeti içinde olma ilmin gereği ve ilmin meyvesidir. İnsanoğlunun ilmi ve irfanı arttıkça Rabb’isini daha iyi tanır, O’nun yüce isim ve vasıflarına daha çok muttali olur, O’nun azamet ve kudretini daha çok düşünür ve bunların neticesinde de insanlar arasında Allah’tan en çok korkanlar arasına girer. İşte gercek manada ilim adamı, Allah’tan en çok korkan ulemâdır. Zira ilim bunu gerektirir. Ayet de bunu ifade ve isbat etmektedir. Usulda bir kaide vardır: "Bir hükmü bir vasıf üzerine tertip etmek, o vasfın o hükme illet olduğunu iş’ar eder." Bu kaide burada da caridir. Allahu Zülcelâl’den korkma hükmünü ve haberini ilim vasfıyle vasıflandırıyor. Demek oluyor ki, nerede ilim varsa orada korku, yani ilahî korku vardır. Kişide ilim arttıkça ondaki korku da o nisbette artar. Allah Resulü öyle buyurmuş: "İçinizde Allah’ı en çok bilen ve O’ndan en çok korkan benim!" 

Rabbimiz melekleri bu vasıfla tavsif ediyor ve diyor ki:

وَهُمْ مِنْ خَشْيَتِه۪ مُشْفِقُونَ

"Onlar, yani melekler O’nun korkusundan titrerler." (Enbiyâ, 28)

 

Sual ve Cevap:

Allah Teâlâ’nın Kur’ân’da: 

جَزَٓاؤُ۬هُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَدًاۜ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُۜ ذٰلِكَ لِمَنْ خَشِيَ رَبَّهُ

"Rabbleri katında onların mükâfatları, içinde devamlı kalacakları, altlarından ırmaklar akan Adin cennetleridir. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Bu mükâfat Rabbinden korkan kimselere mahsustur." (Beyyine, 8)

Bu ayet-i celileyle, ulemâya güven ve garanti vermiyor mu? Çünkü, birinci ayetten şu kaziyye çıkmaktadır: "Ulemâ öyle bir kavimdir ki, onlarda haşyet vardır." Birinci ayetten çıkan kaziyye budur. İkinci ayetten çıkan kaziyye ise, "Her kavim ki onda haşyet vardır, onlar için cennet vardır," yani onlar cennetliktir. Bu iki kaziyyeyi suğra ve kübra şekline getirdiğimiz takdirde şekl-i evvelden şu neticeye varırız: "Ulemâ için cennet vardır."

Cevab:

Cevaben denir ki, suğradaki ulemâdan murad, eğer her âlimse ayetin buna delalet ettiğini kabul etmeyiz. Çünkü, ulemâ kelimesi haşyetullah ifadesine kasredilmiş değildir. Bilakis durum tersinedir. Zira; "İnnema"da maksurün aleyh ahirki kelimedir. O zaman mana şöyle-dir: "Ancak ulemâ Allah’tan korkar" manası çıkar. Eğer murad hepsi iken bir kısmı matlub olursa takribin tamam olduğunu kabul edemeyiz. Şayet murad ulemânın bazısı ise, cennetin, bir kısım ulemâ için olmasından herhangi bir âlim için eminlik lâzım gelmez. Bu da açıktır. Yukarıda geçti: Haşyet ilimin gereklerindendir. Şayet bir kimsede korku yoksa onda ilim de yoktur. Ama o kimse ki, sureten onda ilim vardır ve fakat onda korku yoktur. Öyle ise o, gerçek manada âlim değildir. Yukarıda zikredilen kaideyi nazarı itibara aldığımız takdirde ilmin haşyete götüren kuvvetli bir sebep olduğudur, yoksa eminlik ve güvenliğe sebep olmadığı ortaya çıkacaktır. 

İlim gibi amel de Allah korkusuna götürür. Rabbülâlemin Kitab-ı Kerim’in de şöyle buyurur: 

وَالَّذ۪ينَ يُؤْتُونَ مَٓا اٰتَوْا وَقُلُوبُهُمْ وَجِلَةٌ اَنَّهُمْ اِلٰى رَبِّهِمْ رَاجِعُونَۙ

"Onlar; Rabblerinin huzuruna döneceklerinden kalbleri korkar olduğu halde vermekte olduklarını verirler..."(Mü’minûn, 60)

Bu ayetin tefsirinde Hz. Aişe (Radıyallâhu Anhâ) sormuş ve demiş ki: 

"Kişi, hırsızlık yapar, zina eder, şarap içer ve bütün bunlarla birlikte Allah’tan korkar. (Öyle mi?) Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şu cevabı verdi: “Hayır; lâkin kişi oruç tutar, sadaka verir ve namaz kılar ve bununla beraber yine de amellerinin kabul görmemesinden korkar." (Tirmizi, İbn-i Mace, İbn-i Ebi’d-Dünya)

Yani Allah Resulü, yukarıdaki ayeti, "salih amel işlerler" şeklinde tefsir etmiştir.

Demek oluyor ki, birinci ayet, ilmin korkuya yakınlığını ifade ederken, ikinci ayet de amelin korkuya yakınlığını ifade etmektedir.

 

Küfr-i Hükmȋ

Küfrün üçüncü nevi küfr-i hükmîdir. Mâlum, küfrün üç nevi olduğu yukarıda geçmişti. Küfr-i hükmî demek, şeriat’ın, küfür olduğuna hükmettiği şey, demektir. Şöyle ki: Bazı söz, fiil ve hareketlerin küfür olduğuna şeriat hükmetmiştir ve onları tekzibe alâmet kılmıştır. Her ne kadar kalbde tasdik, dilde ikrar varsa da, hakkında "Küfre gitmiştir" diye hükmedilir. Neden? Çünkü o emare ile imanın iki rüknünden ibaret olan tasdik ve ikrara itibar edilmiyor. Mesela: Tâzim ve hürmet edilmesi vacib olan bir şeyi hor görmek veya hafife almak. Allah hakkında şanına hiç de layık olmayan şeyler konuşmak. Mesela: "Allah arştan bize bakıyor, semadan bizi görüyor, Allah zulmeder, Allah uyur, Allah unutur; Allah bana zulmettiği gibi sana da zulmeder, hiç hasta olmayan birine "Allah seni unuttu"; "Ben Allah’tan, Peygamber’den veya Kur’ân’dan beriyim, benim onlarla bir alakam yoktur veya onlar bana karışamazlar”; Bir zâlime zulmü anında "Allah’tan kork!" dendiğinde oda "Ben Allah’tan korkmuyorum," derse; veya Allah’ın sıfatlarından birini alaya alsa veya isimlerinden birini küçümsese veya emirlerinden birini hor görse veya yasaklarından birini reddetse işte bütün bunları yapanlar küfre düşüp kâfir olurlar. 

Keza; hulul ve ittihada kail olanlar, yani Allah, falana veya filana girer, yani insanın bedenine girer veya falan veya filanlarla birleşir veyahut da canlı-cansız kâinat bütünüyle Allah’ın çeşitli görünüşlerinden ibarettir demek, "Allah cisimdir veya hâdisdir veyahut da külliyâtı bilir amma cüz’iyyâtı bilmez” gibi sözler söylerse veya Allah’tan başkasına secde ederse veya Allah’a, Kitab’a söverse veya ibadetinde bir başkasını Allah’a ortak yaparsa veya Allah’a yalanı isnad ederse veya "Allah seni boşuna yaratmış, seni ihmal etmiş" derse kâfir olur."

İşte bütün bunlar Allah’la ilgili olup insanı küfre götüren şeylerdir.

 

Meleklerle İlgili Küfür Sözlere Gelince:

Varlıklarına inanılması, hürmet ve saygı duyulması gereken varlıklardan birisi de meleklerdir. Melekler mükerrem varlıklardır, onlardan günah sudur etmez, verilen emirleri harfi harfine yerine getirirler ve nihayet yaratanlarına itaatkârdırlar. Bunlar hakkında, ileri geri konuşmak tehlikeli olur, hatta insanı küfre götürür.

Mesela: Bir kimse, bir başkasına hitaben: "Ben seni gördüğüm zaman Azrail’i görmüş gibi oluyorum" demesi tehlikeli bir sözdür; hatta küfürdür. "Ben, filanın şahitliğini kabul etmem, Cebrail veya Mikâil olsa da!.." derse kâfir olur.

 

Kitaplarla İlgili Küfür Sözler:

Bir kimse Kur’ân’ı veya Kur’ân’dan bir harfi hafife alsa veya Mushaf’ı necisli yerlere atsa veya ondan bir sureyi, bir ayeti veya bir harfini inkar etse veya onun isbat ettiği, getirdiği bir hükmü tanımasa veya nefyettiğini isbat etse, veya bir harfini değiştirse, veya bir harf ziyade etse veya alaylı bir eda ile okusa veya def gibi bir şeyle Kur’ân okursa veya “Kur’ân’ın kıraatından doydum” derse veya Kur’ân’ı günlük kelamında istismar ederse veya kadehi doldurana "Ve ke’sen dihaka” derse veya içmeyi bitirdiği sırada "Ve kânet şeraben tahura" derse veya ölçme-tartma esnasında "ve iza kâluhum ev vezenuhum" ayetlerini okursa kâfir olur. Kur’ân mahlûktur derse veya Kur’ân’dan bir şeyi ayıplarsa veya İncil ve Tevrat’ı inkar ederse yine kâfir olur. 

Muhafaza için Kur’ân’ı başının altına koyması caizdir. 

Keza; Mushafları çuvala doldurup, ata yüklemiş ise üzerine binebilir.

 

Peygamberlerle İlgili Küfür Sözler:

Bir kimse peygamberlerden birini inkâr ederse veya Peygamber’in sünnetlerinden birine rıza göstermezse veya “filan kimse peygamber olsa ben ona iman etmem” veya “veliler nebilerden hayırlıdır” derse kâfir olur. Keza; Peygamber’e sebbederse veya onu ayıplarsa veya ayıplama yolunda onu bir şeye benzetirse veya aleyhinde dua ederse veya ona bir zarar uğramasını temenni ederse veya onun o yüksek mansıbına layık olmayan birşeyi nisbet ederse veya ona deli derse veya “o tebliğ babında yağcılık yapmıştır” derse veya onun nesebine, dinine, ırzına bir noksanlık isnad ederse kâfir olur. Peygamber’e sövme meselesine gelince, her ne kadar mezhebler arasında ihtilaf var ise de mezhebimizce tevbe etse de tevbesi kabul olunmaz, hakkında mürted hükmü icra edilir. Şeyheyne, yani Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer’e sövmenin ve Hz. Aişe’ye iftira etmenin hükmü de yine küfürdür. Keza hilafetlerini inkâr da küfürdür. Diğer sahabeye sövenler de sapık ve fasıktırlar; şiddetli ceza ile cezalandırılırlar. Çünkü mel’undurlar.

 

Ahiretle İlgili Küfür Sözler:

Ahiret hayatı; bilindiği üzere, ölülerin dirilmesiyle başlar, sonsuza kadar gider. Ahiret hayatında esaslı iki unsur vardır. Bunlar birbirine taban tabana zıttırlar. Bunlardan biri saadet yurdu olan cennetten ibaret, diğeri de azab yurdu olan cehennemdir. Gerek bunlar, gerekse bunların muhtevası ve gerekse bunlardan önce vuku bulacak safhalar ve mevkiler vardır ve bunların hepsi Kur’ân ayetlerine dayanır ve haktırlar. Bunlardan birini inkâr etmek, Allah korusun, insanı küfre götürür. Bunları şöyle sınırlayabiliriz: Ölülerin dirilmesini veya amel defterlerinin verilmesini veya amellerin terazide tartılmasını veya insanoğlundan hesap sorulmasını veya cennet ehlinin cennete, cehennem ehlinin cehenneme girmesini veya her iki tarafın da ebedî olup içindekilerin de ebedî kalacaklarını inkâr ederse, küfre düşer, kâfir olurlar. Çünkü, bütün bunlar kesin delillerle sabittir. Keza; bir kimse, “Allah beni filan kişiyle cennete koysa ben kabul etmem ve girmem” dese kâfir olur. Bir kimse “şu işten dolayı Allah bana cennet verse, ben o işi yapmam” demek de küfürdür. Bir kimse; “sen, bana hakkımı ver. Yoksa senden kıyamette hakkımı alırım.” O da "Benim kıyamette ne işim var" derse kâfir olur. Keza; bir kimse dese ki, “dünyayı terket ki, ahirete nail olasın!” O da cevaben: "Ben veresiye için peşini terk etmem" derse kâfir olur.

 

Şeriat’la İlgili Küfür Sözler:

Bir kimse çıkıp da diğer şeriatler Hz. Muhammed’in şeriatından daha hayırlıdır veya diğer ilimler şeriat ilminden daha hayırlıdır veya Tevhid ilmi, şeriattan değildir veya şeriatta hakikat yoktur veya icma­i ümmet’le sabit olan bir hükmü inkâr ederse veya böyle bir hükümle alay ederse küfre düşer, kâfir olur. Kendisine "Namaz kıl" dendiğinde o, cevaben "Sen benim için işi uzattın” veya “bu işi kim tam olarak yerine getirir” veya “akıl sahibi gücü yetmediği bir işe başlamaz” veya “ben namazdan ellerimi yıkadım” veya “sabret, Ramazan gelsin hepsini birden kılacağım” veya “sen namaz kıldın da namaz sende neyi artırdı" derse, işte bütün bu sözlerin hepsi kendisini küfre götürür, kâfir olur. 

Bir adama: "Namaz kıl ki, helavet bulasın!.." dendiğinde o da ona: "Sen de namazı terket ki halvet bulasın!" derse kâfir olur. 

Veya cevabını şöyle verse, "Namaz kılsam da kılmasam da değişmez, ikisi de müsavidir." derse yine kâfir olur.

Bir kimseye: "Farz olan namazı kıl!" dense, o da "Kılmıyacağım!" diye cevap yerse küfre gider, kâfir olur. 

Ancak “senin emrinle kılmıyacağım” niyyetiyle söylerse kâfir olmaz. Veya "Farz namazı kıl!” teklifine karşı o "Namazı terketme güzeldir veya o, büyüklerin, tenbellerin işidir, veya namaz öyle bir meşguliyyettir ki, ondan kaçmak lazım!" derse yine kâfir olur.

Abdestsiz namaz kılanın küfre gidip gitmemesinde ihtilaf olunmuştur. Ramazan geldiğinde, "Ağır misafir geldi!" derse kâfir olur.

"Kendisine zekâtını ver!" dendiğinde o "Hayır, ben zekât vermem!" derse kâfir olur.

Faizin veya zulüm yapmanın helal olmasını temenni etse küfre gitmiş olur.

Şayet, bir kimse “benimle beraber şeriat’a gel” dese onun hasmı da dese ki, “adamları getir ki, ben de yürüyeyim” veya “ben şeriat ile neyi amel edeceğim” veya “burada bu iş yürümez”, laik kafalıların dediği gibi “bu memlekette bu iş, yani şeriat yürümez” veya “bu ülkede şeriat’ın ne işi var” veya “ben şeriat’la ne iş yapacağım” veya “ben şeriat’ın gelmesini istemiyorum” veya “şeriatçılık gericiliktir” veya “şeriat bizi ortaçağa götürür” veya “şeriat bizi geri bıraktı” veya “şeriat’ın devri geçti” veya “şeriat’ın modası geçmiştir” veya “şeriat insanları idare edemez” veya “şeriat noksandır” veya “asrın ihtiyaçlarına cevap veremez” veya “yirminci asır geldi, artık şeriat’ın sözü mü edilir” veya “şeriat eskidendi, şimdi ilim devri geldi, artık söz sahibi ilimdir derse veya şeriat kol kesmektir derse veya hakimiyyet kayıtsız ve şartsız milletindir” derse veya “şeriat dinden değildir” derse veya “İslâm dininde devlet ve siyaset yoktur” derse veya “günümüzün sistemi artık demokrasidir” derse veya “ben demokrasi taraftarıyım, onu isterim” derse veya “demokrasi ile İslâm bağdaşır” derse veya “parti de şeriat’tır” derse veya “ben tebliğ metodunu kabul etmiyorum” derse veya partiyi, dolayısıyla demokrasiyi ayakta tutmak için sandık başına giderse veya “parti de meşru bir yoldur; partiyi şemsiye veya ayakkabı olarak kullanmak şeriat’ta vardır” derse veya “davamın tahakkuku için ben papaz elbisesi de giyerim” derse veya “gerektiğinde putun önünde secde de ederim” derse veya şeriat’ı redetmiş olan anayasaya veya Atatürk ilke ve inkilaplarına parti tüzüklerinde yer verirlerse ve işte bütün bunlar; bu sözleri söylemek veya yazmak küfürdür, kâfirliktir. Söz ve yazı ile ifade edenler kâfir olurlar.

Keza; Mustafa Kemal’in maşatına gidip divan durursa veya herhangi bir yerde onun için saygı duruşu yaparsa veya Mustafa Kemal’i, "Büyük kahraman, eşsiz kumandan, ölümsüz Atatürk cumhuriyetimizin banisi, memleket kurtarıcısı"gibi sözlerle tebcil ve tazim ederse veya ona hitaben: "Senin izindeyiz, senin yolundayız!" gibi sözler söylerse veya “memleketin kurtuluş ve yükselişi Atatürk ilke ve inkilaplarına bağlı kalmaktadır” derse veya “Atatürk sayesinde Hilafet kaldırıldı, şeriat kaldırıldı, medreseler kapandı, İslâm hukukunun, İslâm ceza hukukunun yerini batı hukuku, medeni hukuk aldı ve yine o sayede miras hukuku değişti, erkek kadın eşitliği getirildi, kadınlara eşit haklar tanındı, kadınlar hürriyete kavuştu, dinî nikâhın yerini medenî nikâh aldı, şapka ve medenî kıyafet kanunu getirildi” derse veya Kur’ân’a “çöl kanunu” derse veya Hz. Muhammed’e “çöl bedevisi” derse veya “Kâbe Arab’ın olsun, Çankaya bize yeter” derse veya “Atatürk Türk’ün peygamberidir” derse veya “Atatürk ilâhtır” derse veya Mustafa Kemal’in sünnetinden ibaret cumhuriyetin getirdiği bay-ramlardan birine katılırsa veya o günlerde şenlikler tertip ederse veya o günlerin hatırı için hediyeler ve ziyafetler hazırlarsa veya şeriat’ı red ve inkâr eden kâfir anayasaya oy verirse veya kâfir anayasayı, Atatürk ilke ve inkilablarını koruyacağına dair yemin ederse veya bu kâfir anayasaya ve herbiri birer küfürden ibaret ilke ve inkilablara uyacaklarına ve o çerçevede çalışacaklarına dair parti tüzüklerinde yer verirlerse!.. İşte; bütün bunların her biri birer küfür sözlerdir. Bunlardan birini söylerse veya yazarsa küfrüne hükmolunur ve küfre gider, nikahı da bozulur: Tevbekâr olmadan, tevbe edip pişman olmadan ve aynı zamanda bu söyledikleri veya yazdıkları bu sözlerden nefret duymadıkça ve aynı zamanda bu işleri yapanlara ve bu sözleri söyleyenlere karşı nefret duymadıkça ve bunları düşman bilmedikçe tevbesi sahih olmaz, imanı sahih olmaz; kâfir olur.

İkrah-i mülci; yani hayatı tehlikeye düşürecek bir zorlama olmadan lisaniyle küfrü gerektiren bir sözü söylerse, kalbinde iman olsa da kâfir olur. Ona kalbindeki iman fayda vermez. Çünkü, kâfir, küfrü konuşmasıyla bilinir. Öyleyse küfür sözü konuşursa veya yazarsa Allah indinde de bizim indimizde de kâfir olur. Fakire verdiği haram maldan sevap beklese kâfir olur. Fakir de o malın haram olduğunu bile bile verene dua etse o da kâfir olur.

Bir kimseye "Helaldan ye!" dese o da "Bana haram daha sevimlidir, daha hoştur." derse kâfir olur.

Bir hikaye: "Melekler ilim tahsil edenler için kanatlarını açarlar çalışmalarından hoşnut ve memnun olduklarından dolayı" mealindeki hadis-i şerif’i işiten bir talebe, meleklerin kanatlarını kırmak üzere ayağını yere vurur. Allah da ne yapar? Onun ayağını kurutur.

 

Şeriat’ın İlimleriyle İlgili Küfür Sözler:

Tevhid, fıkıh, tefsir ve hadis ilimleri, bunların usul ilimleri ve bunların dayandığı alet ilimleri şer’î ilimlerdendir. Bir kimse bunlardan birini reddetse veya alaya alsa veya hor görse kâfir olur.

Kişi yüksek bir makamda oturmuş, etrafına toplanan adamlar da istihzavari ona sualler soruyorlar, o da alaylı bir edâ ile onlara cevap veriyor ve yaptıkları bu işe gülüyor ve eğlenceye alıyorlar. Bunların hepsi kâfir olur. Çünkü, ilim ve ulemâ ile alay etme küfürdür. Kim bir âlime sebepsiz sövse küfründen korkulur.

Bir kimse: "Ne imamların fetvalarına kail olurum ve ne de onların fetvalariyle amel ederim." derse, ona tevbe ve istiğfar lazımdır.

Bir kimse, ilim müzakeresi yapan bir âlime, bu bir şey değildir veya bu ne işe yarar; paranın bulunması gerekir. Çünkü, izzet ve hürmet bugün para içindir, ilim için değildir, derse kâfir olur.

Kendi nefsinin küfrüne rıza göstermesi mutlaka küfürdür. Başkasının küfrüne onun için küfrü güzel görerek razı olmak ise bilittifak küfürdür. Şayet onun azabının şiddetli olmasını istemek için şerir ve zararlı olduğundan dolayı, yani Allah, ondan intikam alsın ve ona şiddetle azab etsin diye, küfrüne rıza göstermesi kendisini küfre götürmez. Buna delil, Hz. Musa’dan hikaye olarak Allah Teâlâ şöyle buyurur:

رَبَّنَا اطْمِسْ عَلٰٓى اَمْوَالِهِمْ وَاشْدُدْ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَلَا يُؤْمِنُوا حَتّٰى يَرَوُا الْعَذَابَ الْاَل۪يمَ

"Ya Rabbbi! Onların mallarını tağyir et, kalblerini bağla ki, azab-ı elimi görünceye kadar iman etmesinler."(Yûnus, 88)

Tatarhâniye’de şöyle anlatılır:

Hz. Musa’nın bu şekilde bedduası ve bunu Kur’ân’ın nakletmesi gösterir ki, bir zâlime, seni Allah küfür üzere öldürsün veya Allah senin imanını selbetsin diye beddua ettiği zaman bu bedduayı yapan adam küfre gitmez. 

Nisab isimli kitabda zikrolunmuştur ki, esah olan kâfir olmaz. Ve bu mesele küfrün güzel görülmemesi üzerine mahmuldür.

Siyer-i Kebir Şerhi’nde Şeyh’ül-İslâm’dan şu nakledilir: Başkasının küfrüne rıza, güzel görsün veya görmesin, bazılarına göre mutlaka küfürdür. 

Yine o kitapta deniyor ki, biz Ebu Hanife’den bir rivayete vakıf olduk ki, tafsilata gitmeksizin başkasının küfrüne rıza küfürdür. İkinci dirayet bakımından daha kuvvetlidir. Bezzaziye’de küfre rıza küfürdür diye meşayihın kelâmı işte bunun üzerine hamlolunur. Câmiü Fetâvâ’dan da naklolunmuştur ki, esah olan budur.

Küfrü gerektiren bir sözü, dil sürçmesi olmaksızın isteyerek ve onun küfür olduğunu bildiği halde konuşması bilittifak küfürdür. Ama, o sözün küfür olduğunu bilmiyerek konuşması ulemânın ammesi indinde küfürdür, yani yine küfre gider. 

Tatarhâniye’de beyan edilmiştir: Bir kimse küfür kelimesinin, onun küfür kelimesi olduğunu bilmemekle beraber, kendi ihtiyariyle, yani kendi isteğiyle söylese ulemânın bütünü indinde yine kâfir olmuştur. Bilgisizliği mazur gösterilemez. Mazur sayılıp küfre gitmediği söylenirse de bu, zayıf bir kavildir. Çünkü, şeriat zahire göre hükmeder; kalbler Allah’ın indinde muteberdir; şer’î hükümleri tatbikde değil...

Yukarıdaki meselede "Kendi ihtiyariyle, kendi isteğiyle!" tabiri geçti. Ama, o küfür sözü kerhen söylerse, yani ikrah-ı mülci ile söylerse; daha açık bir ifade ile; "Seni öldürürüz, senin bir uzvunu keseriz!" gibi tehditler karşısında o küfür kelimesini konuşursa ve fakat konuşurken de kalbi imanla dolu, kalbinde imanını muhafaza ediyor. Bu takdirde küfre gitmez. Çünkü, "Artık ondan kalem kaldırılmıştır." mealindeki hadisle "Kalbi imanla mütmein olduğu halde (hayat tehlikesiyle) zorlanan (tehdit edilen) kişi müstesna..." mealindeki ayetin hükmüne girer. Ammar b. Yasir hakkında olduğu gibi. Mâlum: Ammar b. Yasir’e müşrikler şöyle demişti: "Sen şayet Muhammed’i inkâr edersen, seni öldürmeyiz..." O da onların istediği sözü söyledi de serbest bırakıldı. Ammar, Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’e geldi ve başından geçenleri üzülerek anlattı. Allah Resulü, kendisine sordu: "O anda kalbini nasıl buldun?" O da "İmanla mutmain buldum!" cevabını verdi. Bunun üzerine Allah Resulü şöyle buyurdu: "Onlar tekrar sana böyle bir şeyi teklif ederlerse, sen de aynı şeyi iade et!" (Mevâhib ve diğerleri)

 

Önemli Bir Mesele:

Kişinin kalbine (hatırına) küfrü gerektiren bir şey geldi de fakat o bunu diliyle konuşmadı; küfre gitmez. Hadis-i şerif gereğince bu sırf imandandır.

Bir kimse helalı haram, haramı helal itikad ederse kâfir olur. Keza bir vaiz veya hatip bunu kürsüde veya minberde söyler de cemaat de kabul ederse hepsi kâfir olur.

 

Küfrü Gerektiren Fiil ve Hareketler:

Küfür sözleri söylemek insanı küfre götürdüğü gibi, küfür olan bir hareketi yapması ve icra etmesi de küfür olduğunu bildiği halde yapıyorsa küfründe ihtilaf yoktur. Kâfir olur. Küfür olduğunu bilmeden yaparsa yine ulemânın tümü indinde kâfir olur.

Yani kişinin fiil ve davranışı da konuşması gibidir. Küfrü icab eden şeyi, onun küfür olduğunu bildiği halde işlediği zaman kâfir olur. Tıpkı konuşması gibi. Eğer küfür olduğunu bilici değilse, keza ekseri ulemânın indinde kâfir olur. Bazılarına göre ise kâfir olmaz. Beline zünnar bağlaması veya papazlara mahsus kıyafeti taşıması, Hâniye’den nakledildiğine göre bu davranışları ister itikad ile olsun, ister maskaralık yapmak gibi itikadla olmasın, yani o hareketin mana ve medlulunu, daha açığı bir hareketin bir tekzip ve inkar alameti olduğuna inanarak yapsın veya maskaralık olsun diye yapsın, hüküm değişmez. Allah’ın indinde kâfir olur, insanların indinde de. Onun kalbiyle hakka inanması fayda vermez. Madem ki, onun o yaptığı hareket, şeriat tarafindan küfre alamet kılınmıştır, o halde onun iyi niyyeti hükmü değiştirmez.

 

Hükmen Küfrün Sebebi:

Kelamda maharet ve zerafet göstermek ve bilgili bir kimse olduğunu ortaya koymak maksadıyla söylemektir. Misal: Sevgilisini tek başına gördüğünde "Onun şeriki yoktur" sözü gibi veya Yahya isminde birine "Ey Yahya kuvvetle bu kitabı al!" demesi gibi. Hükmen küfrün sebeplerinden biri de meclisi şenlendirmek ve orada bulunanları güldürmek, eğlendirmek için şakalar, maskaralıklar yapmaktır. Kur’ân ne diyor:

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ لَيَقُولُنَّ اِنَّمَا كُنَّا نَخُوضُ وَنَلْعَبُۜ قُلْ اَبِاللّٰهِ وَاٰيَاتِه۪ وَرَسُولِه۪ كُنْتُمْ تَسْتَهْزِؤُ۫نَ

"Yemin olsun ki, eğer onlara sorarsan, onlar elbette derler ki, biz ancak kapılıyor (dalıyor) ve oynuyorduk. De ki Allah ile ve O’nun ayetleriyle mi ve O’nun peygamberleriyle mi istihza ediyorsunuz?" (Tevbe, 65)

 

Bir Hikaye:

Timur b. Necmeddin, bir gün kasvet ve kedere düşmüştü veya inkibaz olmuştu. Bir adam emiri güldürmek için şöyle demişti:

"Bir adam kadının yanına girmiş de ona demiş ki: "Filan Ramazan orucunu yedi!" dedi. Kadı da "Ah keşke biri çıksa, namazı yese de bunlardan herkes kurtulsa!.."

Emir, cevaben der ki: "Güldürecek dinden başka birşey bulamadın mı?.." demiş ve onun boynunu vurdurmuştur.

Hükmen küfrün sebeplerinden biri de şiddetli gazab ve kalbin daralmasıdır. Yani hazzını ve nasibini elden kaçırmış olması dolayısıyla o hazza sahip bir başkasına karşı kini ile kalbi daralıp onu hikaye eder ve onu maskaraya alır, onun üzerine düşmanını ve başkasını güldürür.

Elhasıl: Hükmen küfrün sebebi; akılda hafiflik, konuşmaya ve hikaye anlatmaya olan hırsı ve hastalığı olmasıdır. Ve böylece işte o çirkin ve rezil şeyleri konuşur, başkalarının keyfi ve rızası için kendi nefsini yakar. Ve nihayet; kabul, rıza ve güzel addetmek üzere başkalarının küfür dolu sözlerini hikaye eder. Dilini ve uzuvlarını, her aklına esen şeylerden korumaz ve din işlerinde aldırış etmez laubali davranır, küçük de olsa günahları hafife alır.

Hülâsa kitabında zikredildiğine göre, adamın birinin küçük bir günah işlemesi, bir başkası ona "Tevbe et!" demiş. O da "Ben ne yaptım ki tevbeye ihtiyacım olsun!.." demesi küfürdür, insanı küfre götürür.

Günahı helal sayması, ister küçük olsun ister büyük olsun küfürdür. Küçük görmesi ve hafife alması gbi.

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 207
Toplam 436365
En Çok 1157
Ortalama 330