ANAYASA MAHKEMESİ BAŞKANI YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN’E AÇIK MEKTUP - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

17-04-2022

ANAYASA MAHKEMESİ BAŞKANI YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN’E AÇIK MEKTUP

“Laiklik Müslümanlıkla asla bağdaşmaz!..”

 

Yekta Güngör; Hürriyet Gazetesi'nin 20.02.1993 sayılı nüshasında şöyle diyor:

"Görevim, anayasal sınırlar içinde kalarak ulusumuzun hak ve özgürlüklerini koruyarak, anayasanın bağlayıcılık ve üstünlüğünü sağlamaktır. Bu arada ulusal değerlerimizi ve bizi sonsuza değin yaşatacağına inandığım ilkeleri savunuyorum..."

"Benim ölçüm insanlıktır":

Ben laikliği; adam olmak, hoşgörü, karşılıklı saygı ve sevgi, inanç, aydınlanma, uygarlık, vicdan özgürlüğü, akılcılık, bilimsellik, İnsanlık, güvenlik, din ve vicdan hürriyeti, tüm hak ve özgürlüklerin, bağımsızlık ve egemenliğin, demokrasinin güvencesi, siyasal, hukuksal ve ulusal birliğimizin kaynağı olarak anlattım. Bunların başında laiklik geliyor. Dinlere, inançlara tüm ibadet yerlerine ilişkin tek bir sözcük kullanmayışıma karşın laikliğin tanımını yazmak bile Şeriat özlemcilerini çileden çıkarıyor! Atatürk düşmanlığıyla koşut tuttukları laiklik düşmanlığını benim hakkımda çirkin terbiye ve gerçek dışı yazılarıyla sürdürüyorlar! Oysa laikliği anlasalar, Müslümanlık daha da sıcak olacak, toplumun huzuru da artacaktır..."

"Laiklik Müslümanlıkla bağdaşır":

İşte böyle diyen Yekta Güngör, delillerini 12 kalem halinde sıralıyor:

1- Osmanlı devri bunun delilleriyle doludur,

2- % 92 oy çoğunluğu,

3- Cumhurreisi ve milletvekillerinin laikliği koruma yemini,

4- Laiklik Müslümanlıkla çatışsaydı 500 sene önce yabancılara kapıları açmazdık,
         

5- Laiklik Müslümanlıkla çatışsaydı, Atatürk, İslâmiyet ve Peygamber hakkında güzel sözler söylemezdi,

6- Bunca Türk Müslüman kalmazdı,

7- Nerede dine, namaza, oruca, camiye karşı çıkılmıştır,

8- Akıl dışı işler, akıl dini olan İslâmiyet'le uyuşur muydu?

9- Şeriat'la demokrasi bağdaşmaz ve laiklik olmazsa demokrasi olmaz. Şeriat, sözlük kavramiyle değil, günlük anlamiyle tanımlanmalıdır!

10- Şeriat demek; katı, baskıcı, değişen kuralları gözardı edip, değişmez kuralları bir yana bırakıp tüm ağırlığıyla "dinsel yönetim" demektir. Yoksa Allah'a, Kur’ân'a, dine bir şey söyleyen yoktur.

11- Laiklik barışın, güvenliğin en sağlıklı iklimidir; asla dinsizlik ve din düşmanlığı değildir.

12- Yönetimde dinsel yansızlık, dinlere saygıdır.

"Cumhuriyetimizi kimseye yıktırmayalım!.."

İşte Yekta Güngör, özet olarak böyle diyor ve aklınca laikliği savunuyor.

Tahlil ve cevaplarımız:

1- İman meselesi:

Anayasa meselesi, herşeyden önce bir iman meselesidir; Müslümanın imanını ilgilendirir!.. Şöyle ki, günümüz dünyasında iki türlü anayasa vardır. Bunlardan biri; Allah yapısı anayasa, diğeri de kul yapısı anayasa! Allah yapısı anayasa ile kul yapısı anayasa arasında telifi kabil olmayan farklar vardır; birçok noktalarda birbirine ters düşer, birinin "Evet" dediğine diğeri “Hayır" der, birinin "Güzel" dediğine diğeri "Çirkin" der, birinin "İsabetli"dediğine diğeri "Hatalı" der ve nihayet birinin "Kabul" ettiğini diğeri "Red“ eder.

Keza; kaynak bakımından da aralarında uçurum vardır; bunlardan biri hatasızdır; Allah'ın ilmine dayanır, diğeri ise hatalarla doludur, yaz-boz tahtasına benzer; Allah'ın İlmi karşısında aciz ve cılız beşer kafasına dayanır. Ve nihayet bunlardan biri Allah kelamıdır diğeri ise, insanların sözüdür.

Ve keza; hakkı ihkak, adaleti tesis bakımından da aralarında kabil-i kıyas olmayan farklar vardır; Bunlardan biri insanoğlunu, zahir ve batınıyla, madde ve manasiyle, geçmiş ve geleceğiyle, hâl ve istikbaliyle, dünya ve ahiretiyle ve aynı zamanda en ince noktalariyle bilen allamülğuyub veşşehadeh olan Allah tarafından vaz ve tesis edilmiş kanunlardır; diğeri ise, insanoğlunun sadece dış görünüşünü ve sadece halini bilen ve görünüşüne bakarak ahkâm kesen ve bu arada dün "Evet" dediğine bugün "Hayır" diyen ve haksızlıklarla dolu zulüm kanunlarıdır...

Hangisine inanacaksınız?

Önce Yekta Güngör'e soralım: Siz bu iki anayasadan hangisine inanıp İman edeceksiniz? Hangisini beğenip kabul ve tasdik edeceksiniz? Hangisine "Evet" diyeceksiniz ve nihayet hangisinden yana olacaksınız ve hangisinin başına geçip koruma görevini yapacaksınız?..

Bütün bu suallerin cevabını Yekta'dan bekleye dururken, aklın, ilmin ve imanın hakemliğine başvurup, diyelim ki, sizler, bu iki anayasadan hangisini beğenip tercih edersiniz? Adam olma, insan olma, hoşgörü, karşılıklı saygı ve sevgi, inanç, aydınlanma, uygarlık, din ve vicdan özgürlüğü, bilimsellik, güvence, egemenlik, siyasal, hukuksal ve nihayet ümmetsel birliği sağlama ve kaynak olma yönünden hangisini kabul ve tasdik edersiniz?" Akılda ilim de iman da üçü birden ve hep bir ağızdan: "Elbette biz; mantık ve mâkul dururken, deliliği; ilim dururken, cahilliği", iman dururken, kâfirliği tercih eder miyiz?!. Aksini tercih; ahmaklık olur, aptallık olur, hayvanlık olur, vahşilik olur, kâfirlik olur!..

Yanlış anlaşılmasın!

Bizim hakemliğine başvurduğumuz akıl, akl-ı selim, Yekta Güngör'ün aklı değil! Çünkü ondaki akıl kuş aklıdır. Kuş aklı olmasaydı, akılsız güruhun yaptıkları anayasanın bekçiliğini yapmazdı; ilim derken, gerçeğin ifadesi olan iIm-i hakikiyi kasdediyoruz! Yoksa kuş beyinli Yekta'nın cılız ilmini değil! Eğer onda gerçek manada ilim olsaydı cehelenin yaz-boz tahtasından ibaret olan cahiliyyet devri anayasasını korumayı üzerine almazdı!.. Keza; İman derken, Allah'ın azamet ve kudretine, sonsuz ilim ve sonsuz hikmetine olan imanı kasdetmekteyiz. Yoksa Yekta'nın, Selanikli Beton Kemal'e olan imanını değil! Zira Yekta Güngör'de azcık İman cevheri olsaydı, şirk meclisinin yaptığı put anayasasının hampalığını üzerine almazdı ve alamazdı.

Akılsızlık, ilimsizlik ve imansızlık:

Şimdi Yekta Güngör'ün akıl sahibi olmadığını, ilim sahibi olmadığını, iman sahibi olmadığını; Iaikliği savunma yolunda serdettiği delillerden kendisi de görecek, anayasa yapıcısı güruh da görecek!..

1- Osmanlı devri, bunun delilleriyle dolu imiş!..

İşte böyle diyor, Yekta Güngör! Yekta'ya sormak lazım:

a) Osmanlı devleti, elbette dinî bir devletti; her şeyi dine dayanıyordu, Şeriat'la hükmeden bir devletti; başında bulunan devlet reisi, Şeyhülİslâm'dan fetva almadan karar veremezdi; öğretim ve eğitim olsun, mahkemeler olsun, azınlıklar olsun hep Şeriat'a göre icraat ve tatbikatını yürütürdü. Keza; aile hukuku, ticaret hukuku ve miras hukuku yine Şeriat'a göre çalışırdı. Elhasıl; her ne kadar bazı ferdi ve resmi hatalar olmuşsa da bunlar istisnai hallerdir. Hiçbir zaman bunlar, Osmanlı devletinin laik bir devlet olduğunu göstermez. Yekta Güngör'ün elinde bunun aksini isbat eden delilleri varsa, işte meydan göstersin! Dolu olan delillerden sadece bir kaçını versin veya tek bir tanesini göstersin!..

b) Oy çoğunluğu:

Laik anayasanın laik allamesi, bakınız ne diyor? Diyor ki, anayasaya oy verenlerin sayısı % 92 idi. Kendisine sormak lazım: Acaba bu çoğunluk, "Edille-i şer'iyyeden" hangisine girer? Çünkü, dava laikliğin İslâm'a ters düşmemesidir. Bu da ne ile bilinir? Din nokta-i nazarından muteber olan Kitab, sünnet, icma veya kıyas delillerinden biriyle sabit olursa! Oy çoğunluğu bunlardan biriyle sabit olmadığına göre, Yekta Güngör'ün hem davası düşmüş, hem de kendi cehlini ortaya koymuştur.

2- Çoğunluk her yerde delil değildir:

Çoğunluk, diğer tabiriyle ekseriyet, daha başka bir tabirle cumhur, mutlak manada delil olamazve illa da onunla amel edilmez. Gerçeği bilmenin ve bulmanın delili haktır; hakkı bulmaktır. İşte bu hikmete binaendir ki, edille-i şer'iyye; kitab, sünnet, icma-i ümmet, kıyas-ı fukaha olmak üzere dörttür, Kitab ve sünnet; bunların başında gelir ve bunlara "Nass"denir. Bu iki kaynağın kat'î hüküm ifade etmeleri şarta bağlıdır. Sübutu da delaleti de kat'î olacaktır. Yoksa her ikisi zannî olursa veya sübutu kat'î, delaleti zannî ise, veyahut da sübutu zannî, delaleti kat'î olsa bile, yine bu üç şeklin ifade ettiği hüküm zannidir. Şartlarını haiz icma delili, kat'iyyet ifade ederse de fukahanın kıyas veya ictihadı zannî birer delil olup ifade ettikleri hükümler zannidir. Bu arada şunu bilmek lazım: Nass varken ictihada gidilmez ve bu, şu şekilde formüle edilmiştir: "Mevrid-i nassda ictihada mesağ yoktur."

Keza; Delillerin kesreti, genelde tercih ifade etmez. Binaenaleyh, aralarında taarruz vaki olan iki hükümden birinin ravisinin ekseriyeti tercih sebebi değildir; şöhret derecesine ulaşmadıkça. Yine bir taraftaki nassın veya kıyasın çoğunluğu da tercih vesilesi değildir,

Demek oluyor ki, demokrasideki ekseriyyet sistemi, genelde İslâm'da ve Şeriat sisteminde yoktur. Bakınız Kur’ân ne diyor? 

وَاِنْ تُطِعْ اَكْثَرَ مَنْ فِي الْاَرْضِ يُضِلُّوكَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ وَاِنْ هُمْ اِلَّا يَخْرُصُونَ

"Yeryüzünde onların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve (onlar ancak) zan ve tahminle yalan söylerler." (En'am, 116)

O halde ekseriyet, bağlayıcı değildir; bazen tercih vesilesi olursa da heryerde olmaz. Neden? Çünkü, İslâm'da tercih, haktır ve hakkın zuhurudur ve hakka en yakın olanıdır. Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem); Uhud Savaşı'nda ekseriyete bakarak karar vermiş ise de, Hendek Savaşı'nda savaşın durdurulması mevzuunda akalliyete, hendeğin kazılmasında bir kişinin teklifine göre karar vermiş, Hudeybiye anlaşmasında ise, bizzat kendisi neticeyi karara bağlamıştır.

Ve netice:

O halde Özden'in, %92 çoğunluğu Allahın din de ve hakkın tecellisinde muteber bir delil değildir. Ve dolayısıyle "Laiklik Müslümanlıkla bağdaşır" sözü geçerli ve isabetli değildir. Ama Yekta, bunları nereden bilsin? Çünkü, Beton Kemal kâfiri, ilmin, Ulum-i Arabiyye ve UIum-i şer'iyyenin ve nihayet İslâm hukukunun kökünü kazıdı ve Yekta gibilerin tahsiline imkân bırakmadı!..

3- Cumhurbaşkanı'nın ve milletvekillerinin and içmeleri ve "Bunlar Müslüman değil mi?" şeklindeki sözü ve sorusu, cidden cahilce ve ahmakça bir fikirdir. Neden? Çünkü, bunlar da sizin gibi, dini ilimlerden behresi olmayan birer Cahil! Lütfi Doğan gibiler varsa da biraz kitab karıştırmış olmasına rağmen, cesaret diye birşeyi yok; getirip açıktan açığa boyunlarına birer haç assalar yine de sesleri çıkmaz!..

Özden soruyor ve diyor ki, "Bunlar Müslüman değil mi?" Cevabımız odur ki, bunlara Müslüman diyebilmemiz için, tevbekâr olmaları ve tecdid-i iman ve nikâh yapmaları şarttır. Çünkü, defalarca söylediğimiz gibi, günün Türkiyesi'nin meclisi, dünün Dar'ün-Nedve'sidir. İçindekiler ise, dünün Mekke Ebu Cehilleri'nden farksızdır. Zira o kapıdan içeri giren, artık müşrik olarak çıkar! Zira orası, şirk binasıdır; put binasıdır; müşrik ve aynı zamanda bir put olan Selanikli'nin şirk sözleri ve put timsali kürsüsünün arkasında yazılı ve asılıdır. Onlar orada yazılı ve asılı iken bir Müslümanın oraya girmesi ve oturması caiz değildir... Bir misal verelim:

Anlatıldığına göre, vaktiyle Rusya'da bir köpek fabrikası varmış! Bu fabrika, köpeklerin derisini yüzermiş! Bir tarafından atılan köpekler öbür tarafından derisi yüzülmüş olarak çıkar! Arada bir fark var, O da şu: Fabrikaya atılan köpekler farklı renkte; beyaz, siyah, gri veya başka bir renkte! Fakat öbür taraftan çıkarken hep kızıl renkte çıkıyor! Bu yönden aralarında bir fark yok!..

Bu misali mümesselünlehe tatbik ettiğimizde görülecektir ki, parti tüzüklerinin hazırlanıp bakanlığa verildiği andan itibaren kâfirleşme başlamakta, parti binalarına put sembolü resimlerin asılması, demokrasinin koyduğu sandığa girip çıkılması, kürsüye gelip kâfir anayasayı, Atatürk ilke ve kanunlarının korunacağına yemin edilmesiyle devam ederek, şirk meclisine girip çıkılması, hele hele zaman zaman Anıtkabir'e gidip saygı ve tazim yapılması, artık isnanı din, iman, nikâh yönünden, derisi yüzülmüş köpek misali kıpkızıl hale getirmez mi? Ve bu hale gelen kişilerin yeminleri, nasıl olur da şer'î bir delil olup, laikliğin İslâm'la bağdaşabileceği kaziyyesinin delilleri arasına yerleştirilir? Buna kargalar da güler!..

4- Güngör, delillerini serdetmeye devam ediyor ve diyor ki; "Laiklik Müslümanlıkla çatışsaydı, 500 yıl önce ülkemize sığınanlara (yahudilere) kapılarımızı açmazdık!.."

Cevabımız odur ki, mültecilere kapılarını açması, laik düzenle bağdaşdığının değil, tersine laikliğe ihtiyaç duymadığının delilidir. Zira İslâm'ın özünde ve yapısında bu mevcuttur: Kendisine sığınanları, bünyesinde yer verip barındırmak, onlara din hürriyeti vermek ve onları zımmî hukukuna tabi tutarak hayat hakkı tanımak!.. Kur’ân şöyle der:

وَاِنْ اَحَدٌ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ اسْتَجَارَكَ فَاَجِرْهُ حَتّٰى يَسْمَعَ كَلَامَ اللّٰهِ ثُمَّ اَبْلِغْهُ مَأْمَنَهُۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْلَمُونَ۟

"Eğer müşriklerden biri, senden eman isterse, ona eman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun; sonra onu güvenlik içinde olacağı yere ulaştır. Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları sebebiyledir." (Tevbe, 6)

Ayette görüleceği üzere, Müslümanlık, değil ki, Ehl-i kitab olan yahudilere eman verip sinesinde barındırmak, müşriklere bile istedikleri zaman komşuluk hakkı tanıyor, sonra güvenlik içinde Kur’ân ayetlerini dinlemelerine müsaade etmenin yanında yine güvenlik içinde emin bir bölgeye gitmelerine izin veriyor. İşte bu, laik düzenin mevcudiyyetinin bir neticesi değil, Kur’ân'ın nassıyla sabit olan bir hükümdür...

Binaenaleyh, Güngör'ün bu delili davasını değil, davasının nakızini isbat etmektedir. Buna Usul-ı Fıkıh dilinde "Fesad- i vazi" denir. Ama Yekta Güngör, bunları nerden bilsin?!.

5- Yekta Güngör devam ediyor ve diyor ki, "Laiklik Müslümanlıkla bağdaşmasaydı, Atatürk, İslâmiyet ve Peygamber hakkında güzel sözler söyler mi idi?"

Ben de diyorum ki: Senin, delil olarak göstermek istediğin adamın sözü delil olmaz? Neden? Çünkü, o münafıktı; bir sözü diğer bir sözüne ters düşüyordu; İhanet ve hıyanet içinde idi. Yirminci asrın deccalinin ihanet ve hiyanetlerini maddeler halinde sıralıyacak olursak:

1- Kendisini Anadolu'ya gönderen Halife'ye,

2- Abdülmecid Efendi'ye,

3- Saltanat ve Hilâfet müesseselerine,

4- İlim ve ulemaya,

5- Din ve Şeriat'a,

6- Meclis içi kendisine karşı çıkanlara ve

7- Topraklarımıza.

Bunların bir kaçına tafsilen işaret edelim:

1- Padişah Vahidüddin, kendisini çağırıp, "Şu paraları al, Anadolu'ya geç; işgalci devletlere karşı koymaları için, insanlarımızı uyandır ve ayaklandır. Mâlum biz, burada işgal altındayız; adeta elimiz kolumuz bağlı, birşey yapmıyoruz..." demişti. Anadolu'ya geçen, Erzurum ve Sivas kongrelerine katılıp yaptığı konuşmalarında Hilâfet'ten, saltanattan hayranlık ve sitayişle bahseden, toprakları da, tüm mukaddesatı da ve Hilâfet'i de dile getiren ve daha önce, Anadolu ve Rumeli müdafaayı hukuk gibi isimler altında kurulan cemiyetlerin başına geçen Mustafa Kemal; ayaklarına yer edince, verdiği söze de halifelere de Hilâfet ve saltanat makamlarına da ihanet ve hiyanetini yapar; saltanat ve Hilâfet makamlarını sırasıyla kaldırır ve lağveder ve son padişah Abdülmecid'i kendi seçtiği halde, gecenin birinde yurtdışına sürer ve sürgüne gönderir.

2- Meclis içi kendisine karşı çıkanları birbirine vurdurarak, boğdurur, yok eder.

3- Din ve Şeriat'a karşı yaptığı ihanet ve hiyanetin haddi, hesabı mı var! Ezcümle anayasadan, "Devletin dini İslâm'dır" maddesini kaldırır, şer'iyye ve evkâf vekâletini lağveder, medreseleri kapatır, din derslerini yasak eder, Kur’ân harfleriyle okuma yazmayı yasak eder, cübbe ve sarığı yasak eder, gavur şapkasını giymiyenlere cezalar verir ve nihayet din ve mukaddesat aleyhinde 98 maddelik melanet ve icraatı yapar

Mustafa Kemal'in ve avanelerinin kâfirleşmesi:

Diğer maddeleri geçiyorum; kâfirleşmesi hakkında verilen fetvaları kaydetmekle yetineceğim:

Fetva: 1- (Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi, Gümülcine Müftüsü Muhammed Nevzat ve diğer müftü arkadaşları)

Fetva: 2- (Bu fetva birçok ulema ve meşayihin istişaresiyle verilmiştir)

Fetva: 3- Bu fetva dini devletten ayırma fikrinde bulunmanın şer'an hükmü nedir? Sualine cevaben "Dinden çıkar" şeklinde verilmiştir. Bu fetva Zahid Kevseri tarafından verilmiştir.

Mustafa Kemal ve arkadaşlarının daha birçok söz, fiil ve hareketleri kendilerini küfre götürmüş ve kâfirleştirmiştir. Bu arada bir kaçına daha işaret edelim:

1- "Hâkimiyyet kayıtsız ve şartsız milletindir" demek kâfirliktir.

2- İlim ve ulemayı tahkir etme kâfirliktir.

3- Hilâfet makamını tahkir etme kâfirliktir.

4- Şeriat'ı kaldırma ve şer'î mahkemeleri lağvetme kâfirliktir.

5- Demokrasiyi ve benzeri sistemleri şer'î sisteme tercih etme kâfırliktir.

Misalleri daha da çoğaltabiliriz. Aslında bu kadar tafsilata ihtiyaç yoktu; bunlardan bir tanesi bile onun kâfirleşmeşine kâfi idi. Esasen imanı bütün olan Müslümanlar, bu adamı böyle biliyor ve bilmekte! Ancak; gözleri körleşmiş, kulakları duymaz olmuş, kalbi dumura uğramış Yekta gibilerini uyarma yolunda artık şüpheye mahal bırakmamak için bu kadarı bile azdır.

Ve netice:

Din düşmanlığı, dolayısıyla kâfirliğive münafıklığı bu derece açık ve seçik olan put Kemal'in İslâmiyet ve Peygamber hakkındaki güzel (!) sözleri, laikliğin İslâm diniyle bağdaşabileceği yolunda nasıl delil olabilir? Bu adamın sözlerini, delil kabul etmek için anayasa mahkemesi başkanı Yekta Güngör gibi putçu, müşrik ve kâfirleşmiş olanlardan olmak gerekir ki, böyle olmaktan Allah'a sığınırız!..

6- Yine Güngör'ün ifadesi: "Laiklik Müslümanlıkla bağdaşmasaydı, bunca Türk Müslüman kalmazdı."

Şimdi Güngör'ün bu delillendirmesinin de tahlilini yapalım ve ne derece geçerli olduğunu görelim:

Yekta, bilmeli ki, Müslümanlar ikiye ayrılır: Dost ve düşmanını tanıyan Müslümanlar, tanımayan Müslümanlar. Bir başka ifade ile; şuurlu Müslümanlar, şuursuz Müslümanlar. Daha açık bir tabirle; Put Kemal'i tanıyan Müslümanlar, tanımayan Müslümanlar. "Mutlak kemaline masruftur" diye bir kaide vardır. ilim ve iman ehli olanlar; "Müslüman"denince tariflerdeki birinci şık Müslümanları kasdederler; yani, dost ve düşmanını tanıyan, şuurlu, put Kemal'i tanıyan Müslümanlardır ki, bunların sözleri muteberdir ve delil olur ve işte bunlardır ki, % 8'i teşkil edip kâfir anayasaya oy vermeyip onu reddeden ve bu suretle iman ve akidelerini muhafaza eden ve hatta imanlarının gereğini yerine getiren ve bu arada bir ayağı camide ve bir ayağı Anıtkabir'de olan Erbakan gibi parti liderlerine bile oy vermiyen Müslümanlardır. Keza; İslâm'a ve Islam'ın Şeriat'ına taban tabana zıd olan demokrasiyi de ve onun gayr-i meşru çocuğu laikliği de reddeden iman ehli Müslümanlardır. Geri kalan % 92'si ise tevbe edip iman ve nikâhlarını tazelemedikleri takdirde çöp sepetine atıp denize dökeceksiniz, balıklara yem olsunlar diye!"

Ve netice:

Yekta; "Bunca Türk, Müslüman kalmazdı" sözünden de umduğunu bulamamış, üstelik cehlini ve kafasızlığını ortaya koymuştur.

7- Anayasa mahkemesi başkanı Özden'in, tezini isbat için laik kafalılığını ortaya koyuyor ve diyor ki, "Nerede dine, namaza, oruca, camiye karşı çıkılmıştır?.."

Bu adama sormak lazım: Camiye gidenlerin, oruç tutanların, namaz kılanların sayısı yüzde kaçtır? Sen hangi camiye ve kaç sefer gidip namaz kıldın? Söyleyebilir misin? Oruç tuttuğunu, teravih namazına gittiğini isbat edebilir misin? Nüfus kağıdına göre "Hanefi" mezhebine mensub olduğunu yazıyorsun! Bu ifade kâğıt üzerinde mi, yoksa şahsî ve ailevi olarak, bu mezhebin icablarını yerine getirip, günlük hayatınıza tatbik edip yaşıyor musunuz? Hanefi mezhebine göre, İslâm Devlet reisinden izin almadan imamın cuma namazını kıldırması caiz değildir. Halihazırdaki devlet, İslâm devleti değildir. Çünkü, anayasası Kur’ân değildir. Anayasası Kur’ân olmayan bir devlet reisinin vereceği izne göre kılınan cuma namazları sahih değildir! Ve dolayısıyla senin kıldığın cuma namazı da (!) sahih değildir. Binaenaleyh, bu hususta kaç tane yazı yazdın veya kaç kelime konuştun? Bir rakam verebilir misin? Şayet bu babda bir makalen varsa bize gönderirsen memnun olur ve sözlerimizi geri çekeriz!..

 8- Kâfir bir anayasanın koruma polisliğini yapan Özden sözlerine şöyle devam ediyor ve diyor ki: "Akıl dışı işler, akıl dini olan İslâmiyet'le uyuşur mu?"

İşte burada, bilerek veya bilmeyerek, Yekta doğru söylüyor ve, işin gerçeği de budur. Evet; akıl dışı olan işler, akıl dini olan İslâmiyet'le uyuşmaz, uyuşmasına da imkân ve ihtimal yoktur.

Neden? Çünkü, laik düzenin getirdiği kanun ve hükümler, insanoğlunun cılız; cılız olduğu kadar da aciz ve dolayısıyla hatalarla mahmul ve mâlul insan kafasının ve hele hele hususiyle hakkı batıldan, akı karadan ayırt edemiyen, ve hele hele Allah'ın hikmet dolu Şeriat'ını bırakıp da sarhoş ve aynı zamanda İngiliz casusu put Kemal'in getirdiği ilimsiz ve akıl dışı kemalizme göre kurulan bir anayasanın arkasından giden ve hampalığını yapan Yekta gibilerinin kafa yapılarının mahsulu olursa!”

Birkaç misal:

Allah'ın Şeriat'ına göre: "Hâkimiyyet kayıtsız ve şartsız Allah'ındır." Ve bu, akıl dini olan ve onun kitabı bulunan Kur’ân'ın bir hükmüdür!

Laik düzene göre ise: "Hâkimiyyet kayıtsız ve şartsız milletindir."

İşte ortada iki kaziyye! Bunlardan biri doğru diğeri yanlıştır. Bir başka ifade ile; bunlardan biri "akıl içi", diğeri ise "akıl dışı"dır. Akıl sahibi bir insan kalkıp da "Allah'ın hükmü akıl dışı, laikliğin hükmü ise, akıl içidir" diyemez. O halde ne demesi lazım? Allah'ın hükmü hak, Iaikliğinki ise batıldır.

İkinci bir misal:

Şarap içmek; Allah'ın hükmünde haram, laik düzende ise helaldır. İki kaziyye çatıştı! Biri doğru, diğeri yanlış; biri akıl içi, diğeri ise akıl dışıdır. Güngör'ün kendisinin de itiraf ve kabul ettiğine göre de akıl dini olan İslâmiyet'in hükmü doğrudur, laik düzenin getirdiği ve kabul ettiği hüküm yanlıştır.

Bir üçüncü misal:

Faiz meselesi: Allah'ın Şeriat'inde haram, laik düzende ise helaldır. Burada da iki kaziyye çatıştı! Bunlardan biri akla uygun, diğeri ise akıl dışı olup deliliktir. Burada da iki hükümden biri akla uygun, diğeri ise akıl dışıdır; yani deliliktir. Yine kendisinin de itiraf ve kabul ettiği gibi, Şeriat'ın getirdiği akla uygun, laikliğin getirdiği ise akıl dışıdır, yani deliliktir.

Binaenaleyh, bu üç misal de gösteriyor ki, Şeriat sistemi akla da mantığa da uygundur. Laik sistem ise akıl ve mantık dışıdır. Ve bu noktadan hareketle diyebiliriz ki, laik düzen Müslümanlıkla bağdaşmaz. Ve yine diyebiliriz ki, Şeriat'ın devlet olmasını iseyenler akıllı olup iyi insanlardır, temiz insanlardır, hakka bağlı insanlardır, memleket seven insanlardır, insanca yaşamak isteyen insanlardır ve nihayet Allah'a kul, Peygamber'e ümmet olan insanlardır. Laik kafalılar ise; akıl dışı, gerici, kafasız, millet ve memleket düşmanı, terörist, hukuk düşmanı, adalet düşmanı, insanlık düşmanı ve nihayet hayvanlaşmış ve kâfirleşmiş kişilerdir. Elleri sıkılmaz, kestikleri yenmez, nikâhsızdırlar ve eşleriyleher birleşmeleri zinadır, cenaze namazları kılınmaz ve köpek Iaşesi gibi bir çukura gömülürler.

Asıl merci Allah'ın kitabıdır:

Laik düzenin Müslümanlıkla bağdaşıp bağdaşmıyacağı hususunu, kimsenin kendi kafasına göre değil, din ve Şeriat kaynağı ve her şeyin mercii Kur’ân'a başvurmalı ve ondan sormalı, fetvasını ondan almalıdır. Çünkü, zaten Kur’ân da öyle diyor:

فَاِنْ تَنَازَعْتُمْ ف۪ي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ اِلَى اللّٰهِ وَالرَّسُولِ اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ ذٰلِكَ خَيْرٌ وَاَحْسَنُ تَأْو۪يلًا۟

“… Ve şayet bir şeyde ihtilafa düşürseniz, Allah'ın kitabına, Peygamber'in sünnetine başvurun; eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız. Hayırlısı budur, te'vilce de en güzeli budur.” (Nisa, 59)

“Laiklik, Müslümanlıkla bağdaşır mı bağdaşmaz mı?” mevzuu dünyanın gündemindedir; Şeriat'ın devlet olmasını isteyenler; bağdaşmaz derken, Şeriat'ın devlet olmasını istemeyenler bağdaşır demektedirler. Ve bu arada çekişmeler ve yazışmalar sürüp gitmekte, saldırılar devam etmektedir. Şeriat'ın devlet olmasını isteyen bizler, ihtilafın bu noktasında kemalistlerin sözcüsü Çubuk'culara, Necib'lere, Cindoruk ve Yekta'lara sesleniyor ve diyoruz ki, “Geliniz Kur’ân'ın hakemliğine başvuralım; laikliğin Müslümanlıkla bağdaşıp bağdaşmıyacağını ondan soralım, fetvasını ondan isteyelim de, sözüm ona, anayasa başkanı Yekta Güngör Özden gibi gülünç duruma düşmiyelim; zaman ve kağıt israfına gitmiyelim! Kur’ân'ın da akl-ı selimin de ve dolayısıyle medenî insan olmanın da istediği bundan başkası değildir.”

Şimdi Kur’ân ayetlerini dinleyelim:

1- 

وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍۙ قَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا ائْتِ بِقُرْاٰنٍ غَيْرِ هٰذَٓا اَوْ بَدِّلْهُۜ قُلْ مَا يَكُونُ ل۪ٓي اَنْ اُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقَٓائِ۬ نَفْس۪يۚ اِنْ اَتَّبِعُ اِلَّا مَا يُوحٰٓى اِلَيَّۚ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اِنْ عَصَيْتُ رَبّ۪ي عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ

"Onlara ayetlerimiz apaçık belgeler olarak okunduğunda, bizimle karşılaşmayı ummıyanlar, derler ki, bundan başka bir Kur’ân gelir veya onu değiştir! De ki: Onu benim kendi nefsimin ön görmesi olarak değiştiremem, benim için olacak şey değildir. Ben, ancak bana vahyolunana uyarım! Eğer Rabbime isyan edersem, şüphesiz ben, büyük günün azabından korkarım!" (Yunus, 15)

Ayetin tahlili:

a) Kur’ân'ın, herşeyi açık açık beyan etmesine rağmen, ahirete lnanmıyanlar, kaçamak yolu arar, bu yolda teklif getirirler: Ya başka bir Kur’ân veya bunu değiştirme!

b) Verilen cevapta iki şey var: Buna benim gücüm yetmez ve ben ancak bana vahiy yoluyla gelene uymak mecburiyetindeyim!..

c) Sizin taleb ve teklifınizde Rabb'ime isyan etme vardır. Ve ben, böyle bir isyanın getireceği büyük günün azabından korkarım!”

Demek oluyor ki, laik kafalıların getireceği laik düzen şöyle dursun, Peygamber'e bile böyle bir müsaade verilmemiştir...

2- 

وَكَذٰلِكَ اَنْزَلْنَاهُ حُكْمًا عَرَبِيًّاۜ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ بَعْدَ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ مَا لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا وَاقٍ۟

"İşte böylece biz onu (Kur’ân'ı) Arapça bir hüküm olarak indirdik. Andolsun ki, sana gelen bu ilimden sonra, onların heva ve heveslerine uyacak olursan, senin için ne bir yardımcı dost ve ne de bir koruyucu vardır." (Ra'd, 37)

Tahlil:

a) Kur’ân'ın getirdiği hükümleri aslına uygun bir şekilde anlamak için, onun Arapça metnine bakmak şarttır.

b) Kur’ân'ın getirdiği hükümler; ilmin, hakikatın kendisidir. Gerisi heva ve hevestir.

Demek oluyor ki, Şeriat hükümlerinde Kur’ân'ın asıl metninin esas alınmasının şart olması yanında laikliğin heva ve hevesten ibaret olduğu muhakkaktır. Heva ve hevesine uyanların maruz kalacağı azabtan kendilerini kurtaracak kimseleri de yoktur.

 3- 

كُتِبَ عَلَيْكُمْ اِذَا حَضَرَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ اِنْ تَرَكَ خَيْرًاۚ اَلْوَصِيَّةُ لِلْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَب۪ينَ بِالْمَعْرُوفِۚ حَقًّا عَلَى الْمُتَّق۪ينَۜ ﴿180﴾ فَمَنْ بَدَّلَهُ بَعْدَ مَا سَمِعَهُ فَاِنَّمَٓا اِثْمُهُ عَلَى الَّذ۪ينَ يُبَدِّلُونَهُۜ

"Sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman, eğer geride bir hayır (bir mal) bırakmışsa, anaya, babaya ve yakın akrabaya bilinen bir tarzda vasiyette bulunması, Allah'a karşı gelmekten sakınanlara bir hak olarak, size yazıldı. Bundan böyle kim onu işittikten sonra değiştirirse, günahı elbette onu değiştirenlerin üzerinedir." (Bakara, 180-181)

Tahlil:

a) Kur’ân'ın getirdiği hükümler haktır ve hakkı değiştirme ise günahtır.

b) Hakkı değiştirenlerin günahı ise, onu değiştirenlere aittir.

Demek oluyor ki, laikliğin Müslümanlıkla bağdaşması şöyle dursun, kendisi batıldır ve aynı zamanda günahtır, vebaldır. İşte bu hususları üç ayet-i celile'de de görmekteyiz...

Birkaç misal daha:

Laikliğin Müslümanlıkla bağdaşmıyacağını, prensip olarak yukarıda geçen ayetlerde gördük. Bu hususu bir de maddeler halinde görelim ve yüzlercesinden sadece bir kaç misalle yetinelim:

1- 

اَلطَّلَاقُ مَرَّتَانِۖ فَاِمْسَاكٌ بِمَعْرُوفٍ اَوْ تَسْر۪يحٌ بِاِحْسَانٍۜ وَلَا يَحِلُّ لَكُمْ اَنْ تَأْخُذُوا مِمَّٓا اٰتَيْتُمُوهُنَّ شَيْـًٔا اِلَّٓا اَنْ يَخَافَٓا اَلَّا يُق۪يمَا حُدُودَ اللّٰهِۜ فَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا يُق۪يمَا حُدُودَ اللّٰهِۙ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَا ف۪يمَا افْتَدَتْ بِه۪ۜ تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ فَلَا تَعْتَدُوهَاۚ وَمَنْ يَتَعَدَّ حُدُودَ اللّٰهِ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ ﴿229﴾ فَاِنْ طَلَّقَهَا فَلَا تَحِلُّ لَهُ مِنْ بَعْدُ حَتّٰى تَنْكِحَ زَوْجًا غَيْرَهُۜ فَاِنْ طَلَّقَهَا فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَٓا اَنْ يَتَرَاجَعَٓا اِنْ ظَنَّٓا اَنْ يُق۪يمَا حُدُودَ اللّٰهِۜ وَتِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ يُبَيِّنُهَا لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ

"Boşanma iki defadır. (Sonra ise) ya iyilikle tutmak ya da güzellikle bırakmakdır. Onlara (kadınlara) vereceğiniz bir şeyi geri almayınız. Sizin için helal olmaz. Ancak ikisinin Allah'ın sınırlarını (hududlarını) ayakta tutmıyacaklarından korkmuş olmaları (durumu başka). Eğer ikisinin Allah'ın sınırlarını ayakta tutamıyacaklarından korkarsanız, bu durumda kadının fidye vermesinde ikisi için de günah yoktur. İşte bunlar Allah'ın hudutlarıdır. Onlara tecavüz etmeyin! Kim Allah'ın sınırlarına tecavüz ederse, onlar zalimlerin ta kendileridir. Yine onu (kadını üçüncü defa) boşarsa, kadın onun dışında birbaşka koca ile nikâhlanmadıkça ona helal olmaz. Eğer bu koca da onu boşarsa, onlar Allah'ın sınırlarını ayakta tutacaklarını sanıyorlar ise, tekrar birbirlerine dönmelerinde ikisi için de günah yoktur. İşte bunlar, Allah'ın hudutlarıdır. İlim sahibi bir toplum için bunları açıklamaktadır." (Bakara, 229-230)

Tahlil:

İşte bütün bunlar, boşanma yolunda karı-koca haklarını tanzim eden Şeriat'ın hükümleridir. Ve aynı zamanda bunlar Allah'ın'ın koyduğu sınırlardır. Bu sınırları çiğneme veya değiştirmek, birinci ayette kişiyi zalim yapacağı gibi, ikinci ayette de cahillik sıfatiyle tavsif etmektedir. Demek oluyor ki, Şeriat'ın koyduğu bu kanunları olduğu gibi uygulama adalet işidir, ilim işidir. Kaldırmak veya değiştirmek ise, zalimliktir, cehalettir. İslâm'da ise ne zalimlerin yeri vardır ve ne de cahillerin!..

Ve netice:

"Laiklik, Müslümanlıkla bağdaşır" diyen Yekta'lar, zalimlerin ve cahillerin ta kendileridir.

2- Miras hukuku: Bu mevzuu Kur’ân, Nisa Suresi'nin 11. ve 12. ve aynı surenin 176. ayetlerinde tafsil ve beyan etmiş. Bilhassa kadın-erkek arasında fark gözeten Şeriat'a mukabil, laik düzen bunu kabul etmemektedir. Şimdi siz hangisiyle amel edeceksiniz? Laik düzenle mi yoksa Allah'ın kitabıyla mı? Bu sualin cevabını mezkur ayetlerin son cümleleri vermekte ve arkasından iki ayet de müeyyidelerini getirmektedir. Şöyle ki:

a) “… Babalarınız, oğullarınız; onların hangilerinin yarar bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bunlar Allah'tan bir farzdır. Şüphesiz Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır.”

b) “(Bu size) Allah'tan bir vasiyettir, (kullarına) yumuşak olandır.”

c) “Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Kim Allah'a ve Resulü'ne itaat ederse onu, altından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlere koyar. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.”

d) “Kim Allah'a ve Resulü'ne isyan eder ve onun hudutlarını (sınırlarını) aşarsa, onu da içinde ebedî kalacağı ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azab vardır.” 

Tahlil

a) Miras taksimatını, Allah'ın koyduğu sınırlar içinde yapmak faızdır ve Allah'ın kesin emridir ve aynı zamanda bir İlim işidir, bir hikmet işidir ve bir merhamet işidir.

b) Mirası bu taksimata göre halletmede Allah ve Resulü'ne itaatda olanlar, cennet ehli ve mutlu olanlardır. Bu hükümleri kaldıran veya değiştirenler ise, Allah ve Resulü'ne karşı isyan etmiş, kanunlara karşı gelmişler, dolayısıyla cehennemde alçaltıcı azabı boylamışlardır.

Demek oluyor ki, laik kafalılar; Allah'ın kesin emirlerini terk etmişlerdir, ilim ve hikmet yolunun dışınaçıkmış gaddarlardır. Allah ve Resulü'ne isyan etmiş olup Şeriat kanunlarını çiğnemişler ve nihayet cehennemin azabını boylayan alçaklardır...

3- Şarap ve kumar yasağı:

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالْاَنْصَابُ وَالْاَزْلَامُ رِجْسٌ مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ ﴿90﴾ اِنَّمَا يُر۪يدُ الشَّيْطَانُ اَنْ يُوقِعَ بَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَٓاءَ فِي الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ وَيَصُدَّكُمْ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِ وَعَنِ الصَّلٰوةِۚ فَهَلْ اَنْتُمْ مُنْتَهُونَ ﴿91﴾ وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ وَاحْذَرُواۚ فَاِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُٓوا اَنَّمَا عَلٰى رَسُولِنَا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ

"Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın işlerinden olan pisliklerdir. Öyleyse onlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz. Geçekten şeytan, içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi? Allah'a ve Resulü'ne itaat edin ve (böyle şeylerden) sakının! Şayet onlar yüz çevirirlerse, elçimize düşen apaçık bir tebliğdir." (Maide, 90-92)

Tahlil:

a) Birinci ayette: İçki, kumar, put heykelleri ve fal okları yasaklanmıştır. Bunlar birer şeytan işi olup, birer pislik ve birer necistir. Kurtuluş ve yükseliş bunlardan sakınmaya bağlıdır.

b) Aileler, milletler ve insanlar arasına düşmanlık ve husumet koymak için, Allah'ı zikretmekten ve namazdan men etmek için şeytanın kullandığı silahlardır. Allah ve Resulü'ne itaat edenler bunlardan sakınmalıdır. Bütün bunlara rağmen yine de sakınmayanlar olursa, Peygamber'e ve Peygamber yolunda bulunanlara düşen şey, bu gerçekleri açık açık tebliğ etmektir.

Demek oluyor ki, Iaik düzeni getirenler ve "Müslümanlıkla bağdaşır" diyenler; bir taraftan Kur’ân'a ters düşüp yalan söylerken, bir taraftan da şeytanın pislikleriyle meşgul olmuş olmanın yanında içki ve kumarı serbest bırakan laikliği getirmekle ailelere, milletine ve insanlığa en büyük ihanet ve hiyaneti yapmış; onları Zikirden ve namazdan men etmenin ötesinde de aralarına kin ve düşmanlık koymuşlardır.

4- Hırsızın cezası:

وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُٓوا اَيْدِيَهُمَا جَزَٓاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِنَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ

"Hırsız erkek ve hırsız kadının, (çalıp) kazandıklarına bir karşılık, Allah'tan, tekrarı önleyen kesin bir ceza olmak üzere ellerini kesin. Allah aziz ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir." (Maide, 38)

Tahlili:

a) Hırsızlık yoluyla kazanç sağlıyanların cezası ellerinin kesilmesidir. Çünkü, mal dokunulmazlığına uzanan eller kırılmalıdır ve bu eller, insanın beden yapısında artık kalamazlar; kesilip atılmalıdırlar. Çünkü, suç işlemiş, harama uzanmış, alın teriyle kazanılan malın dokunulmazlığını ihlal etmişlerdir.

 b) Hırsızlığın cezasını, aziz olan, hüküm ve hikmet sahibi bulunan Allah, böyle tertib etmiştir ve bu, aynı zamanda "ceza, yapılan suçun cinsine göredir" kaidesine uymakta ve her şeyi hakkıyla bilen Allah'ın ilim ve hikmetine dayanmakta, hırsızlığın kökünün kazınmasına vesile olmaktadır.

Demek oluyor ki, "laiklik Müslümanlıkla bağdaşır" diyenleri bu ayet de tekzib etmekte, cehaletlerini ortaya koyup, Ianetlemektedir; kaş yapıyorum derken, göz çıkartmakta ve nihayet malın dokunulmazlığını ihlal edip millete ihanet ve hiyanet etmektedirler.

5- Zinanın cezası:

اَلزَّانِيَةُ وَالزَّان۪ي فَاجْلِدُوا كُلَّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا مِائَةَ جَلْدَةٍۖ وَلَا تَأْخُذْكُمْ بِهِمَا رَأْفَةٌ ف۪ي د۪ينِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۚ وَلْيَشْهَدْ عَذَابَهُمَا طَٓائِفَةٌ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ

“Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüzer değnek vurun! Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah'ın dininin getirdiği ceza hükümlerini uygulamada sizi bir acıma tutmasın. Onlara uygulanan azaba mü'minlerden bir grup hazır bulunsun!” (Nur, 2)

Tahlil:

a) Zina etmek; kadına da erkeğe de suçtur, Hem namusa karşı işlenmiş bir suçtur ve aynı zamanda namus dokunulmazlığını ihlaldır, Cezası ise, herkesin gözleri önünde vurulması gereken yüzer sopadır ve aynı zamanda bir ibret dersidir...

b) Ve bu, aynı zamanda bir iman meselesidir; Allah ve ahiret gününe iman etmiş olmanın bir gereğidir. Binaenaleyh, dinin bir gereği olan bu cezayı tatbik yolunda merhamet duygularının yeri yoktur. Çünkü, bu bir namus meselesidir; namussuzluğu ortadan kaldırmanın en güzel yoludur. Kaldı ki, bu; bekâr ve bakire olanlar arasında işlenen suçun cezasıdır. Evlilik hayatı başından geçenler arasında işlenirse, Ceza daha ağırdır; ölüm cezasıdır.

Laik kafalılara sorun ve deyin ki, savunmasını yaptığınız laik düzene Kur’ân'ın bu hükmü uyar mı? Uymaz! O halde boşuna çırpınmanın bir gereği yoktur; delilik ve aptallıktır. Daha doğrusu hayvanlıktır ve hayvanlaşmaktır. Başka bir ifade ile kâfirliktir ve kâfirleşmedir.

Kur’ân; getirdiği ahkâm ayetlerinin kaldırılmasına, değiştirilmesine rıza göstermek şöyle dursun, Müslümanı, bu hükümler karşısında muhayyer bile bırakmamıştır ve bu babda şöyle demiştir:

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَمْرًا اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْۜ وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُب۪ينًا

"Allah ve Resulü bir şey hakkında hükmettiği zaman, imanlı bir erkek veya imanlı bir kadının muhayyerlik hakkı yoktur. Kim Allah ve Resulü'ne isyan ederse, artık gerçekten o, açık bir sapıklıkla sapıtmıştır." (Ahzab, 36)

Mü'min; Allah ve Resulüne bütün emir ve yasaklarında itaat eden kimsedir. Aksi hal isyan sayılır ve aynı zamanda sapıkların en rezilidir.

7- 

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ تَعَالَوْا اِلٰى مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَاِلَى الرَّسُولِ قَالُوا حَسْبُنَا مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَاۜ اَوَلَوْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ لَا يَعْلَمُونَ شَيْـًٔا وَلَا يَهْتَدُونَ

"Onlara; Allah'ın indirdiğine ve Peygamber'ine gelin! denildiğinde 'Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter' derler. Peki, ya ataları bir şey bilmiyor ve hidayet üzere değillerse!.." (Maide, 104)

Güngör, son olarak diyor ki, "Cumhuriyetimizi kimseye yıktırmıyalım!.." Bu adama sormak lazım: Bir bina çürük olursa veya temelsiz olursa, ne kadar direk verilse de yine yıkılacaktır. Velev ki, direklerin biri veya birileri Yekta Güngör ve benzerleri de olsa yine yıkılacak, bunlar da enkazı altında kalacaktır. Çünkü, kemalizm, örümcek ağı misalidir. Kur’ân şöyle der:

مَثَلُ الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْلِيَٓاءَ كَمَثَلِ الْعَنْكَبُوتِۚ اِتَّخَذَتْ بَيْتًاۜ وَاِنَّ اَوْهَنَ الْبُيُوتِ لَبَيْتُ الْعَنْكَبُوتِۢ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ ﴿41﴾ اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ مِنْ شَيْءٍۜ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ﴿42﴾ وَتِلْكَ الْاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِۚ وَمَا يَعْقِلُهَٓا اِلَّا الْعَالِمُونَ

"Allah'tan başka (sığınacak) dostlar edinen (ve ona bağlanan)ların durumu, (kendisine) bir ev edinen örümceğe benzer. Halbuki evlerin en zayıfı, elbet örümcek evidir, (bunu) bilselerdi.

Şüphesiz Allah, onların kendisinden başka neye yalvar(ıp taptık)larını bilir. O mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Bu misaller (var ya), biz onları insanlar için getiriyoruz, ama onları(n inceliğinive faydasını), âlimlerden başkası anlamaz." (Ankebut, 41-43)

Hülâsa:

Kur’ân-ı Kerim'in, yüzlerce ahkam ayetlerinden sadece yedi tanesini verdim.

Şimdi, başta kâfir anayasanın başı, Yekta Güngör Özden olmak üzere, bütün laik kafalılara ve bu arada İnönü, Ecevit, Demirel, Türkeş ve Erbakan'a soruyor ve diyoruz ki; işte laiklik ve işte Kur’ân ayetleri ve işte laik düzen! İşte Müslümanlık ve işte atanızın getirdikleri! Ve işte berrak, parlak, temiz, güzel, adil, hikmet dolu Şeriat'ın hüküm ve kanunları ve işte pis ve necis, adaletsiz ve cahilce, zulüm ve gaddarca, hayadan uzak ve namussuz, kerhaneci ve meyhaneci, müşrik ve münafık laikliğin getirdiği ve getireceği kanunlar!.. Hepsi ortaya dökülmüştür. Bunlardan hangisini seçeceksiniz? Hangisinden yana olup koruyuculuğunu üzerinize alacaksınız? Hangisini beğenip onun safında yerinizi alacaksınız? Şeriat'ı seçip sağda mı yerinizi alacaksınız, yoksa Kur’ân'ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyip zalimlerden, fasıklardan ve kâfirlerden mi olacaksınız? İkisinin ortası yok! İkisinden biri: Ya sağ veya sol!..

Karar:

İstisnasız hepiniz; "laik düzen, din hürriyetinin teminatıdır, hâkimiyyet kayıtsız ve şartsız milletindir, demokrasi, gerçek demokrasi anayasaya girmelidir ve nihayet Atatürk sağ olsaydı bizde, bizim partimizde yerini alırdı!.." dediğinize göre yeriniz pistir, ağzınız pistir, kalbiniz pistir, sisteminiz pistir ve necistir! Neden? Çünkü, laik düzeni savunma demek, şirki, putperestliği savunma demektir, müşrik olma demektir.

Bize ve cemaatımıza gelince:

Biz ehl-i iman ve ehl-i Tevhid'iz, Elhamdülillah! Şeriat'ı seven, onu gönlüne ve kafasına yerleştiren, Şeriat'ı canından da malından da üstün tutan ve ona toz kondurmayıp kâfırlere, müşriklere ve münafıklara karşı savunan, hikmet ve güzelliğine, ilim ve hâkimiyyetine, ilahi bir lütuf ve fazilet olduğuna, batıldan ve hakkı batıla karıştırmakdan münezzeh ve müberra olduğuna, kıyamete kadar muarız ve muhaliflerine hak ettikleri cevabı verip susturacağına, düşmanlarını zelil ve perişan, dostlarını ise, aziz ve şerefli kılacağına inanıp, iman etmekteyiz!.. İşte laik kafalılar ve işte biz!..

"Habisler, habislere yakışacağı gibi, temizler de temizlere yakışmaktadır!.." şeklindeki hüküm Kur’âni bir beyandır.

Emir ve tavsiyelerimiz:

 Başta Yekta olmak üzere, tüm liderlere ve onların arkasından giden tüm particilere sesleniyor ve hâlisane diyorum ki, geliniz; ahmaklığı, cahilliği, hayvanlığı, müşrikliği ve münafıklığı bırakınız da tevbekâr olunuz; iman ve nikâhınızı tazeleyeniz ve artık bundan böyle kemalizmi ve Beton Kemal'i terk ediniz de Allah'ın ve Peygamber'in yoluna, Kur’ân ve Şeriat'ın yoluna giriniz ve dalgalanan Tevhid bayrağının altında, ilan ve ihyası yapılan "İslâm Devleti'nie iltihak ediniz ve bunu geciktirmeyiniz; Ola ki, ecel gelir de ağzınız imansız kapanır; Allah'ın cennetine değil, müşriklerin cehennemine gider, put Kemal'in yanında yerinizi alırsınız!..

Selam Şeriat'ın bekçilerine olsun!..

Dağıtım:
         

1) Anayasa Mahkemesi Başkanı'na

2) T.C Cumhurbaşkanı Özal'a

3) DGM Başsavcısı Nusret Demiral'a

4) Süleyman Demirel'e

5) Erdal İnönü'ye

6) ve diğer devlet bakanı ve parti liderlerine

7) 27 üniversite rektörüne

8) Baro başkanlarına

9) TC ordusu paşalarına

10) TC Diyanet İşleri Başkanlığı'na

11) TC Meclis başkanı Cindoruk‘a

------------------------------------------------------------

Ümmet-i Muhammed Gazetesi, Sayı: 77

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 157
Toplam 436315
En Çok 1157
Ortalama 330