ALLAH’IN VARLIĞINA İNANMAYANLARA (ATEİSTLERE) - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

15-03-2022

ALLAH’IN VARLIĞINA İNANMAYANLARA (ATEİSTLERE)

Böylelerine tebliğ ediyor ve diyoruz ki:

“Allah vardır vs birdir, eşi ve benzeri yoktur.” Varlığını ispat eden çok ve çeşitli deliller vardır. Öyle ki, bu sayısız ve çeşitli deliller ortada durup dururken inkârcılığa sapmak, “Allah yoktur” demek, çok çetin bir şeydir. Bunu söylemek için ya deli olmak lazım ya da katmerli bir inatçılığa saplanmış olmak lazım. Bütün bunlara rağmen, her devirde maalesef, Allah’ın varlığını inkâr eden ve yalnız maddeye inanan “Tabiat, tabiat” diye duran materyalistlerin sayısı az olmamıştır. Bu sebeple İslâm âlimleri ve mütefekkirleri Allah varlığını ispat yolunda çok ciddi çalışmalar yapmışlardır. İnkârcıların veya şüphecilerin ileri sürdükleri delilleri gündeme getirmişler, onların da anlayabileceği bir lisanla ileri sürdükleri delil ve mesnetleri cerh etme, iptal etme yoluna gitmişler ve iptal etmişlerdir. Bize pek o kadar çok şey bırakmamışlar, sadece karşılarındaki inkârcılara verdikleri cevapları bulup benzeri inkârcılarla yaptığımız münazaralarda gündeme getirmemiz kâfi gelecektir. İşte bizim bu babda hizmetimiz bu kadar olacaktır. Bunu yapabilirsek, ne mutlu!..

Esasta bir:

İslâm mütefekkirleriyle, garb filozoflarının Allah varlığını ispat yolunda ileri sürdükleri deliller ve mesnetler esasta ve aslında birdir. Hepsi de: “Bu âlemin elbette bir yaratıcısı vardır ve birdir.” noktasında ittifak halindedirler. 

Üç metod:

Mezkûr zatlar; sayısız delilleri üç grupta toplamışlardır:

  1. Dış âlemden çıkarılan tabiat delilleri;
  2. Akıl yoluyla elde edilen fizik ötesi deliller;
  3. İnsan tabiatından çıkan ahlakî ve insanî deliller.

a) DIŞ ÂLEMDEN ÇIKARILAN TABİİ DELİLLER:

Geçen derste “İlim” delilini gördük. Kâinatın ilmî bir yapıya sahip oluşu, ancak Kemal sıfatlara sahip bir varlığın varlığıyla açıklanabilir, yoksa Allah’ın varlığını kabul etmeden ilim de teknik de sallantıda kalır, dayanak bulamaz ve işin içinden çıkılamaz.

  1. Hudus delili (sonradan var olma delili):

İlahiyatçılar, çeşitli yollardan giderek âlemin hadis olduğunu ortaya koymuşlardır ve demişlerdir ki, bu âlem sonradan olmalıdır. Yani bir zaman vardır ki, alem maddesiyle de suretiyle de yoktu; kainattan zerre yoktu, ne canlı var idi ne de cansız!.. Hepsi sonradan var oldu. Sözü, ispat ede ede bu noktaya getiren bilginler, “Hadis olan bir varlığın elbette bir muhdise, yani bir ihdas edene ihtiyacı vardır” şeklindeki kaideye dayanarak, bu âlemin de elbette bir yaratıcıya, bir var edene ihtiyacı vardır… tezini ileri sürerler.

Ve netice:

Bu âlem her şeyiyle hadistir. Bu kaziye mantık dilinde “Suğra” ismini alır. Her hadisin mutlaka bir muhdisi vardır. Bu kaziyede “Kübra” ismini alır. Suğra ve Kübra kaziyelerinin ortak noktalarını bir araya getirdiğimizde bu âlemin elbette bir muhdisi, bir mucidi vardır. Bu kaziye de “Netice” ismini alır. İşte o muhdiste din kaynaklarının haber verdiği “Allahü Azimüşşan”dır.

  1. Hareket delili:

Hareket ve sükûn, ictima ve iftirak (ayrılma) ki, bunlara dört oluş ismi verilir. Cisimler ya hareket halindedir ya da sükûn halindedir. Ya ictima halindedir ya da iftirak halindedir. Bunların bir halden bir hale geçmesi mutlaka dıştan gelen bir tesire bağlıdır, yani, muharrik bir kuvvete, birleştirici veya ayırt edici bir unsura ihtiyacı vardır. İşte bu muharrik kuvvet veya bu unsur kim? Sonra, hareketler veya ayırt etme ve birleştirme genelde bir nizam içinde cereyan etmekte ve olup gitmektedir. Bunlar da gösteriyor ki, muharrik kuvvetin ve birleştirici unsurun ilmi vardır, iradesi vardır, yaptığını bir plana, bir bir nizama göre yapmakta ve yürütmektedir. Öyle ise o muharrik kuvvet “Allah”tır. Kur’ân şöyle der:

كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا فَاَحْيَاكُمْۚ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

“Siz Allah’ı nasıl inkâr edebilirsiniz? Hâlbuki siz ölüler idiniz, Allah sizi diriltti. Sonra sizi öldürecek, sonra sizi diriltecek, sonra O’na döndürüleceksiniz.” (Bakara, 28)

Görüldüğü üzere, ortada bir hareket var. İnsanoğlunun hamuru çamur ve topraktır. Bu ise cansızdır, ölü mesabesindedir. İşte bu cansız varlık, cansızlıktan hareket ederek, hayat noktasına gelmiş, canlı olmuş, ölüm geldiğinde, hareket ters yönde olacak, insan canlılıktan cansızlığa intikal edecektir. Cansızlık noktasında da kalmayacak, hesap vermek üzere tekrar hayata doğru hareket edecektir…

İşte ortada bir hareket, hem fevkalâde bir hareket, mucizevari bir hareket! Toprakta can, canda toprak, tekrar can! Bu olacak bir şey mi? Ama olmuş! Gözlerimizin önünde! İnkârı kabul değil! İnkarcı da bu hareketi inkar edemiyor; onun başından da bu hareket geçiyor, o da bu hayatı bizzat yaşıyor ve bu harekete katılıyor!..

“Her hareketin bir muharriki vardır.” kaidesince, bu hareketin bir muharrikini, mutlaka bulmalıyız ve bilmeliyiz. Şu da bir hakikat ki, biz, o muharriki bilsek de bilmesek de, kabul etsek de etmesek de o vardır. Bizim kabul edip etmemize bağlı değildir. Hem vardır hem de mükemmel sıfatlarla vardır; her şeyi bilir ve görür, her şeye gücü yeter, diler ve dilediği şey olur. Yaratan, öldüren, dirilten, hesap soran O’dur; Büyüten, rızık veren O’dur… Herşey O’nun; mülk O’nun, melekût O’nun!..

İşte O, varlığını ve birliğini ve en güzel sıfatla muttasif olduğunu diğer delillerin meyanında hareket deliliyle de ortaya koymuş olduğu gibi, gönderdiği ve indirdiği peygamberleri vasıtasıyla da bildirmiş ve beyan etmiştir. Binaenaleyh, O’nun bildirmesiyle biz biliyoruz ve inanıyoruz ki, O’nun isminin “Allah” olması yanında en güzel isimler O’na mahsustur. Nitekim geçen satırlarda gördük!..

  1. İmkân delili:

Burada bir kaideyi bilmemiz gerekmekte: Varlık üç şekilde düşünülür: Varlığı vacib; yokluğu asla düşünülemez. Varlığı muhal ve mümtenî; Yani olması mümkün değil, olmasına imkân yok, varlığı mümkün; Yani olmasında da olmamasında da zarar yok; başka ifade ile olması müsavî, olmaması da müsavî. Birinciye misal: Allah varlığı, ikinciye misal: Allah’ın şeriki ve benzeri. Üçüncü üzerinde duracağız.

Kâinatın olması da olmaması da, yani varlığı da, yokluğu da müsavî. Böyle iki yönlü bir varlığa sahip bir şeyin bir tarafının vücut bulması, mesela: Yokluktan varlığa geçmesi bir tercih meselesidir. İşte bu tercihi yapan kim? İşte bunu bilmemiz ve bulmamız lazım! Akıl ve ilim böyle bir tercih sahibinin varlığını kabul ve ispat etmekte ve fakat isim vermemektedir. Daha başka ifade ile; akıl ve ilim müştereken ve müttefiken tercih sahibinin varlığını kabul ve tasdik etmektedirler. Ancak isim vermekten aciz olduklarını bildirmekte ve itiraf etmektedirler. Böyle bir zata isim vermek için başka bir kaynağa müracaat etmemiz gerekecektir. O kaynak da dindir, dinin kitaplarıdır, daha açık bir ifade ile; O ismin sahibidir. Zira O, kendini de bilir, ismini de bilir. O’na başvurmak, O’ndan mâlumat almak kaçınılmazdır. O da kendisine “Allah” ism-i celilini vermiştir.

Ve netice:

Bu âlem bir mümkinât mecmuasıdır.

Her mümkünün var olabilmesi için, yokluğuna varlığını tercih eden bir müreccihe, bir kuvvete muhtaçtır. 

O halde bu âlem de var olabilmek için böyle bir müessir kuvvete muhtaçtır. Bu müessir kuvvet de bu âlemin dışında varlığı vacib olan “Allah” (Celle Celâluhu)’dür.

  1. İbda ve illet-i gaye delili:

İbda: Bir şeyi, benzeri veya misli olmadan mükemmel bir şekilde meydana getirmek, demektir.

Gaye ise: Bir şeyin neticesi, bir şeyin var olması sonunda üzerine terettüp eden fayda, demektir, hikmet demektir.

Güzellik ve ahenk:

Kendimize ve çevremize dönüp baktığımızda güzel ve aynı zamanda ahenkli varlıklar görürüz. Herşey yerli yerinde ve bir ahenk içinde olup gidiyor. Hiçbirinde lüzumsuz, faydasız, manasız bir şey göremiyorsunuz. Neye bakarsanız bakın, neyi incelerseniz inceleyin, hepsinde nizam ve intizam göreceksiniz. Dünyamız ve ondaki her varlık, gökyüzü ve ondaki ay ve güneş, yıldızlar ve galaksiler birer güzelliğe, birer letafete ve birer ahenge sahip, eğrisi ve büğrüsü yok!..

İnsan ve onun yapısı:

Çiçeklerin, otların ve ağaçların, meyve ve sebzelerin, hava ve suyun güzellik ve faydalarının yanında insana, insanın beden yapısına bir göz atın! Güzelliğinin ve ahengin şaheserlerini, mucizevari ahengini görecek ve hayran olacaksınız! O ağızlar, o dudaklar, o yanaklar, o gözler ve o kaşlar insanı adeta büyülüyor, görmekten zevk alıyor, bakmaktan doymuyor, aşık oluyor, onun güzelliği gece ve gündüz aklından çıkmıyor, kendisini deli divane ediyor!..

Keza; teknik cihazlardaki ahenge bir bakın! Evet; dişlere bir bakın; Görünüşü ne güzel, inceliği ile mükemmel, gıda maddelerini ezmek, ufalamak da onun gayesi; Göz de böyle, kulak da böyle, sindirim sistemi, dolaşım sistemi, sinir ve üreme sistemi! Bütün bunlara bir bakın, bir inceleyin! Güzelliklerini, kendi aralarındaki ahengi ve birbirleri arasındaki birbirlerini tamamlama özellikleri her tasavvurun üstünde! Eksiği ve gediği yok!.. İşte Kur’ân ayetleri bunlara işaret etmekte ve insanın dikkatlerini bunların üzerine çekmektedir. İşte bunlardan birkaçı:

وَفِي الْاَرْضِ اٰيَاتٌ لِلْمُوقِن۪ينَۙ ﴿20﴾ وَف۪ٓي اَنْفُسِكُمْۜ اَفَلَا تُبْصِرُونَ

“Kesin inananlar için yeryüzünde (Allah’ın varlığını ve kudretini gösteren) nice deliller vardır. Kendi yapınızda da ibretler vardır. Hiç görmüyor musunuz?” (Zariyat, 20-21)

اَفَلَا يَنْظُرُونَ اِلَى الْاِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ۠ ﴿17﴾ وَاِلَى السَّمَٓاءِ كَيْفَ رُفِعَتْ۠ ﴿18﴾ وَاِلَى الْجِبَالِ كَيْفَ نُصِبَتْ۠ ﴿19﴾ وَاِلَى الْاَرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ۠ ﴿20﴾ فَذَكِّرْ اِنَّمَٓا اَنْتَ مُذَكِّرٌۜ ﴿21﴾ لَسْتَ عَلَيْهِمْ بِمُصَيْطِرٍۙ

“(Onlar, o kâfirler) bakmazlar mı, nasıl yaratıldı diye o deveye? Nasıl yaratıldı diye o göğe? Nasıl yaratıldı diye o dağlara? Nasıl yayılıp döşendi diye o yere? Ey Resulüm! Sen onlara öğüt ver! Sen ancak bir öğüt verensin; onların üzerinde zorlayıcı değilsin!” (Gaşiye, 17-22)

اَلَمْ نَجْعَلْ لَهُ عَيْنَيْنِۙ ﴿8﴾ وَلِسَانًا وَشَفَتَيْنِۙ

“Biz ona vermedik mi iki göz, bir dil, iki dudak!” (Beled, 8-9)

اَلَّذ۪ي خَلَقَ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ طِبَاقًاۜ مَا تَرٰى ف۪ي خَلْقِ الرَّحْمٰنِ مِنْ تَفَاوُتٍۜ فَارْجِعِ الْبَصَرَۙ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ

“Yedi göğü birbiriyle uygunluk içinde yaratan O’dur. Rahmanın yaratmasında hiçbir uygunsuzluk ve düzensizlik göremezsin! Gözünü çevir de bak! Orada hiçbir çatlak ve kusur görebilir misin?..” (Mülk, 3)

 

İSBAT DELİLLERİ

Allah varlığının ispat delilleri o kadar çoktur ki, saymakla bitiremezsiniz. Her zerre, her küre, her canlı ve cansız vücud-i vacib olan Allah varlığının delilidir, şahididir. Bu hususu alimler şöyle ifade etmişlerdir:

“Her şeyde O’nun bir şahidi vardır. O şahid delalet eder ki, Allah birdir.”

İLLET-İ GAİYYE

Yukarıdaki satırlarda demiştik ki, Allah’ın varlığının delillerinden biri de “illet-i gaiyye” dir. Tarifini ve misallerini de vererek açıklamasını yapmıştık. İllet-i gaiyye ismi verilen bu delil, tarih boyunca ilim adamlarının ve inananların, Allah’a iman yolunda ileri sürdükleri bir delildir. Ve bu arada tâ Sokrattan bu yana Allah varlığına inanan filozofların da üzerinde emniyetler durdukları ve sırası geldikçe kullandıkları bu delile “Nizam-ı Âlem” ismi verilir.

Aynı zamanda bir filozof da olan İbn-i Rüşd, şöyle der:

“Bu delil, Kur’ân delillerindendir. Bütün varlıklar o şekilde yaratılmış ki, incelediğiniz zaman görülecektir ki, her birinin insan ihtiyacını karşılamak üzere hazırlanmış bir planın birer tatbikidir. İnsanoğlu, hayatta neye muhtaçsa, ne derece muhtaçsa işte o, o miktarda vardır. Ve insanın o yönde ve o yoldaki ihtiyacını karşılamış oluyor: fazlası ve eksiği görülmüyor.”

İbn-i Rüşd, “Menahicül Edille” isimli eserinde devamla şöyle diyor:

“…Onların sanki insan için, insanın varlığını devam ettirmek için yaratılmış olduğunu görmekteyiz. Bu alaka gaye ve dengenin rastgele bir tesadüf eseri olması mümkün değildir. Herhalde bu denge ve intibak, insana verilen kıymetin ifadesidir. Bu da şüphesiz ki, hür iradeye ve kudrete sahip bir varlık tarafından yaratılmış olduğunu ispat etmektedir. Gece ile gündüz, zaman ile mekân, yerler ile gökler, denizler ve yağmurlar, otlar ve ağaçlar, sayısız hayvanlar, su, hava, ateş, hasılı her şey insanın yaşama ve rahat etme planına göre ayarlanmış ve yaratılmıştır…”

İşte bütün bunlar, şüphe götürmez birer hakikattir. Sonra hayvanların vücut yapıları, hayat tarzlarına göre ölçülmüş, biçilmiştir; nerede ve nasıl maişetini temin edecek, neleri avlayacak, neleri koparacak ve nihayet neleri yiyecekse, vücut yapıları, ağız yapıları, sindirim sistemleri ona göre ayarlanmış ona göre şekillenmiştir. Leyleğin bacaklarına bakın bir de bir güvercinin; bir kurdun vücut yapısına bakın bir de bir tavşanın! Bir fili gözden geçirin bir de denizdeki balığı! Her şey yaşadığı ortama göre şekil almıştır. Adeta bir şehri veya bir binayı andırıyor; Bina ve çeşmeleriyle, yol ve meydanlarıyla, tavan ve tabanlarıyla, sergi ve mutfak eşyalarıyla bir ahenk, bir plan arz ediyor. Bütün bunlar plansız ve sahipsiz meydana gelmediklerini gösteriyorsa, yerleriyle ve gökleriyle, canlı ve cansızıyla, canlılardaki vücut yapılarıyla bu âlem ve bu kâinat da bir bilenin eseri olduğunu göstermektedir. Aksi yönde düşünmek mümkün değildir. Şayet bir düşüneni görürseniz, onun hakkında vereceğiniz hüküm iki şeyden biridir: Ya idrâk organları dumura uğramış, şuurunu kaybetmiş ya da inadına kapılmıştır. Yoksa böylelerini başka türlü açıklamak mümkün değildir. 

AYETLER

Gaye delilini açıklama yolunda ve yönünde bu kadarıyla yetinirken, birkaç ayet mealiyle bu bölümü bitirmiş olalım:

اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءًۖ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْۚ فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ

“O Rabbiniz ki, yeryüzünü size (İkamet etmeniz ve dinlenmeniz için) bir döşek, göğü de yüksek bir tavan yaptı. Gökten su indirerek, onunla size rızık olmak üzere meyveler çıkarttı. Artık bile bile Allah’a hiçbir şeyi eş koşmayın!” (Bakara, 22)

اَلَمْ نَجْعَلِ الْاَرْضَ مِهَادًاۙ ﴿6﴾ وَالْجِبَالَ اَوْتَادًاۖ ﴿7﴾ وَخَلَقْنَاكُمْ اَزْوَاجًاۙ ﴿8﴾ وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًاۙ ﴿9﴾ وَجَعَلْنَا الَّيْلَ لِبَاسًاۙ ﴿10﴾ وَجَعَلْنَا النَّهَارَ مَعَاشًاۖ ﴿11﴾ وَبَنَيْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعًا شِدَادًاۙ ﴿12﴾وَجَعَلْنَا سِرَاجًا وَهَّاجًاۖ ﴿13﴾ وَاَنْزَلْنَا مِنَ الْمُعْصِرَاتِ مَٓاءً ثَجَّاجًاۙ ﴿14﴾ لِنُخْرِجَ بِه۪ حَبًّا وَنَبَاتًاۙ ﴿15﴾وَجَنَّاتٍ اَلْفَافًاۜ

“Biz yeri bir döşek, dağları da birer direk yapmadık mı? Sizi çift çift yarattık. Uykunuzu dinlenme zamanı yaptık. Geceyi örtü, gündüzü maişet zamanı yaptık. Üzerinize sapasağlam yedi gök bina ettik. Orada parlak bir lamba yaptık. Rüzgâr ile sıkılan bulutlardan tane ve nebat çıkartmak, sarmaşmış bahçeler bitirmek için bol bol su indirdik.” (Nebe, 6-16)

 

AKIL YOLUYLA ELDE EDİLEN METAFİZİK DELİLLER

Yine bir miktar daha filozofları dinleyelim: Yeni zaman filozofları da Allah’ın varlığı yolunda usul ve üslûp bakımından farklı deliller ileri sürmüşlerdir. Bunlardan birisi de Descartes (Dekart)tır.

Bir Fransız filozofu olan Dekart, kendine has iki delil öne sürmüştür. Bunlardan biri “Nâmütenahi” yani sonsuzluk esasına dayanan delil, diğeri de düşünme esasına dayanan delil.

Dekart, ikinci delili şöyle açıklar:

“Düşünüyorum. Düşünmek varlık alametidir. O halde ben varım. Yani benim varlığım inkâr edilemez. Çünkü ben her şeyden şüphe edebilirim ama düşündüğümden, düşünmekte olduğumdan şüphe edemem. Mademki düşünüyorum, o halde varım.”

Dekart bu deliliyle kendi varlığını ispat ediyor ve bunu basamak yaparak Allah’ın varlığını ispata gidiyor. Şöyle ki:

“Şu anda ben noksan bir varlık olduğumu biliyorum. Fakat bende mükemmel bir varlık fikri vardır. Bu mükemmel varlık fikri bana benden gelmiyor. Çünkü ben mükemmel değilim. Noksanlıklarla doluyum. Bu fikir, bana şu kâinattan da gelmiyor çünkü kâinatta noksanlıklarla doludur. O halde bu mükemmel varlık fikri, bana benim de kâinatın da dışında bir varlıktan gelmektedir. O halde Allah vardır.”

Önemine binaen Dekart’ın bu delilini biraz daha açıklamak istiyorum:

Dekart diyor ki:

“Ben varım. Lakin ben, kendimden var olmadığımı biliyorum. Ben, varlığımın illeti dahi değilim. Eğer kendimi ben yapmış olsaydım, bende bulunmadığını hissetmekte olduğum kemalatın (mükemmelliğin) cümlesini kendime verirdim. Bu ise, kendime varlığı vermekten daha güçlü olmayacaktı. Ben daima var olmadım. Benim söylediğim bu sözü, annem-babam da kendi haklarında söyleyebilirlerdi. Ben onlara müşabih illetlerin sonsuz bir silsilesinin malulu muyum? Lakin silsilenin her bir halkası hakkında doğru olan şey, bütün silsile hakkında da doğru olarak söylenebilir. Bu silsile kendi kendisiyle izah olunamaz. Bundan başka benim hissettiğim şey, benim tabi oluşumdur. Ben kendimin bir kuvvet tarafından yaratılmadığımı değilse bile muhafaza ve idame edildiğimi hissetmekteyim. Bu kuvvetin beni te’yid etmesi olmasaydı ben yok olacaktım: Halk daimidir. Eğer bu kudret Allah kadar mükemmel olmayan bir varlığın kudreti farz edilse o varlık, benim kendi hakkımda düşündüğüm şeyi kendi hakkında düşünecekti. Meğerki varlığı kendisine veren yine kendisi olsun. O halde ise, kendi Allah olacaktı.”

Bu delil, bizim kendi tabiiyetimizi, bir illet-i ulaya muhtaç olduğumuzu hissetmemizden ibaret ilmî bir hakikattir. Aklî melekemizi harekete geçirdiğimiz zaman onun daha âli bir ilim ve hikmete tabi olduğunu hissederiz. Bu illet-i ula aynı zamanda bir hikmet-i baliğa ve bil cümle eşyanın sebep ve gayesidir.

 

İLLET-İ GAİYYEYE İLAVE

Fenlon, illet-i gaiyye delilini şu suretle açıklamıştır:

“Biz, tabiatın eserleri ismini verdiğimiz şeylerin bütününde ulûhiyetin eserlerini ve daha iyi bir tabirle bizzat Rabbülâlemin’in damgasını görmekteyiz. Araştırdığımız zaman görürüz ki, âlemin bil cümle kısımlarının illet-i ulası olan bir kudret eli görülür. Gökler ve yerler, yıldızlar, ay ve güneş, hayvanlar ve cisimler, akıl ve kabiliyetlerimiz bir nizam, bir tenasüp, bir sanat, bir hikmet ve bütün bunlar, son derece kuvvet ve kudretle kâffe-i eşyayı gayelerine götüren bir hikmetin varlığına delalet eder.

Biz âlemin mimarını ve bütün aksam arasındaki tenasübü görmekteyiz. Bütün bu incelikler, güneş kadar büyük cisimlerde görülebileceği gibi karınca kadar küçük olan varlıklarda da görülmektedir.”

İllet-i gaiyye delili hakkında Jan Jack Rossu ve Volter gibi düşünürlerin söyledikleri sözlerden bazılarını burada kaydedelim:

“Bana göre, hareket eden madde, bir iradeye delalet ettiği gibi, düşünen bir varlığa da delalet eder. Binaenaleyh, bu mevcut vardır. Bana ‘nerededir?’ diye soracak olursanız, yalnız devreden semavatta (göklerde) değil, yalnız kendimde de değil, otlayan koyunlarda, uçan kuşlarda, düşen taşlarda, rüzgârın alıp götürdüğü yaprakta görüyorum. Ben her ne kadar bu âlemin düzeninin gayesini bilmiyorsam da bu nizam hakkında hüküm veririm. Çünkü bu hükmü vermek için âlemin bütün kısımlarını, ortak işleyişlerini ve birbirleriyle olan münasebetlerini tetkik ve onların bir ahenk içinde çalışmalarına atf-i nazar etmem kâfidir.” (Rossu)

“Âlemin mucizeleri hakkında yazı yazmaya teşebbüs eden bir kimse dünyadan büyük bir kitap yazmış olsa, mevzuunu bitiremeyecektir.” (Rossu)

Kur’ân şöyle der:

وَلَوْ اَنَّ مَا فِي الْاَرْضِ مِنْ شَجَرَةٍ اَقْلَامٌ وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ مِنْ بَعْدِه۪ سَبْعَةُ اَبْحُرٍ مَا نَفِدَتْ كَلِمَاتُ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ

“Eğer yerdeki ağaçlar kalem olsa, denizlerde mürekkep; bitirince ardından yedi deniz katılıp yardım etse yine tükenir ve fakat Allah’ın kelimeleri tükenmez. Şüphesiz Allah, mutlak galip, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir.” (Lokman, 27)

“Bir güzel makine gördüğümüz vakit, bir güzel makinecinin varlığına ve o makinecinin güzel bir akıl ve idrak sahibi olduğuna karar veririz. Bu noktadan hareketle: Bu âlem de son derece güzel bir makineye benzemektedir. O halde bu âlemi icat ve idare eden akıl ve idrak sahibi biri vardır.” (Volter)

“Bir gün kendisinden Allah’ın varlığına delil istendiğinde (Niyton) göğü göstererek işte ‘görünüz’ demekle yetinmiştir.”

“Cenab-ı Hak, âlemi izah eder, âlem de O’nu ispat eder, lakin Allah’ı inkâr eden, Allah’ın huzurunda inkâr eder.” (Rivarol)

Şu bir gerçektir ki; bir ayak izi, demirden bir alet, ağaçtan yontulmuş sopa, bırakılmış bir ayakkabı, düşürülmüş bir saat, inşa edilmiş bir bina, misalleri daha da çoğaltabilirsiniz. İşte bütün bunlar, akla ve mantığa vurduğunuz zaman, bunlardan her birinin bir sahibi, birer sanii olduğuna hükmeder ve karar verirsiniz ve dersiniz ki bunlar birer eserdir. Her eserinse bir müessiri, bir yapanı ve bir sahibi vardır. Mesela: Bir ayak izi, oradan birinin geçtiğini, demir aletin, kendisini imal edeni, yontulmuş sopanın yontanını, ayakkabının sahibini, saatin yitirenini, binanın inşa edenini gösterdiği, lisan-ı kal ile olmasa bile lisan-ı hal ile bize işaret etmekte, haber vermekte olduklarını kabul ve tasdik ederiz. İnkar edenlere, kabul etmeyenlere, “Hayır öyle değildir!..” diyenlere ne deriz? Karşı çıkarız, “Delidir, kaçırmış!..” deriz.

Kezalik; bütün bir kâinat; yerleriyle ve gökleriyle, dağlarıyla ve taşlarıyla, ay ve güneşiyle, gece ve gündüzleriyle, canlı ve cansızlarıyla, kanatlı ve kanatsızlarıyla, rüzgâr ve yağmurlarıyla, meyve sebzeleriyle, maden ve petrolleriyle, hayvanların ve hususiyle insanların vücut yapılarıyla birer eserdir. Hem birer şahika eserlerdir. Ayrıca her biri kendi yolunda ve yörüngesinde yürümekte, ahenkli birer manzara arz etmektedirler. Ve her biri lisan-ı hal ile insanoğluna bir şeyler anlatmakta, ispat etmekte ve şöyle demektedirler:

Bizler birer eseriz. Bir izin, oradan birinin geçtiğine ve varlığına delalet ve şehadet ettiği gibi, bizler de bizi var edenin varlığına ve birliğine delalet ve şehadet etmekteyiz. Hem öyle ki, bizi var eden ve bize sahip olan zat, ilmi ve kudretiyle, plan ve programıyla, ahenk ve hikmetiyle sonsuzdur; sonsuz ilim ve kudrete, sonsuz plan ve hikmete sahiptir. Çünkü eserlerinde hatası ve noksanı yok, fazlası ve eksiği yok!.. Nasıl olması gerekiyorsa öyle olmuştur!.. İşte bütün bunlara Kur’ân bir-iki cümlesiyle işaret ediyor ve diyor ki:

وَفِي الْاَرْضِ اٰيَاتٌ لِلْمُوقِن۪ينَۙ ﴿20﴾ وَف۪ٓي اَنْفُسِكُمْۜ اَفَلَا تُبْصِرُونَ

“Yerde (ve yeryüzünde) ayetler, deliller vardır. Ama bunları ancak gerçek ilme sahip olanlar idrak eder (cahiller ve sahtekârlar bunların farkında değillerdir…). Kendi nefsinizde de (yani beden ve ruh yapınızda, dilinizde ve damağınızda, elinizde ve ayağınızda, hücrenizde ve dokunuzda…) ayetler (ibretler, delil ve şahitler vardır). Görmüyor musunuz?” (Zariyat, 20-21)

Ve bir başka ayetinde de dikkatlerimizi yerlere ve göklere çekmekte mevcut eserleri görmeye davet etmekte ve neticede Allah’ın varlığını ispat etmekte ve şöyle demekte:

قُلِ انْظُرُوا مَاذَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَمَا تُغْنِي الْاٰيَاتُ وَالنُّذُرُ عَنْ قَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ

“De ki: Göklerde ve yerde neler var, bir bakın! Ama bunca ayetler ve deliller inanmayan bir kavme ne fayda verir?” (Yunus, 101)

Göz:

Mantıkî delillerin ve ayet-i kerimelerin ışığı altında vücudumuzda bulunan ve bir yönüyle de “Ayet” ismi verilen duyu organlarına bir göz atalım:

Bunlardan biri gözdür. Önce bu uzvu inceleme laboratuarına alalım ve nasıl bir cihaz olduğunu ilmin ışığında tahlil ve tefsir etmeye çalışalım:

Gözü iki kısımda mütalaa edelim: Biri göz yapısı, diğeri de gözü koruyucu kısım.

Gözün yapısı: Evvela perk bir cisim olan göz akının yüzeyinin bir noktasında şeffaf olması ve (karine) ismi verilen bir noktanın tam gözün mihverinin (ekseninin) deliğine mukabil bulunması lazım geliyor. İkinci olarak: Bu noktanın arkasında ışınları merkeze yaklaştıran (karışık sıvı, billurî ve züccacî bir cisim) gibi çevrelerin ve bölümlerin bulunması icap ediyor. Çünkü bunlar olmazsa, retin tabakası üzerine ışınları gelen suretin aksetmeyip dağınık bir ziya gelecekti.

Üçüncü olarak: Tabaka-i şebekiyyenin (retin tabakasının), karanlık bir oda mesabesinde olan gözün arka ucunda ve ön tarafındaki giriş kısmının hizasında bulunması iktiza ediyordu. Zira böyle olmasaydı, görünen şekil, tabaka-i şebekiyyenin üzerinde değil, ziyaya karşı hassas olmayan bir nokta üzerine düşecekti.

İşte bu suretle tabaka-i şebekiyye üzerine resm edilen suretler, görme sinirleri vasıtasıyla dimağdaki merkeze naklolunup görme hâsıl olur.

Şu halde göz, yalnız eşyanın suretlerini retin tabaka üzerine resm edilmesine hizmet eden bir alettir. Bu alet fotoğrafçıların kullandıkları karanlık oda mesabesinde ise de birkaç cihetten ondan üstündür. Çünkü evvela fotoğrafçılar ışıkları dengelemek için, beyaz bez gerilmiş peçeler kullanırlar. Işığın şiddeti az veya çok olmasına göre bunlardan deliği az veya çok büyük olanı seçerler. Hâlbuki gözün hicab-i hacizi olan renkli tabakanın ortasındaki delik (gözbebeği) kendi kendine büyüyüp kendi kendine küçüldüğünden çeşitli haciz perdelere ihtiyaç hissettirmez.

Saniyen: Fotoğraf objektifinde dişli bir kol vardır ki, adese ile resmin alınacağı gayr-i mücella levha arasındaki mesafe, resmi alınacak şeyin uzaklığına göre, o şeyin sureti levhanın tam üzerine düşecek tarzda bir kol vasıtasıyla tayin olunur. Hâlbuki gözün adesesi olan billurî cismin, ileri-geri gitmesi mümkün olmadığı halde şekli değişir. Bakılan şey, ne kadar uzak olursa, adeseyi çevreleyen kaslar o kadar kısılıp yuvarlıklığını değiştirir ve bu veçhiyle uzak ve yakın her mesafeye uymak hassasına sahiptir. Gözün kendi ifa edeceği görme vazifesini böyle mucizevarî bir suretle ayarlanmış olduğu gibi, etrafındaki yardımcıları da böyledir. Kaşlar; alından akan terin göze inmesini menetmenin yanında, ışınlar şiddetli olduğu zaman çatılıp bu şiddeti hafifletecek bir vaziyet alır. Göz kapakları mütemadiyen ve sık sık kapandıkça, gözü an be an ışıktan himaye ederek rahatlandırır. Ve aynı zamanda hususî bir surette yapılmış olan guddelerden (bezlerden) gelen gözyaşı gözü daima nemli tutar. Kirpiklere gelince; havadaki toz ve sair maddelerin göze girmesine mani olur. Bunlardan başka gözlerin bulunduğu yerler bile en uygun bir şekilde seçilmiştir. Çünkü gözler yüksekte olduğundan daha geniş bir görme ufkuna sahiptir. Bununla beraber, bu kadar hikmet ve sanatı haiz olan göz, yalnız eşyanın şekillerinin görünmesine hizmet eden bir alettir. Bu suretlerin görme sinirleri vasıtasıyla beyne ulaşmasından hâsıl olan görme işi, artık maddî bir hadise değil, ruhî ve manevî bir olaydır. Ruh bu suret-i cismaniyyeyi beyin vasıtasıyla acaba nasıl idrak ediyor? Yani cismanî bir hadisenin ruhî bir hadiseye intikal edişi nasıl oluyor? Bu öyle bir hadise ki, bunu çözmekten ilim de fen de aciz kalmıştır ve bu ilahî bir sırdır.

Paris Darulfunûn muallimlerinden (Şarl Riyşe) illet-i gaiyye hakkındaki makalesinde şöyle diyor:

“İllet-i gaiyye, kâinatın kuruluş ve görevlerine ait hususatta nazarı olarak o kadar açık ve o kadar bedihîdir ki, bunu inkâr etmeyi kimse hatırına getiremez…”

Mesela: Gözün görmeye tahsis edilmiş olmasını inkâr etmek mümkün müdür? Benim fikrime göre, göz ve görmesi arasında bir illet ve mâlul (yani sebep ve sonuç) nisbeti mevcut olmadığını farzetmek münazebetsizliğin ta kendisidir. Gözün görmesi tesadüfî değildir. Hey’et-i umumiyyesinde ve en küçük teferrüattaki kısımlarının mükemmel bir tertip ve mucizevarî bir mekanizması vardır ki, bize, göz, görmek için yapıldığını kesin olarak söylemeye müsaittir. Yani bunu söylemek mecburiyetindeyiz; inkârı mümkün değildir. Ben, bu zaruret ve mecburiyetten kurtulmak mümkün olacağını zannetmem? Gözün görme maksadına tahsis edilmiş olması keyfiyeti, bizi kendisini kabule öyle kuvvetli bir surette mecbur etmektedir ki, en ince safsatalar, hiçbir kimsenin hatta bizzat sofistlerin bile fikirlerini sarsamaz.

Biz gözü misal verdik. Başka bir uzvu dahi, mesela: Kulağı ve kalbi, mideyi veyahut dimağı veyahut kasları misal olarak alabilirdik. Vezaifül aza ilmini bilen bir âlimi, kulağın işitmek, kalbin kanı bedene sevk etmek, midenin besi maddelerini hazmetmek, dimağın his ve idrak eylemek, kasların harekâtı meydana getirmek için yapılmış olduğu fikrinde bulunmaktan kim men edebilirdi. Uzvun vazifeye muvaffakiyeti o kadar mükemmeldir ki, bu muvaffakiyetin tesadüfî olmayıp irade edilmiş, yani düşünülmüş bir plan neticesinde olduğunu söylemek mecburiyetindeyiz. 

Lakin en küçük mekanizmalarda bu başarı ve uygulama fevkaladedir. Teşrihte her an filan aletin tertip ve intizamını açıklamak için birtakım sebepler beyan olunur ki, pek ziyade kabule şayan görülür. Mesela: Göz küresinin çıkıntılı ve mukavemetli olan kaşın altındaki kavsî kemik, müteharrik ve süratle hareket eden göz kapaklarıyla, onu toza karşı müdafaa eden kirpiklerle ve saire hassas ve nazik diğer kısımlarıyla korumakta bulunduğunun beyan edilmesini ben tamamıyla kabul ederim. Göz görmek için, renkli tabaka uygulama için, görme sinirleri idrak için yapılmıştır denildiği zaman bir faraziye yapılmış olur. Hâlbuki bir faraziye yapılmamak için göz görmeye, renkli tabaka tatbike, hizmet eder demek lazım gelir. Lakin aletin mükemmeliyeti o kadar hayrete şayandır ki, insan buna bilinen bir hizmete tahsis edilmiş nazarıyla bakmada haklıdır. 

İngiliz ulemâ ve hükemasından (Newton) dahi, gözü yapanın “görme kanunlarını bilmemesi mümkün müdür?” demiştir. Bir elmanın düşüşünden genel çekim kanunlarını keşfetmiş olan böyle bir dahi, bu sözü söylediği halde (Behner) gibi bir takım batıl ve köhne fikirleri fennî yeni bilgilere karıştırmaktan başka bir iş yapmamış olan inatçı bir mülhidin gözde birçok noksanlıkların bulunduğunu söylemesinin ne ehemmiyeti var?

Evet; göz kadar hassas ve nazik bir aletin bazı arızalara uğraması pek tabiidir. Bu âlemde bizzat insan bile fenaya mahkûmdur. Mutlak manada kemal, aziz ve celil olan Allah’a mahsustur. Göz, belli bir vazife için yapılmış bir alettir. Ve bu vazifeyi bihakkın ifa etmektedir. Daha mükemmel olması hikmete uygun görülmemiş olduğunda şüphe yoktur. Çünkü bazı hayvanlarda karanlıkta bile görme kabiliyetini ihsan buyurmuş olan Cenab-ı Kadir-i Mutlak gözü daha mükemmel yapmaktan aciz olmadığı bir gerçektir. Bununla beraber, bir takım ilim ve fen sahiplerinin imal ve icat ettikleri ve iftihar duydukları ince ve hassas aletler dahi, yine göz vasıtasıyla gelmiyor mu?!..

Pastör’ün dediği gibi, “Kâinatta bir ben bir de bir mikrop kalsa, işte o tek mikrobun varlığıyla ben Allah’ın varlığını ispat ederim!..” Bizde diyebiliriz ki, “Ortada hiçbir şey bulunmasa bile, bir göz ve bir gözün yapısıyla biz Allah’ın varlığını ispat ederiz, kabul ve tasdik ederiz. Kur’ân, şu ayetinde buna işaret etmiyor mu?”

اَلَمْ نَجْعَلْ لَهُ عَيْنَيْنِۙ ﴿8﴾ وَلِسَانًا وَشَفَتَيْنِۙ ﴿9﴾ وَهَدَيْنَاهُ النَّجْدَيْنِۚ

“Biz ona iki göz, bir dil, iki dudak vermedik mi? Biz ona hayır ve şerden ibaret iki tepe (iki yol) göstermedik mi?” (Beled, 8-10)

 

Kulak:

Kulak da Allah’ın insan vücudunda yarattığı ayetlerden biridir. Yani, tekvînî delillerden insan vücudunda yer alan delillerden sadece bir tanesidir. Gözün nasıl fevkalâde bir eser, şahika bir sanat eseri ve mucizevarî bir delil, yalanlaması mümkün olmayan bir şahit olduğunu gördük. İşte kulak da Allah’ın bir ayeti, varlığının ve birliğinin bir delili, inkârı kabil olmayan bir şahididir.

İşitme cihazı olan kulak, göze nispetle basit olmakla beraber ifa ettiği vazifeye tamamıyla uygundur. Kulağın üç bölümü vardır: Bir kere kulak kepçesi ismi de verilen o girintili ve çıkıntılı bölüm, ne yapar? Dalga halinde gelen sesleri toplar. Toplanan bu ses dalgaları kulak deliği denen bir yoldan geçerek deliğin bitim noktasında bulunan kulak zarına çarpar ve zarda bir ihtizaz (titreşim) meydana gelir. Bu zarın arkasındaki çeşitli isimler alan kemikler vasıtasıyla üzerindeki titreşimi iç kulaktaki sıvıda dalgalanma meydana getirir ve bu dalgalanma içindeki suya sirayet eder. Lenfanın derununda toz gibi birçok parçalar sıçramaya başlar ve oraya ulaşan sesleri tanzim ve takviye eder. Helezonik içinde kanun perdelerine benzer altı bin kadar iplikten yapılmış, muhtelif uzunluktaki perdeler sadayı alır. Bu tellerin ihtizazı püskül gibi sallanan sinir uçlarına tesir eder. Bu tesir mezkûr sinirler vasıtasıyla beyne ulaşır ve bu suretle işitme hâsıl olur.

Kulak denen bu aletin tertibinde görülen ince sanattan başka, hassas olan bu aleti, güzel bir şekilde korumak için bir takım koruma tedbirleri alınmıştır. Yabancı cisimlerin ve küçük haşeratın kulağa girmesine engel olmak üzere kulak deliğine bir siper konmuş ve bunun iç tarafına kıllar dahi yerleştirilmiştir. Deliğin içine kaçan yabancı maddeleri tutmak için kulak kiri denilen maddeyi ifraz eden bezler yapılmıştır. Katı cisimlerde sesi nakletme hassası ziyade olduğundan, sâdanın nakli için küçük kemiklerden müteşekkil bir silsile yerleştirilmiştir. Kulak zarına gelen sesleri almak için bu zarı daima itmek ve ihtizazlar birbirine karışıp, bu sebeple kelimeler de karışmamak üzere onun ilk titreyişini, bir çanın el ile tutularak sadası kesildiği gibi, imha etmek üzere onun yanına çekiç kemiği yerleştirilmiştir. 

Dışarıdaki havanın basıncına karşılık kulak içinde hava olmazsa kulak zarı patlayacaktır. Bu tehlikeyi gidermek için, orta kulağın içine boğaza açılan bir boru vasıtasıyla hava alınmıştır. Ve bu suretle denge sağlanmıştır. Yani, kulak zarını icab-i hale göre görmek veya gevşetmek için bu zarın içine mini mini bir kemik ucu saplanmıştır. Ve nihayet dıştan gelen hava ile ağza açılan borudan gelen hava, zarda dengeyi sağlamıştır ve patlama tehlikesini önlemiştir.

Ve netice:

İnsanın çevresiyle anlaşabilmesi için, işitme hassasına sahip olması kaçınılmazdır:

  1. Böyle bir lazimeyi temin yolunda insanın yapısında kulak ismi verilen bir cihaz yerleştirilmiştir.
  2. Bu cihaz, gözde olduğu gibi, fevkalâde bir plana ve fevkalâde bir uygulamaya istinat ederek meydana gelmiştir.
  3. Böyle bir plan ve böyle bir uygulamada ancak sonsuz bir ilme ve sonsuz bir kudrete dayanır.
  4. Demek oluyor ki, sonsuz bir ilmin ve sonsuz bir kudretin elbette sahibi vardır. İşte O da Allah’tır.

 

Sindirim sistemi:

Bir de hazım cihazına, yani sindirim sistemine bir göz atalım:

Bu cihazda öncekiler gibi, yaratanının varlığına ve birliğine delalet ve şehadet etmektedir. Sindirim sistemi başlıca bir borudan ibarettir. Bu boru, çeşitli görevler ifa eden çeşitli isimler alan ve çeşitli bölümlerden ibarettir. Ağız, gırtlak, yemek borusu, mide, ince bağırsak, kalın bağırsaktan müteşekkildir. 

Ağızda; yemekleri kesmek, paralamak, ezmek için münasip şekillerde dişler vardır. Kesici ve ezici olmak üzere iki kısma ayrılır. Kesiciler önde yer alır, ince ve keskindir. Eziciler de arkalarda yer alır, üstleri geniş, girintili ve çıkıntılıdır. Akla ve mantığa uygun, ihtiyaca münasip bir şekilde yerlerini alan dişler, ne olmuşlar? Mekûlat ve meşrubatın tesirinden korunmak üzere, üzerleri mine ismi verilen bir madde ile kaplanmıştır.

Dil; gıdaların muayene memuru, yanında bulunan burun da dilin muavini veya müsteşarıdır. Bunlardan biri gıdaların lezzetinden diğeri de kokusundan malûmat verir. Bundan başka dil, süpürge ve kürek hizmetlerini ifa eder. Ağızdaki salya ve tükürük, yemek ve ekmeği ıslatmaktan başka nişasta kısmından olan şeyleri istenilen şekle sokar.

Küçük dil; yemeğin mideye doğru yürümesi esnasında nefes borusunu kapatıp oraya girmesine mani olur. Fakat nefes kesilmemek üzere, bir yay gibi hemen kalkar. Lokmanın geniz deliğine gitmemesi için de küçük dilin yanında dümen iki muavin vardır.

Midenin ön suları hal-i gayr-i kabil olan (pepton) ismi verilen ve pek ziyade eritme kabiliyeti olan bir madde ile değişiyor. Lakin garaipten olarak yine bu cinsten olan midenin kendini eritmiyor. Çünkü Kadir-i Mutlak tarafından midenin cidarları buna karşı özel bir cila ile cilalanmıştır. 

Yemek yoluna devam ederken, üzerine karaciğer üzerindeki safra kesesinden (safra) ismi verilen ve eritme gücü kuvvetli olan bu sıvı, gayet tatlı şeyler yediğimiz vakit bile bu sıvı yine pek acı ve tuzlu olarak safra kesesinde hâsıl olur. Safra, pek mühim hassalara sahiptir. Bu yağlı maddeleri eritir, bağırsakları harekete getirir, ekşimeyi tâdil ve tehir eder ve yaramaz maddeleri siler ve süpürür. Bu suretle çeşitli sindirim faaliyetinin neticesinde incelemiş olan besi maddelerinin bağırsaklar tarafından emilmesini kolaylaştırır. 

Safranın yanında (pankreas) ismi verilen bir bezden usare-i bankrasiyye isminde bir sıvı gelir. Bu da salyanın, tükürüğün tesirlerinden kurutulmuş olan nişastalı ve şekerli maddeleri eritir ve emilir hale getirir, yağ kürelerini gayet ince damlalarla ayırır.

İnce bağırsağın içini kaplayan ğışa-i muhatide bir takım bezler vardır. Bunların ifraz ettiği öz sular da özel tesirlerini icra eder. Nihayet, ğışa-i mezkûredeki damar ağızları hazmedilmiş maddleri emer. Ğışa-i muhatînin kıvrılmasından bir takım perdeler hâsıl olmuştur. Bunlar, bu perdeler bağırsak içinde erimiş ve emilir hale gelmiş maddelerin hızlı akmasına mani olarak emilmesine zemin hazırlar ve nihayet hazmi kabil olmayan tortu, artıklar kalın bağırsağa geçer. Kalın bağırsaklarda da bezler ve damar ağızları vardır. İnce bağırsaktan kurtulan bazı maddeleri de bunlar emerler.

Plan ve sanata bakın:

İnsan hayatının idamesi beslenmesine bağlıdır. İnsanın beslenmesi de iki şeye bağlıdır. Bunlardan biri gıda maddeleri ve bu maddelerin çeşitli olmasının yanında besleyici olma özelliğine sahip olması gerekir. Evet; bu özelliğe sahip çeşitleri sayılamayacak derece besin maddeleri vardır. Ve bunlar bilinen şeylerdir.

İkincisi, bunların beden ihtiyaçlarını karşılamak için öyle bir cihaz ve öyle bir makine, sindirim makinesinden geçmesi ve vücuda intibak edecek derecede parçalanması, sindirilmesi ve emilir hale gelmesi gerekir. Bu hal son derece ince bir iştir. Bu ince işi yapabilecek ince alet ve edevata ihtiyaç vardır ki, vücut muhtaç olduğu kısmını alsın, alabilsin de işe yaramaz hatta zararlı olan artıkları dışarı atsın.

İşte biz, ilmin tespit edebileceği sindirim sisteminin alet ve edevatını kabaca kaydettik. Siz de okudunuz ve gördünüz! Sindirim hadisesinin önemini, radde ve haddelerden geçişini,; son derece ustalıkla ve maharetle tesis edilmiş bir sistem, eksiği ve gediği yok; ne lazımsa o var.

Şimdi siz bir düşünün; Bunlar kendiliğinden olur mu? Bunlar bir planın, bir ilmin, bir kudretin ve bir iradenin eseri değil mi? Buna hangi akıllı veya hangi ilim adamı “Hayır!” diyebilir? Diyebilmesi için deli olması veya cahilin biri olması lazım. Yoksa bütün bunların, Allah’ın varlığı kabul edilmeden açıklanması mümkün mü? Hepsi sallantıda kalır!..

DOLAŞIM SİSTEMİ:

Sindirim sistemiyle gıdalardan elde edilen kan, vücudumuzun dokularını yeniler ve tamir eder. Ancak bu vazifeyi ifa ettikten sonra kanın terkibi bozulur ve kirlenir. Yani kan, kirli kan haline gelir, siyahlaşır. Yaramaz hale gelen bu kanın tasfiye edilmesi ve yıkanması gerekir. Tasfiye ve temizlenmesi için de bir cihaz hazırlanmıştır. Bu cihaza kan deveranı cihazı ismi verilir. Bunun merkezi ise kalptir.

Kalp:

Kalp; emme-basma tulumbası gibidir. Bir taraftan kanı basarak vücudun her tarafına gönderir, bir taraftan da emerek kanı vücuttan toplar. Vücudun her tarafına yayılmış damarlar vardır. Bunlar da üç kısma ayrılır; Atar damarlar, toplardamarlar ve kılcal damarlardır. Kalp, bunlar vasıtasıyla kanı aşır, verir.

Kalbin yapısı şu bölümlerden meydana gelir: Sağ ve sol kulakçıklar ile sağ ve sol karıncıklar olmak üzere dört bölümden ibarettir. Yalnız yukarıdaki ve aşağıdaki gözler arasında birer delik vardır. Bu delikler, kan aşağıya geçtikçe kapanır ve kanın geri dönmesine fırsat vermez. Sağ taraftaki gözler kirli kanın, sol taraftaki gözlerse kırmızı kanın geçit yollarıdır. Kalp tulumbasına büzülme açılma özelliği verilmiştir. Hortum makamında bir takım damarlar takılmış, bunlar gerilip açıldıkça, sol taraftaki alt gözden bir damar vasıtasıyla kan harice sevk edilir. Ve bu damar ilerledikçe bölümlere ayrılır ve bu suretle kan vücudun her tarafına ulaşır ve geçiş noktası olan kılcal damarlar vasıtasıyla kirli kan, toplardamarlar aracılığıyla merkeze gelmeye başlar. Lakin bu sefer merkeze doğru ilerledikçe kalın damarlara ulaşır ve nihayet iki büyük damar kavuşur, kalbin sağ tarafındaki üst gözden içeriye dâhil olur. İşte bu “büyük dolaşım” ismini alır.

Küçük dolaşım ve tasfiye:

Şimdi bu kan, tasfiye ve yıkanmak üzere akciğerlere gideceğinden yine kalbin aynı kalması neticesinde alt taraftaki sağ gözden bir damar vasıtasıyla kan, akciğere sevk edilir. Akciğerlere gelen bu kan, içindeki karbondioksiti havaya verip buna mukabil havadaki oksijeni alarak temizlenir. Sonra merkeze doğru yola çıkarak, nihayet belli damarlar vasıtasıyla kalbin sol tarafındaki üst gözden kalbin içine dâhil olur. İşte “Deveran-ı sağır” yani küçük dolaşım ismi verilen hareket budur. Elhasıl kan, bu suretle kalpten iki kere kaçtıktan sonra yine ilk çıkış noktasına geri dönmüş olur.

Daha ulaşım sistemi bitmedi. Fakat bu kadarı da Allah varlığını göstermek yolunda azıcık aklı olanlar için kâfi gelecektir. Mühim olan şuurla bunlar üzerinde tefekkür etmektir.

Kan dolaşımındaki tedbirler:

Kan dolaşımı, ince ince tetkik edildiğinde görülecektir ki, bu sistemin her bölümü ve her safhası son derece üstün bir şekilde planlanmış ve bu plan son derece maharetle yerli yerine getirilmiş ve son derece ahenkli ve düzenli bir şekilde çalışmakta ve canlının son derece muhtaç olduğu bir ihtiyacın yani vücudun beslenmesi karşılanmaktadır. Bu cihaz, bununla da kalmamış, yine son derece ince ve hassas bir takım koruyucu ve kolaylaştırıcı tedbirler de alınmıştır. Şöyle ki:

  1. Kırmızı kanı nakleden damarların cidarları farklı hizmetler ifa eden elyaflardan müteşekkildir. Elastikî bir özelliğe sahip elyaflar, damarı açık tutuyor, ikinci tip elyaflar ise gerilip kasılır. Bu elyaflar, kanın her dalgalanmasından sonra hafifçe kasılarak kanı ileriye sıçratır. Siyah kana mahsus olan damarların cidarları ise, elastikî olmayıp diğer tip elyaftan müteşekkildir. Bunlar, damarların takallus etmesine ve kanı sıkıştırmasına müsaittir. Bu arada mühim bir şey var. O da kanın vücuda geri dönmemesi için damarların içine yumuşak kapaklar takılmıştır. Kan geçerken bunları damarların cidarları yapıştırır ve rahatça geçer. Arkadan gelen kan bu boşluğa girer ve o kapakları tekrar gerer, kan artık kalbe doğru ilerler, geri dönemez. 
  2. Bir de beyaz kan vardır ve bu kanın vücutta dönüp dolaşmasına yarayan damarlar vasıtasıyla ve daha yardımcı kısımlarıyla düğümler teşkil ederek yek-diğeriyle birleşir ve nihayet omuzun hizasında köprücük kemiği altında siyah kan damarına ulaşır.
  3. Kırmızı kan; nane şekeri şeklinde kırmızı birtakım tanecikler (kırmızı yuvarlar) ile akyuvarları ihtiva etmektedir. Bedenin beslenmesine asıl hizmet eden kırmızı tanelerdir. Beyaz yuvarlar ise, vücuda giren hastalık mikroplarına birer asker gibi, hücum ederek onları yok etmeye çalışırlar. Beyaz kan da sarımsı bir mayi olup kırmızı kandaki beyaz tanelerin ve hazımdan hâsıl olan artıkların bir kısmını havidir. 

Bedenin faaliyetini temin eder diğer cihazlar:

İnsan bedeni deyip öteye geçmeyin! Daha nice hassas ve ince sanatlar planlanmış ve işlenmiş bölümler ve cihazlar var. Mesela: Kaslar, kemikler, eklemler, gibi çeşitli isimler altında bölümler vardır ki, bunlardan her biri mucizevarî kendilerine mahsus hizmetleri ifa etmektedirler. Bazen de iki ve daha fazla görevleri ifa ederler. Mesela: Gırtlak, hem teneffüse hem de ses çıkarmaya hizmet eder. Gırtlağa yardımcı öyle cihazlar yerleştirilmiştir ki, her perdeden sesler çıkarabiliyor. Gırtlaktan gelen sesler, dil dudak gibi aletlerin çeşitli hareketleriyle şekillenerek harfleri, kelimeleri ve cümleleri meydana getirmekte ve bu suretle insanoğlunun fikriyatını karşısındakilere intikal ettirmektedir. Yine bu cümleden olarak, nefes borusu daima açık kalabilmesi için kıkırdaktan yapılmış bir yapıya sahiptir. Eğer nefes borusu etten yapılmış olsa idi, cidarları kapanıp havanın geçmesine imkân vermeyecekti. Bundan başka kıkırdak halkaları arka tarafta düz yapılmıştır. Çünkü bu halkaların her tarafı yuvarlak olsaydı, yemek borusunu sıkıştırıp lokmaların aşağı inmesine mani olurdu. Ve bu arada nefes borusunun içi ayva üzerindeki incecik tüylerle donatılmıştır ki, bunun da faydası mühimdir. Havanın dışarıdan getirdiği tozlar, şayet burundaki kıllardan kurtarmışsa, işte onları da bu tüycükleri yakalar ve akciğere inmesine engel olurlar. Bir de akciğerlerin yapısını düşünün: Perk bir şekilde değil de elastikî bir şekilde bir yapıya sahip. Havayı içeri çekerken bir körük gibi genişler, dışarı verirken kasılı bir esnekliğe sahiptir.

Üstelik akciğerler, süngere benzer gayet ince borularla donatılmış olduğundan gelen siyah kan, bu sünger boşluklarına dolarken diğer borulardan gelen hava ile burada gaz alışverişi yapılır. Kan ile hava arasında kalan bir zar vasıtasıyla havanın oksijeni, kana, kanın karbondioksiti havaya geçerek kan tasfiye edilmiş ve yıkanmış olur.

Ortama müsait:

İki türlü ortam vardır. Bunlardan biri hava, diğeri de su. Hava içinde yaşayan hayvanların teneffüs cihazıyla, denizde yaşayan hayvanların teneffüs cihazları arasında büyük bir fark vardır. Kara hayvanlarında kanı arındırma ameliyesini yapan akciğerler ise, deniz hayvanlarında bu hizmeti ifa eden solungaçlardır.

Böbrekler:

Kanın içinde bulunan maddelerden biri de (sidik) ismi verilen bir şeydir ki, vücutta kalması zararlıdır. Onun dışarı atılması gerekir. O halde bunun süzülmesine ve dışarı atılmasına yarayan bir cihaz lazım. Bu cihaz da başlıca üç bölümden ibaret: Böbrekler, mesane (sidik torbası) ve bunları birbirine bağlayan borular. 

Böbrekler; son derece ince bir yapıya malik, maharetli bir planın eseri olmanın yanında mucizevî bir çalışmaya sahip!.. Garip bir hadise: Kırmızı bir kan, bir uzva girdiği zaman hücrelerin alışverişinden naşi kirlenip oradan siyah olarak çıkarken, böbreklerin ihtiva ettiği keselerin içinde süzülür ve fakat siyahlanmaksızın yine kırmızı olarak çıkar. Yine garip bir şey: Böbrekler süzdükten ve sidiği de iki boru vasıtasıyla bir hazine mesabesinde olan ve mesane ismi verilen bir torbada birleştirir. Eğer böyle bir uzuvla sidik bir depo gibi toplanmasaydı ne olurdu? Bevil damla damla gelip dışarıya çıkar ve ortalığı kirletirdi. Fakat Sani-i Hakiki ne yapmış? Torba mesabesinde bulunan bir uzvu, bedenin münasip bir yerine yerleştirilmiş ve sidiğin damla damla harice çıkmasına engel olmuştur. Yine garip bir mucize! Mesanede toplanan sidik kendiliğinden tenasül uzvuna geçmez ve geçemez. Çünkü arada bir kapak vardır. Bu kapağın açılması lazım. Kapağın açılması idaresi de insanoğlunun eline ve emrine verilmiştir. İstediği zaman onu o kapağı açar ve belli aralıklarla sidiğin tenasül uzvuna geçmesine yol verir.

Yürüme ve yürüme vasıtaları:

Hayvanların hareketleri farklıdır. Yürüyen, uçan, yüzen ve sürünen cinsten canlılar vardır. Her birinin yürüme vasıtaları da kendi yürüyüşüne uygun bir şekilde seçilmiştir. Hem öyle seçilmiştir ki, yaşadığı muhite tıpatıp uygundur. Ayrıca alacağı gıdalara da yine uygundur. Yani hareket organları o şekilde tanzim ve ceği gıdaları almaya da hatta kendisini hasımlarına karşı korumaya da uygundur.

Tenasül cihazı:

İbretamiz cihazlardan biri de tenasül uzvudur. Fevkalâde bir yapıya sahip olan uzvun çalışması da mucizevaridir.

Bu uzuv; erkekte başka dişide başkadır. Çünkü ikisinin de vazifeleri ayrı ayrıdır. Erkeğe ait tenasül cihazında meniyi ifraz edecek birer makine gibi husyeler yapılmıştır. Bu sıvının içine yavru yetiştirecek bir tohum hassasi verilmiş, o sıvıyı nakledecek borular hazırlanmıştır. Meni ismi verilen sıvının kolayca akıp gitmesi için de mezi denen bir sıvıya ihtiyaç hissedilmiş ve bu sıvı ise diğer sıvıları ifraz eden bezlerin yanında bir bez vücuda getirilmiş ve yerine yerleştirilmiştir.  Ve nihayet sperma ismi verilen hayvancıklar havi sıvının harice akması için adeta bir musluk konulmuş, o musluğa da meniyi hususî mahalli olan rahme ilka edebilecek bir şekil verilmiş ve bu vazifeyi ifa edeceği zaman kendisine lazım gelen kıvam ve metaneti hâsıl edecek vasıtalar hazırlanmıştır.

Dişinin tenasül cihazına gelince: Bunda da erkekten gelecek tohum tarafından telkîh (döllenme) edilmek üzere yumurtalar husule getirmek için erkekteki husyelere mukabil iki yumurtalık yapılmıştır. Hatta yumurtaları rahme doğru hareket ettirecek ince tüyler bile konulmuştur.

Telkîh sonrası:

Telkîh işlemi bittikten sonra beslenip neşvü-nema bulabilmek üzere yumurtalara, rahmin cidarına yapışıp tutunma kabiliyeti verilmiştir. Rahim gebelik esnasında bir dağarcık kadar genişleyebilecek derecede elastikiyete sahip bulunur. Cenin (bebek) rahimde iken onu muntazam bir tazyik altında ve sıcaklık derecesini istenilen seviyede tutmak üzere sıvı dolu olan bir torbanın içinde bulunur. Erkekteki tenasül uzvuna kadında da bir mücamaat uzvu vardır. Bu uzvu ıslak ve yumuşak tutacak sıvıları ve nihayet doğum anı geldiğinde çocuğun çıkışına müsait bir kapısı vardır.

Çocuk ve anne sütü:

Ne kadar mucizevarî bir keyfiyettir ki, gıdasını tedarikten aciz olan bebeğin, nevzat olan bünyesine en uygun olan gıdayı imal eden memeler vardır. Hem öyle ki, bu uzuvlar yalnız doğum sonrası vazife görürler. Daha çocuk dünyaya gelmeden biraz önce annenin memeleri süt dolar ve gelecek aziz misafire daha gelmeden önce aziz ve nefis yemekler hazırlanmış olur. Acaba rahimle memeler arasında bir telefon hattı mı vardır ki, bu iki uzuv arasında bir haberleşme olsun da artık doğum zamanına pek az bir zaman kalmıştır. Ey anne memeleri, siz süt imal edin ve bu sütü torbalarda muhafaza etmeye çalışın! Çalışın ki, misafir geldiğinde acıkmıştır, beklemesin!..

Artık misafir gelmiştir. Hem bu, öyle üç günlük bir misafir değil, aylar hatta seneler hizmeti gereken bir misafir. Hem de çok nazlı bir misafir! Azıcık ihmali onun hayatına mal olur. Gece gündüz kendisiyle meşgul olunması gerekecek. Annesi onun dilinden anlayıp geceleri uykunun en tatlı olduğu saatlerde bile kalkıp altını kurulayacak ve karnını doyuracaktır. Anne bu hizmetleri ifa ederken baba da hem kendisinin hem de kendisine hizmet eden annesinin ihtiyaçlarını karşılamak üzere koşacak, çalışacak ve didinecektir.

Mühim bir ücret karşılığı:

Anne ve baba bu aziz misafirlerine hizmet yolunda çektikleri bunca meşakkat ve sıkıntıya karşılık aldıkları bir ücret var mıdır? Evet, elbette vardır. Çünkü o misafiri gönderen Adil-i Mutlak olan Cenab-ı Hak’tır. Mutlaka o iki hizmetçinin ücretini verecektir. Hem de vermiştir! Hem de öylesine vermiştir!.. Ve bu, keymiyetçe dünya malından daha fazla, keyfiyetçe de en leziz yemeklerden üstün!.. Fakat geçici bir şey, ani bir lezzet!.. Cima lezzeti!..

İşte doğum öncesi ve sonrası bunca zahmet ve bunca sıkıntıların bedeli, gelip geçici bir lezzet olduğu gibi, aynı şeyi beslenmede de görmekteyiz. Şöyle ki: İnsan gıda maddelerini temin yoluna çektiği sıkıntılar, zahmet ve meşakkatler o kadar çoktur ki, saymakla bitiremezsiniz. Bütün bunların bedeli de nedir? Biliyor musunuz? Ağızdaki lezzeti!..

Her şey bir mucize:

Bir atomun yapısından ve yapısındaki ahenkten tutun da bir güneş sisteminin yapısına ve yapısındaki ahengine kadar, bir canlının yapısından ve yapısındaki nizamdan tutun da bir cansızın terkibine ve terkibindeki ahenge kadar, keza; bir çiçeğin renk, koku ve şeklinden tutun da böcek ve sineklerin vücut yapılarına ve çiçeklerle olan münasebet ve ilişkilerine kadar hep birer mucize; hep birer delil ve hep birer şahit; Hem o büyük yaratıcının varlığının, birliğinin, azamet ve kudretinin birer şahidi ve ilim adamlarına, akıl sahiplerine arz-ı endam eden birer mübelliği, birer ikrarcı, birer şahittir.

Mucizeler hazinesi:

İşte bu hazinelerden biri de çiçeklerdir. Şekil, tertip, renk ve rayihası itibarıyla bir çiçeği, ilmin inceleme laboratuarında bir gözden geçirin, neler göreceksiniz!.. O da diğer bitkiler ve hayvanlar gibi neslini çoğaltma ve devam ettirme gayreti içindedir. O da ömrünün kısa olduğunun idraki içinde; birkaç aylık veya birkaç günlük içinde neslini ve nevini devam ettirmek, dolayısıyla, şahsıyla olmasa bile türüyle yaşamak ve bu suretle kendisinden beklenilen gaye ve hedefi gerçekleştirmek ister. Ona göre hazırlanır ve ona göre yapısını tertip ve düzene kor. Kendisi, hareketsiz olduğundan ve bir yere çakılıp kaldığından; erkek ise dişisini, dişi ise erkeğini bulup onunla tozlaşamaz, çiftleşemez. Ama buna ihtiyaç var. Ne yapacak? Rengiyle, kokusuyla, güzelliğiyle, leziz ve nefis bal özüyle yardımcılarını, taşıyıcılarını celp edecek, onların merakını çekecek ve nihayet onların ihtiyacını karşılayacak ve bu suretle onlarla tabir ve teşbih caizse, bir pazarlığa girecek ve onlara diyecek ki, “Benim size, sizin de bana ihtiyacınız vardır.” Müşteri ve misafirlerini herhalde tanıyorsunuzdur. Bunlar böceklerle sineklerdir. İki arkadaş; birbirini tamamlayan iki unsur! Körle topal gibi. Ne yapmış bunlar? İşbirliğine girmişler, topal köre demiş ki, benim gözlerim sağlam, senin de ayakların. Gel sen beni arkana al, ben de sana yolu öğreteyim de gideceğimiz yere gidelim, demiş ve aralarında bir anlaşma yapılmış. Tıpkı bunlar gibi, çiçeklerle böcek ve sinekler arasında da böyle bir anlaşmaya varılmış; sizin ayaklarınız ve kanatlarınız var, bizim de sizin muhtaç olduğunuz ve arzu ettiğiniz veya hoşlandığınız rengimiz, kokumuz, güzelliğimiz ve balımız vardır. Biz, sizlerin ihtiyacını karşılarken siz de bizim eşyamızı, yani erkek ve dişi unsurlarımızı taşıyın da biz de tozlanma ve döllenme ihtiyacımızı karşılayıp neslimizi devam ettirme imkânını bulalım.

Telkîh mucizesi:

Telkîh demek, erkek tohum ile dişi tohum arasında işbirliği ve birbirini tamamlama ameliyesi, demektir. 

Böceklerin, sineklerin ve kelebeklerin; zevk ve meyilleri, bünyelerinin şekil ve tertipleri arasında fevkalâde bir irtibat ve bir ahenk vardır. Mesela: Çiçeğin rengi ve rayihası, döllenme unsurunu nakledecek olan böceğin sevdiği renk ve kokudur. Ve o böcek yuvasından ne vakit çıkma adetine sahipse: Mesela; sabah veya gündüz veyahut da gece çıkıyorsa, çiçek de işte o vakit kokusunu neşreder!.. Sonra böcekler arasında hoşlanma farkı vardır. Birinin hoşlandığı bir renkten ve kokudan diğeri hoşlanmayabilir. Çiçeklerin renk ve kokuları da ona göre ayarlanmış!..

Bazı çiçeklerin, balözü maddesini ihtiva eden bölüm, uzun bir kısım içinde o şekilde gizlenmiştir ki, böcek, erkek veya dişi tenasül uzvuna dokunmadan oraya giremez. Girdiğinde ne yapar? İşte o unsurları vücuduna alır ve başka bir çiçeğe vardığında kendini döllendirecek diğer unsurun yanına bırakır. Hatta bazı çiçekler de vardır ki, aşılanma işi bitinceye kadar böceği salmaz. Diğer bazıları da kıllı veya kaygan yapıya sahip olup madde-i aseliyesine, telkîh hususunda işe yaramayan kanatsız böceklerden muhafaza eder de onu ancak kanatlı böcekler yiyebilir. Madde-i aseliyesi (balözü) olmayan veya olup da sır içinde yaşayan çiçeklerde bu organlar ve satıhlar yoktur.

Çiçekler arasındaki dişiyi erkeğe veya erkeği dişiye ulaştırıp onların tozlaşma işini temin hususunda rüzgârların rolü de büyüktür. Kur’ân buna işaret ederek şöyle der:

وَاَرْسَلْنَا الرِّيَاحَ لَوَاقِحَ فَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَسْقَيْنَاكُمُوهُۚ وَمَٓا اَنْتُمْ لَهُ بِخَازِن۪ينَ

“Rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik. Gökten bir su indirip onunla sizi suladık. Yoksa onu hazinelerde saklayan siz değilsiniz.” (Hicr, 22)

İşte kâinattaki olup bitenler ve işte Kur’ân ayetleri:

Hicr sûresinin bu beyanı başlı başına bir mucize, ilmî bir mucize! İbn-i Abbas Hazretleri, bu ayetin tefsirinde der ki: “Rüzgârlar, ağaçların ve bulutların levakıhıdır, yani aşılayıcı unsurlarıdır. Yani hem bulutları aşılar hem de ağaçları! Bir müfessir olduğu kadar da bir tabip olan Fahrüddi-i Razi, bu rivayeti kaydettikten sonra der ki:

“Erkek, dişiye suyunu ilka edip de dişi gebe kalınca Araplar şöyle der: Erkek telkîh etti de dişi tuttu, yani gebe kaldı. Bunun gibi rüzgârlar da bulutların erkekleri mesabesindedir” der.

Bir başka müfessir; İbn-i Mesud Hazretleri der ki: “Allah Teâlâ, bulutları aşılamak için rüzgârları gönderir. Onlar da suyu hamil olup, bulutları oluşturur. Sonra bulutları sıkıştırıp bir ilkah gibi akıtır…”

Tabi’i ilimler ve Kur’ân:

Bitkilerde, rüzgârların aynı zamanda bir telkîh, yani aşılama vasıtası olduğu keyfiyeti yakın zamanlara kadar bilinmiyordu. Şu da bir gerçektir ki, Kur’ân’ın bazı ayetleri bazılarını tefsir etmektedir. Nitekim: 

وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ جَعَلَ ف۪يهَا زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ يُغْشِي الَّيْلَ النَّهَارَۜ 

“… O, meyvelerin hepsinden erkek ve dişi çift yaratan, gündüzü gece ile bürüyüp örtendir…” (Ra’d, 3)mealindeki suresinin bu ayeti ne yapmıştır. Hicr suresinin o ayetini tefsir etmiş ve hayvanlarda olduğu gibi, nebatta da erkek ve dişi iki unsurun bulunduğunu ve bunların birbirini aşılamasından meyvelerin meydana geldiğini bir ilmî hakikat olarak ortaya koymuştur. Ve bundan sonra şu anlaşılmıştır ki, rüzgârların da bir aşıcı hizmetini ifa ettikleri ve bin netice meyveleri meydana getirmiştir ve bu suretle bin küsur sene sonra Kur’ân’ın mucizelerinden biri daha ortaya çıkmış bulunuyor.

Mâlum, rüzgâr havanın bir hareketi ve bir cereyanıdır. Bu da havanın muhtelif surette ısınıp soğumasının bir neticesidir. Tabiatta bu değişme ise sıcaklık ve soğukluğun mahiyetleri üzerinde hüküm süren bir tesire bağlıdır. Rüzgârın, ilahî bir kudretin elinde ve emrinde olduğu gibi, onun bir aşılama aracı olması da ayrıca bir ilahî lütuftur. 

Deve ve vücut yapısı:

Rabb’ül Âlemin şöyle buyurur:

اَفَلَا يَنْظُرُونَ اِلَى الْاِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ۠ 

“Onlar deveye bakmıyorlar mı nasıl yaratılmış?” (Gaşiye, 17)

Sathî görüşlere sahip olanlar, bu mübarek hayvana biçimsiz bir mahlûk diye bakarlar. Ve hatta deveye, “Senin niye boynun eğri böyle?..” diye soru sormuşlar da o da cevap vermiş: “Nerem doğru ki?..”

Fakat deveyi; biçimine bakarak şundan veya bundan dinleyerek vücut yapısı hakkında bilgi almak ve o suretle değerlendirmek hatalı olur. Deve ve devenin beden yapısı hakkında malumat almak üzere ehline müracaat etmeniz ve ondan bilgi almanız şarttır. Çünkü her şeyi ehlinden öğrenmek, Kur’ân’ın bir esasıdır. Bakınız Mısır ulemasından Abdülaziz Çaviş Efendi “Esrarül Kur’ân” ismindeki eserinde ne diyor?

“Deveyi ibret ve dikkatle inceleyin: Onun vücut yapısı ile göreceği hizmetler ve geçireceği hayat arasında tam bir ahenk göreceksiniz; vereceği hizmetle atacağı adımlar, yatması ve kalkması, alacağı gıda ile taşıyacağı yük, kat edeceği mesafeler ile alacağı yollar birbirine uygun!.. İlmî ve gerçekçi biz gözle gözden geçirdiğinizde göreceksiniz ki, son derece madde manasına, mana da yapısına tıpa tıp münasip, eksiği ve gediği yok!.. 

Zira vücut yapısı devenin sahrada yaşaması ve bedevilerin yüklerini taşıması esasına uygun bir şekil arzeder. Sahralarda ve çöllerde, sular, ancak birbirlerinden uzak mesafelerde bulunur. Bu itibarla suyu, yolcu çok az bulur, kızgın güneşin altında kızgın kumlar, ateşten bir döşeğe benzer. Deve, işte böyle ağır şartlar altında hizmetini yürütecek bir şekilde yaratılmıştır. Devenin karnında iki kese yapılmıştır. Bu hayvan yiyecek ve içeceğini keselerden birine yerleştirir. Uzun seferlerde kendisine arız olan açlık veya susuzluk alnında tevdi ettiği o şeyleri azar azar yer ve içer. Ayrıca sırtının üzerine bir miktar yağ yerleştirilmiştir. Buna “hörgüç” tabir ederler. Bedende depo ettiği gıda maddesi bittiği zaman ve dışarıda da bir şeyler bulamadığı zaman ne yapıyor? Bu yağı azar azar eritir ve gıda ihtiyacını alarak hayatını devam ettirir. 

Deve yük taşımak için yaratıldığından yere çöker. Bunun için onun boynu ve başı kantarın sapı gibi, yaratılmıştır. Yük yüklenip de kalkmak istediği zaman, boynunu uzatır ve bu suretle kuyruk kemiğinin üzerindeki yük hafifler ve işte o zaman arka bacaklarını kaldırır. Sonra da ön bacaklarını kaldırmak isteyerek boynunu büker ve bu sebeple yük arka tarafa eğilip ön ayakları üzerinde olan ağırlık hafifleşeceğinden ön ayaklarını da kaldırır.

Devenin çölde gıdası ekseriye diken olduğundan, her seferinde çiğnemeye elverişli miktarı alabilmesi için üst dudağı yarık yapılmıştır.

Devenin ayağının nasıl yuvarlak ve yumuşak olduğuna dikkat edin! Ayrıca çökerken yere vurup üzerinde durduğu göğsündeki bölümün nasıl ve niçin yaratıldığına dikkat ediniz. Bunların cümlesi üzerinde durulmaya ve ince ince düşünülmeye değer. Neticede göreceksiniz ki, bunlardan hiçbiri abes olarak yaratılmamıştır.

Ey insanoğlu! Bütün bu bilgileri aldıktan sonra devenin yaratılışı hakkında nazil olan ayeti bir daha oku ve derin derin düşün; göreceksiniz ki, hakikat hiç de bizim anladığımız gibi değilmiş?!.

Çöl ikliminin devesine mukabil bir de diğer iklimlerdeki nakil vasıtalarını bir gözden geçir; neler göreceksin?!. Hacimleri, şekilleri, renkleri birbirinden farklı, akılları hayrete düşürecek derece farklılıkları arz etmekte, yatma ve kalkmalarında, yeme ve içmelerinde, insanoğluna kazandıracakları menfaatler bakımından çeşitlilik arz etmektedirler. İşte bütün bunlar Kadir-i Mutlak ve Âlim-i Mutlak olan yüksek hikmet sahibi Allah’ın birer sanat eseri, birer lütfu, birer canlı şahitleri değil midir? Elbette!..

Nebatata geçiş:

Hayvanattan nebatata geçtiğimizde onlarda da aynı ahenk ve intizamı görürüz. Bitkilerin ilk yaratılışlarını, kök, sak, yaprak, çiçek, meyvelerini; vücut ve türlerinin nasıl korunduğunu tetkik ve teemmül ettiğimiz zaman aynı tedbir ve yüksek hikmeti görürüz.

Paris Darülfünûn’i organların görevleri muallimi meşhur Şal Reyşe’nin ilel-i gaiyye hakkındaki makalesinden hülaseten tercem edilen ifadelerini buraya almakta fayda görmekteyiz:

“Ben; türlerin, bekâsını temin için tabiatın uygulamaya koyduğu hem ince hem de kuvvetli alet ve vasıtaları görerek gayet ahenkli olan bu fevkalâde mekanizmaların tesadüf eseri olduğunu farz edemiyorum. Bunlarda, bir neticeyi elde etme zımnındaki gizli bir garazı kararlaştıran bir iradenin hâkim olduğunu görüyorum. 

Biz; tabiatın bu vechiyle, nevinin bekâsını istediğini ve bunu temin yolunda birçok vasıtalar ittihaz ettiğini kabul etmediğimiz takdirde artık hiçbir şey anlayamayız. Lakin tabiatın bir maksadı bulunduğunu ve bunun da türlerin hayatını temin olduğunu kabul ettiğimiz takdirde artık her şey kendiliğinden çözülür ve anlaşılır.

Bazı kuddelerin (bezletin) vazifeleri, son zamanlarda ortaya çıktı. Mesela: Dalağın dahi vazifesi el’an gereği gibi bilinemiyorsa da bunun vazifesi olmadığını iddia etmek doğru olur mu? 

(Mîmetizm)’me, yani hayvanın içinde yaşadığı çevreye benzeyiş ve intibakına bir bakın! Mesela: Ahtapotun üzerine bir düşman geldiği vakit etrafını karanlık yapmak için birçok mürekkep ifraz etmesine ve bu suretle karanlık içinde kendini gizlemesine nasıl bakmamalıdır? Bakılmalı ve ibret alınmalıdır!..

Bir yengeç, ayağından tutulduğu vakit, birden bire bir tekallus husule getirerek bacağını kendi koparır ve suretle hareket etmesi kendisini kurtarmak için değil midir? Buna kim hayır diyebilir? Bilindiği üzere bu kopan bacağının yerinde bir yenisi oluşacaktır ve bacak yerine tekrar gelmiş olacaktır.

Ben, ilel-i gaiyye nazariyesinin; teşrihten (anatomiden), hayvanat ilminden veya vezaifülâza ilminden ayırmak mümkün olmadığına kat’i surette kânıyim (Her birinde bir gaye vardır ve bir plana göre yapılmıştır. Binaenaleyh, aksini iddia etmek mümkün değildir…) demek istiyor.

Canlı hücreler, her zehre karşı bir panzehir ifraz ederler. Ve böyle âlimâne panzehir imali, istifa (ayıklanma) kanunuyla nasıl izah edilebilir? Buna imkân ve ihtimal var mı?

Zıtlar dünyası:

Faydalı şeylere karşı duyarlı olma meyil ve atılımı olduğu gibi, zararlı olan şeyleri defetme hususunda da duyarlılık vardır ve doğrudur. Ben; nefret, korku, elem (acı) gibi def edici duyarların, tepkilerin mucip sebeplerini ve başka bir tabirle illet-i gaiyyesini bulmaya çalıştım. Bana, bu defedici duyarlılığın, varlıkların yaşamakta olan mukadder halleriyle münasebeti var göründü. Bir hayvan korkmasa uzun müddet hayatını sürdüremez. Yani korku saikasıyla hayvanat kendisini himaye eder. Uçurumların gerektirdiği göz kararması da hayvanı himaye etme gayesine mâtuftur.

Hayvanların bazı şeylerden lezzet duyması ve bazı şeylerden nefret etmesi sırf bir tesadüf hadisesi olmayıp şahsın bekâsı kanunu ile ilgisi olan bir kanun olduğu nazarı olarak bedihî bir gerçektir. Eğer hayvanlar zehirli bitkilerden lezzet alsalar telef olup giderlerdi.

Diş ağrısı gibi faydasız ağrıların varlığı görülür. Hâlbuki bunlar da hayatın hassas bekçisidir.

Elem ve ağrının şu dört gayeye yönelik olduğunu inkâr etmek mümkün değildir:

  1. Acı ve ağrılar, kuvvetli bir uyarma ve bir tembih neticesidir.
  2. Her kuvvetli tembih, yani uyandırma, varlıkların hayatına zararlı ve onların hayat nizamını alt üst eder.
  3. Acı ve ağrıları bilme ve bulma, bizi ondan sakınmaya gayret ettirecek surette tesir icra eder.
  4. Bu tesirlere binaen bizler, aza ve dokularımıza zarar verecek kuvvetli tembihlerden, uyarıcılardan sakınmaya çalışırız.

Bu suretle, canlıların sahip oldukları duyarlılıklarla organların inşa ve vazife şekilleri arasında bir münasebet olduğu gibi, bu duyarlılıkla şahıs ve türünün muhafazası arasında dahi münasebetler vardır.

Evvela, mevcudat yaşamaya meyyaldir. Sonra da bunlar, yaşamak için teşkil olunmuş, yani oluşmuş ve iyi teşkil edilmiştir. Bu iki mukaddimeyi beyan etmek kaçınılmazdır. Kötü ve fena oluşmuş varlıkların, varlıklarını muhafaza etmeleri anlaşılamaz. Zira onlar derhal mahvolur giderler, yani hayattan silinip yok olurlar. 

Hasta ve vâhi aşırılıklardan sakınalım. Lakin şunu bilelim ki, hayat sahibi bir mevcutta her şeyin lehine bir muhassisi vardır. Onun bilcümle oluşumundaki kısımlar ve kısımların görevleri, kendisindeki hayatın cüz’ünü himayeye ve çoğalmaya elverişli olduğunu itiraf etmek zorundayız.

İlel-i gaiyye nazariyesinin şu ifadesi vardır ki, bu faraziye taharri ve tetkike insanoğlunu hazırlar, tecrübe icra etmek isteyene rehber olur, onun yeni yeni tecrübeler kazanmasına yardımcı olur. Ve nihayet tecrübî neticeler bu faraziyeyi mütemadiyen haklı göstermektedir.

Bundan başka bu haklı bir faraziyedir. Zira ilim hayatında ileri gelen her hadise, her organik için tam bir tatbik, her tehlike için koruyucu bir tedbir, her uzuv için muntazam bir görev olduğunu göstermektedir. Gaiyyet kanunu, canlı varlıkların tetkikinde hiçbir vakit yanlış çıkmamıştır.

“Ruh ve Cisim” isimli kitabın sahibi diyor ki:

“Bir akıl işi; bir maksada bina edilmiş olmasından ve diğer müteaddit vasıtalar arasından bir vasıtayı bu maksatta kullanmasından bilinir. Şöyle ki: “Gaiyyet ve akıl müteradif lafızlardandır, yani eş anlamlı kelimelerdir,” diyor.

Şu görünen mütabakatlara karşı maddecilerin, inkârcıların söyledikleri sözlere gelelim:

Bunlar diyorlar ki, âlemde muhtelif özelliklere sahip cüz’i fertler vardır. Bunlar, hareketleri zamanında tesadüfî olarak türlü vaziyetler alırlar. Bu babdaki ihtimallerin sınır ve sonu olmadığı gibi, zamanın da haddi ve nihayeti yoktur. Milyonlarca seneler içinde hâsıl olan sayısız şekillerden davamları mümkün olan kalır, olmayanlar mahvolur gider. Bu muvafakat ve mutabakatlar tabii illetlerin husule getirdiği bir takım neticelerdir. Siz onları maksat ve gaye gibi telakki ediyorsunuz. Göz görmek ve bacaklar yürümek için yapılmıştır, demek doğru değildir. Biz gözlerimiz olduğu için görüyoruz ve bacaklarımız olduğu için yürüyoruz, kuşlar kanatları olduğu için uçmaktadırlar demek daha doğru olur.

Lakin bazı malumatın bazı bilinen illet neticesi olarak nasıl husule geldiği gösterilmekle ilel-i gaiyyenin bertaraf edilmiş olduğuna inanmak bir hatadır. İnsan gözleri olduğu için görür demek, gözlerin görmek için verilmediğini ispat etmez. Cenab-ı Hak insanın görmesini murat edince ona göz vermekten ve kuşun uçmasını irade edince de onlara kanat vermekten daha iyi ne yapabilirdi? Binaenaleyh, görmenin illeti göz, uçmanın illeti kanat olduğunu göstermekle fikrî maksat hiçbir vakit iptal edilemez.

Bu arada şu hususu da açık olarak bilmekte fayda vardır:

Allah’ın varlığına inananlar, kanatın oluşumunda fikrî ve şuurlu bir kuvvet hâkimdir derken, inkârcılar da hayır; tabii ve tesadüfî sebep ve illetler rol oynar, derler.

Kendilerine sizin âlemdeki intizamı tesadüfe hamletmeniz, karmakarış atılan matbaa harflerinin kendi kendilerinden dizilip Yunanlı’ların meşhur şairi Omiros’un (İlyad) adındaki şaheserini teşkil edeceğinin farz etmek gibidir diyenlere karşı “Evet” bu tesadüf manen mümkün değildir. Lakin tesadüfî olarak birkaç kelimenin şurada cem olması ihtimal dışı bir şey de değildir. Bu kelimeler mahfuz kaldığı halde bunlara tesadüfî olarak birkaç kelime ve daha sonra birkaç kelime zammedilir. Tecrübeyi bu suretle sonuna kadar tekrar ile harfleri zar gibi ata ata nihayet bu manzumeyi meydana getirebiliriz. Bu babda yegâne şart, her hâsıl olan neticenin mahfuz kalmasıdır. İşte tabiat böyle yapıyor. Birkaç yüz milyon sene içinde neler olmaz ki, cevabını veriyorlar.

Lakin hâsıl olan neticeler neden mahfuz kalacak? Sebep ne? Buna bir illet lazım değil mi? Eğer öyle bir illet var ise bu gaiyyet demek olmaz mı? Bu misalde yine meydanda bir manzume, yani husulî matlup olan bir gaye var? Size göre tabiatta böyle bir gaye dahi yoktur. Lakin bir muvafık hadisenin vukuu için ne kadar muvafık olmayan hadiselerin vukuu lazım gelir.

Bir sinek kanadının vukua gelmesi için milyonlarca teşkilat husule gelmesi gerekecektir. Âlemde muvafık şekiller hesapsız olduğuna göre bunlar meydana gelinceye kadar, oluşan uygun olmayan şekillerin bunlarla nispet kabul etmeyecek derecede çok olması zarurî değil midir? Bunlara niçin tesadüf edilmiyor? Mahv ve munkarız olmuşlar ise niçin izleri görülmüyor? Bugün tabiat niçin öyle biçimsiz ve taslak kabilinden hayvanlar yapmıyor da daima kendilerinde intizam ve uygunluk görülen mevcudatı vücuda getiriliyor?  

   

   Kainat ve plan:

   İlim ve fen adamları, aynı zamanda salim bir akla da sahip iseler kainattaki bu mutabakat ve bu ahenklerin tesadüfi olmayıp mutlaka bir ilel-i akilenin bir şuurun ve bir hikmetin sanat eseri olması lazım geleceğinin kesin idraki içindedirler ve dolayısıyla bunlar ilel-i gaiyyenin ve binaenaleyh hikmetli bir Sanii'in varlığını kabul etmelerine mukabil, bilmediklerine nisbetle yok hükmünde olan bilgilerine mağrur olan diğer bir takımı da hadiselerin sırf mihaniki suretle izahını kendilerine meslek edindiklerinden uygun görmedikleri şeyleri, bir mecburiyette olmadan meslekelerinin  haricine çıkmayarak derler ki, bu illet-i gaiyye bizim bildiğimiz illetlerin hiçbirisine benzemiyor ve bir hadiseniz diğer bir hadiseyi takip ettiği tecrübe ile sabittir. O zaman birinci hadiseye ikinci hadisenin illeti nazarıyla bakılır. Sizin illet-i gaiyye dediğiniz şey, istikbalde vuku bulacak bir hadisedir. İlleti mazide aramayıp istikbalde aramak, ilim ve aklın nizamını bir nevi aksettirmedir.

   İtiraz:

   Tesir edici illetler ve mihaniki kuvvetler, bu gibi hadiselerde fikrin bilcümle gereklerine kifayet etmese bile, bunların keşfolunmamış yahut kısmen anlaşılmamış daha niceleri var. Bir gün bu nuksan ikmal edilecektir, tabiat öncesi ilmin eski putu olan ve bin defa tahrip edilen illet-i gaiyyeyi yerleştirmek istediği bu boşluk dolduracaktır, diyorlar.

   Cevap:

   Evet; biz malülü, yani neticeyi mebde ittihaz ederek bundan illete yükseliyoruz. Geçmiş bir hadiseye (mesela memelerin evvelden hazırlanmasına) gelecek bir hadisenin (yani çocuğun süte ihtiyacının) sebebiyyet verdiğini istidlal ediyoruz. Çünkü bu neticenin husule gelmesi birçok ilel-i tabiyyenin aynı neticeyi istishal edecek surette icra etmek üzere ittifak etmemelerine menuttur (bağlıdır). Bu kadar çeşitli illetler, bir saik (sevkeden) olmayaınca aynı noktaya müteveccih olamazlar. Buna imkan tasavvur olunamadığından o illetleri vesait ve o neticeyi maksad addetmek mecburidir.

   Bir neticenin husulü, pek ince hesaplara bağlıdır. Bundan o hesabı yapan bir müsahibin varlığını çıkarmış oluyoruz. Mesela; Kuşların tüyleri yün cinsi kıllardan olsaydı iki sakınca ortaya çıkacaktı. Birincisi tüy az olsa o zaman müsavi derece harareti muhafaza edemeyecek, fazla olsa uçamayacaktı. O halde kuşun ağırlığını pek artırmaksızın ve uçusunu güçleştirmeksizin vücudunu nasıl örtmeli? 

   İşte hallolmaya muhtaç bir mesele! Bu mesele cismin ağırlığını artırmaksızın kanatların sathını artırmayacak surette bir nevi uzun tüyler konularak halledilmiş olacak. Lakin bir mühim mesele daha var. Tüyler yağmurdan ıslanınca birbirine yapışacak, uçmak pek güç olacak ve hatta mümkün olmayacaktır. Bu mesele de ıslanmasını menedecek yağlı bir madde ifraz eden bir uzuv teşkiliyle hallonulmuştur.

   Ameliyathane ve harici alem:

   Ruh sahibi bir mevcutta içeride bir ameliyathane var. Bu ameliyathane harici alem ile o kadar ahenktir ki, bunların yekdiğerine önceden tevfik edilmiş ollduğuna inanmak mümkün değildir. Mesela: Rahimde hasıl olan yumurtada, sayısız bir takım illetlerin çalışma ortaklığıyla hayat sahibi bir makina; yani cenin yapılıyor; bu makina alem-i hariçten büsbütün ayrı olduğu halde onun şartlarına tamamıyla uygundur. Hariçte zıya denilen bir tabii amil var; dahilde ise zıyaya muvafık bir görme makinası; göz imal olunuyor. Hariçte sada namındaki amile uygun olarak dahilde bir işitme makinası, kulak yapılıyor. Hariçte hayvanat ve nebatat var. Dahilde de bunları hazm ve temsil edecek kornalar, inbikler var. Hariçte hava, su , toprak var. Dahilde bu çevrelere uygun yürüyüş ve hareket vücuda geliyor. Hülasa: Bir taeaftan görme, işitme, gıdalanma, yürüme, seyahat, uçma diğer taraftan göz, kulak, mide, ayak, balık ve kuş kanatları pek açık iki hat arzediyor...

   Hayvanat uzuvları arasında bir tenasüb kanunu var. Bu kanun gereğince bedenin kısımları heyet-i mecmuaya göre yapılıyor. Eti kesecek keskin dişler; at ve öküz tırnakları gibi yalnız hayvanın ayakta durmasına hzimet edip av avlamaya yaramayacak tırnaklar ile beraber bulunurken, bir başka hayvanda hiç bulunmaz. Ve yine bu kanun gereğince düz tırnaklı her hayvan ot yiyen türden oluyor. Bu hayvanın dişleri de düz, hazım cihazı uzun, midesi geniştir ve bu suretle bağırsaklar, çene kemikleriyle ve bu kemikler niceleriyle pençeler dahi dişleriyle, yürüme organları hareketleriyle ve beyin yapılarıyla mütenesibtir. Her organ kendi sistemi arasında aynı kanuna tabiidir. Hazım sisteminde dişlerin şekli, gıdalanma cihazının uzunluğu, katları, geniişliği, sindirme sıvılarının sayıları ve ziyadeliği, hayvanın yediği maddelerin türü, sertliği, sindirmeye jabiliyeti vardır ve bunlar arasında hayrete şayanbir de münasebet vardır.

   Organlar arasında münasebet:

   Uzuvlar arasında bu şekilde münasebetler olduğu gibi, görevleri arasında da münasbet ve irtibat vardır. Mesela teneffüs, kalp gibi sınırlı bir uzuv vasıtasıyla vuku bulduğu zaman kanın deveranından müstağni olamaz. Kanın teneffüs uzvuna, yani havayı alan uzva gelmesi icab eder. Onu oraya getirecek şey ise, kan dolaşımıdır. Dolaşım, teharruş kabiliyetinden müstağni olamaz. Zira kalbin tekallüsünü ve buna binaen kanın hareketini davet eden şey odur. Adalelerin taharruş (ırmalanma, etkilenme...) kabiliyeti sinirlerin faliyetinden müstağni değildir. Bu özelliklerin biri değiştiği zaman diğerlerinin de tümünün değişmesi gerekir. Böceklerde kan dolaşımı yok ise de teneffüs sınırlı olamaz, umumi olur. Kan havayı aramaya gitmediğinden hava kanı aramaya havanın kanı araması icab eder. Binaenaleyh, organik bir takım şartlar birbirlerini davet ederken bir takımı da birbirlerine münafi (olumsuz) davranır. Sınırlı bir tenefüs akciğerler vasıtasıyla kan dolaşımını gerektirir. Umumi bir tenefüs ise böyle bir dolaşımı faydasız bırakır ve oba münafi olur. İşte bu sayısız münasebetler bir illet-i gaiyye olmadan açıklanamaz. 

   Farz edelim tabiat, kendi kendine keskin dişler yapsın! Lakin buna mukabil niçin pençe şeklinde sivri tırnaklar hasıl ediyor da düz tırnak hasıl etmiyor?! Bundan başka; uzuvların yerleri, vaziyeti, şekil ve kuvvet dereceleri gibi, diğer hususları da daha nice ince nisbetler ve mutabakatlar var ki, bunların hepsini zikretmek burada mümkün değil!..

   Ya tenasül cihazları:

   Tenasül cihazına gelince, bu cihaz teşekkülleri ve fonksiyonları karşısında tabiatçıları altından çıkılmaz müşkilata sokmuştur. Zira, yukarıda kısaca vechiyle erkek ve kadına mahsus tenasül cihazlarının biri meni diğeri ise yumurta imal eder. Bunların her ikisi de ifa ettikleri vazifelere tamamıyla mutabıktır. Lakin mesele bir mütabakat meselesi değil, biririnden başka ve müstakil olan bu iki cihaz, bir müşterek maksada yani ceninin teşekkülüne ve bu suretle türün bekasına hizmet etmekte. Farz edelim ki, bunlardan her birinin tabi meyli, tevcih ve idare olunan ihtiyaç, şuursuz gibi şeylerle açıklanmak istenilen özel kuvvet, bunların her birini kendi vazifesine tevfik ve tevcih etmiş olsun ve bu vechiyle bu iki uzuv kendi kendine vücuda gelmiş olsun! Lakin bunların arasındaki nisbet ve mutabakatları tayin eden şey nedir? Nasıl oluyor da ikisi de vasıta oluyorlar. Artık gaiyyet, bunda hiç söz götürmeyecek derecede açıktır. Bu muvafakat ve mutabakatı, evvelden vaz ve tahsis eden  hikmet sahibi bir Sanii'in varlığını kabulde akıl mecburdur ve muztardır. İşte bunu düşünmek bile her türlü şek ve evhamın giderilmesine kafidir. 

   Gurur ve ilhad sahipleri, ne derlerde desinler, akl-ı selim nerede bir hesap görürse orada bir muhasibin bulunduğuna ve her nerede gayet muntazam ve dakik bir surette tertip edilmiş vasıtaların bir maksada hizmet etmekte olduğunu müşahede ederse, orada gaiyyetin varlığına ve bunun bir akıl ve bir hikmet eseri olduğuna katiyyen hükmedecektir. Artık bu gibi ahvalde şek ve tereddüte düşmek demek, hakikat miyerı olan akıldan mahrum olmuşlar, şek ve temerrüt sahiplarine iltihak etmişlerdir, demektir. İntizam ve mutabakat böyle fevkalede bir derecede bulunduğu zaman akıl, illiyet kanunu gereğince bunun hususi illetini mutlaka arayacaktır. Ve bu babta tayin edilebilecek yegane illet, fikir ve niyet veya hikmettir. 

   Bunu pek basit bir misalle izah edelim: Bir yol boyu sıra ile dikilmiş olan ağaçlardan on tanesi düşmüştür. Akıl bunun için muayyen bir illet ister. Bu illet ne olabilir? Şiddetli bi fırtına olabilir. Lakin birgün ağaçların sıra ile dördü kalıp beşincisi yıkılmış ve yine dördü durduğu halde beşincisi devrilmiş olduğu ve bu halin ilanihaheye muntazam deva ettiği görülünce bunun için bir illet-i akilenin varlığı zaruri addolunur. Çünkü işin içine hesap girmiştir. Bunun illet-i akilesiz vukua gelebileceğini bir çocuk yahut en safdil bile kabul etmez. Bunu teyid için Poljane illet-i gaiyye unvanlı kitabında üç hikayeyi kaydediyor: İskoçya feylosoflarından (Biti), Allah varlığını küçük yaşında bulunan oğluna, basit ve tecrübi bir surette anlatmak ister. Bahçenin bir tarafından kazılmış olan toprağa çocuğun isminin ilk harflarini, çocuk bundan haberdar olmaksızın parmağıyla çizer. Ve bu çizgilerin içine tereotu tohumu ektikten sonra üzerini toprakla örter. Bir müddet sonra çocuk koşarak babasının yanına gelir. Bahçenin bir tarafında kazılmış olan toprakta çocuğun isminin bahçede bittiğini söyler. Babası ehemmiyet vermiyor gibi durarak "Oğlum! Bu bir tesadüf eseridir..." demiş ise de çocuk bunun mutlaka birisi tarafından yapılmış olması gerektiğini söyler ve iddiasında babasına karşı ısrar eder ve der ki, böyle bir şey kendiliğinden olmaz ve olamaz!..

   Pederi, bu vesileden istifade ederek: "Oğlum! Madem ki, böyle adi birşey kendiliğinden meydana gelemiyorsa, senin bu kadar muntazam ve bu kadar faydalı olan beden organlarını yapan bir Sani-i Hakiki olmak icab eder" diyerek Allah fikrini çocuğunun kafasına yerleştirmiştir.

   Meşhur Fransız Molier, komedyalarından birisinde; Siganarel isminde safdil ve dindar bir uşak, itikatsı ve dinle alay eden efendisine şöyle bir akaid dersi verir:

   "Allah'a şükür olsun ben sizin gibi okumadım! Bna birşey öğretmiş olmakla hiç kimse iftihar edemez. Ben eşyayı, yani varlıkları kitaplardan değil, kısa aklımla daha iyi anlarım; bu ağaçları, kayaları, yeri, yukarıdaki göğü im yaptı? Bunların hepsi kendi kendine mi yapıldı? Bunu size sormak isterim! İnsan denilen makinadaki bütün bu icatları, bunların birbirine ne kadar iyi uydurulmuş olduğunu gördüğünüz zaman taaccüb etmez misiniz? Bu sinirler, bu kemikler, bu damarlar, daha bilmem neler; akciğer, kalp, karaciğer ve oradaki bu eczalar... Siz ne derseniz deyiniz, benim anlayışıma göre insanda taaccüb edecek bir şey vardır ve bunu bütün alimler izah edemeyecektir."

   Maddiyon ileri gelenlerinden Baron (Dolbak) salonunda bir akşam yemek yenilip kahve içildikten sonra küfür ve ilhadta adeta yarış yapılırken, nüktedan ve cesur bir zat olan rahip Galyan şöyle bir fikir beyan etmiştir: "Efendiler! Alemin bir tesadüf eseri olduğuna içinizde en ziyade kanaat getirmiş olanınız, üç zar ile bir kumarhanede değil, Paris'in en iyi bir hanesinde oyun oynarken, karşısındaki haasmı bir, iki, üç defa mütemadiyen düşeş atsa, oyun biraz devam edince ve bu suretle parasını kaybeden dostum (Didro) bir an bile tereddüt etmeksizin; "Zarlarda hile var! Ben bir batakhanedeyim!.." diyecektir. Ah feylosof! Nasıl! Çünkü zarlar külahın içinden on iki defadır size altı frank kaybettirecek suretle çıktı. Bunun mahirane tertip edilmiş bir desise neticesi olduğunu kaviyyen inanırsınız. Halbuki alemde bunun bin derece daha güç, daha karışık, daha faydalı, daha sabit tertip ve terkipler görürken tabiatın zarlarında daha hile ve yukarıda sizi tuzağa düşürmek isteyen büyük bir mekreden vardır diye şüphe bile etmezsiniz. 

   Akıl ve dehası kuvvetli olan, olduğu kadar da dindar olan ve herşeyde ilmi teemmülüne ve felsefesine bir mevzu bulan (Kepler) bir gün hanımı akşam yemeğine çağırmış ve bir de salata getirmiş. Kepler bunu görünce: "Alem halk edileli; mamul yemek sahanları, marul sapları, tuz taneleri, zeytinyağı ve sirke damlaları, katı yumurta parçaları fezanın içinde her tarafa doğru gayri muntazam surette hareket ederken tesadüf, onları bugün bir salata yapmak için birbirlerine karıştırabilir mi? Ne dersiniz?" diye hanımına sormuş. Hanımı da cevaben: Şüphe yok! Ne bu kadar iyi ve ne de bu kadar lezzetli bir salata yapamaz!.." demiştir."

   Voltaire:

   Fransız hükemasından Voltaire şöyle demekte; "Ya gök cisimlerinin kendileri birer mühendistir ya da onları büyük bir mühendis düzene koymuştur." 

   İlel-i Gaiyye delili:

   Suğra: " Tabiatta, yani kainatta bir nizam görülmektedir. Bir başka ifade ile; vasıtalar ile maksatlar arasında mutabakat, yani uygunluk görülmektedir." mukaddimesine karşı ileri sürülen itirazlar, verilen cevapla cerh ve iptal edildi.

   Kübra: "Her nerede nizam varsa, yani nerede vasıtaların maksatlara tevafuku varsa, orada aklın, hikmetin, şuurun varlığı bir hakikattir." mukaddimesi hakkında bazı şekler ve tereddütler ileri sürülmek istendiğinden bunlar hakkında da birkaç söz söylemek gerekecektir: Önce şunu tesbit edelim: Tabiattaki gayelik hakiki bir gayelik midir? Yani gerçekten kainatta varlığı tesbit edilmeye çalışılan bu gaye gerçekte de öyle midir? Yoksa bizim fikrimizden ibaret olamaz mı? 

   Saniyen; gayelik, tabiatın bir mebdei, bir kanunu olduğu tesbit edilsin! Lakin bu kanun bu mebdei bizarar bir akıl, bir irade, hür ve ihtiyara kadir bir tefekkür müdür? deniliyor.

   Tabiattaki gaiyyet kanunu, sırf zihni birşey farz edildiği halde tabiatın bu kadar icazkarane mutabakatlarının cümlesini fikrimize uydurmuş olması lazım gelir. Ve bunun için de bir illet göstermek icabeder. Bizim hassasiyetimizin, eşyanın nizamına emretmesi ve hükmetmesi tasavvuru kabul eden bir şey değildir. Binaenaleyh gaibiyyet tabiatın hakiki bir kanunu olduğu şüphe götürmez. Bunun bir akıl, bir irade hür bir ihtiyara kadir bir tefekkür olup olmadığı meselesine gelince akıl ve iradesiz ve ihtiyarsız gaiyyet yani vesaitleri tertip ve işleri tanzim bir tenakuzdan olmasına nazaran, en makul meslek, bu illette akıl, şuur ilim ve hikmet bulunduğunu kabulden ibaret iken bir takım meslekeler karşısında bulunuyoruz ki, bunlar tabiattaki gaiyyet, kendisinin illeti olan şeyde kast ve niyet olduğuna delalet edeceğini kabul etmiyorlar. Alemde zikrolunan mutabakatı husule getiren şey, bunların bazılarına göre kendi kendini bilmeyen tabiatın sevk-i tabii sanatkarisi ve Hegel mesleğine göre ise, mantıki bir fikir, Supenhavr'a göre kör bir irade, Hartman'ın fikrine göre de şuursuz tabiattır.

   Bunlar, gaiyyetin bu şuursuz nevini hayvanatta olan sevk-i tabiilere kıyas ederler. Halbuki sevk-i tabiiler gaiyyetin en bahir delillerinden sayılmaktadır. Mesela: Arı bal yapar, örümcek bir nevi ağ dokur, bazı böcekler yumurtalarının yanına, bunlardan çıkacak yavrular için yiyecek kor. Ve hatta bunların kendi yediği şey başka, yavrularının yiyeceği şey daha da başka bir türdendir. Ve böcekler yavrularını belki de hiç görmeyecektir. "Mebhasülavam" alimi Fabr, amofil ismi verilen böceğin, hiç görmeyeceği yavrusunun gıdalanması için taze et temin etmek üzere avını öldürmeyip bunun yalnız sinir sistemini felce uğratarak yetindiğini yetindiğini ve bunun üzerine yumurtladığını beyan etmiştir. Kuşlar ise türlü sanatkarane ve dikket çekici yuvalar yaparlar ve hatta bazıları kışı başka iklimlerde geçirir, oralara giderler. Hatta bir nevi, yuvalarının önüne süslü süslü bir bahçe bile yapar, bazıları da yuvalarının üzerinde ottan bir sal şeklinde inşa ederler. Bir tehlike anında ayağını bir kürek gibi kullanarak, onu emin bir yere nakleder...

   İşte, bu hayvanların böyle hünerli işleri yapmaları, bilerek ve öğrenerek değildir. Bunları, başkalarının yaptığınıgörmeden de yaparlar. Kendilerini böyle menfaatli ve menfaatlerine uygun işler yapmaya sevkeden illette akıl ve hikmet olmak iktiza eder. Lakin ten ehlinden bazıları, hayvanatın bu işleri şuursuz yaptıklarını ve böyle bir illet olmayıp şuursuz gaiyyenin mümkün olduğunu iddia ederler. 

   Vaktiyle hayvanlar, yaptıkları işlerde zekasını kullanarak yaparlardı. Fakat yaptıkları bu zekalı işler tekrar edile edile sevk-i tabi halini aldı ve ırsen, yani veraset yoluyla annlerinden evlatlarına intikal etmeye başladı diyenler de vardır. Bu görüşe göre ilk hayvanlar insanların en alimlerinin aklına üstün bir zekaya sahip olmaları lazım gelir. Lakin sevk-i tabiler mihaniki olmak şöyle dursun ilel-i gaiyyenin en zahir ve bahir nevidir. Nerede istihale (değişme ve evrim geçirme) bahsinde görüleceği üzere her ne kadar Lamark, sevk-i tabileri ırsi kazanılmış adetlerden saymışsa da Darvin bunu kabul etmeyerek, bir hayvanın sevk-i tabisi, o hayvanın zihni teşekkülünden kaynaklandığını ileri sürmektedir. Çünkü veraset daima ecdadın, yani ataların seciyye ve ayırt edici vasıflarını meydana getirmeye meyyal olduğundan yeniden vuku bulacak değişmelerin nesle nakil ve idamesine kafi değildir. Lakin, ne Lamark ve ne de Darvin sevk-i tabilerin mihaniki bir surette tedricen, yani yavaş yavaş hasıl olarak ırs yoluyla ve birike birike bugünkü hale ulaştığını isbat etmeye muvaffak olamamışlarıdır. Çünkü sevk-i tabilerin bir çoğu tedric kabul etmez; bunların daha bidayeden mükemmel olamsı, hayvanın hayatını muhafaza etmesi için kaçınılmazdır. Cenab-ı Hakk, her hayvanın hayatını korumasu için lazım olan seck-i tabiyi, daha yaratılış zamanında mükemmel bir derecede olarak onun ruhuna ve hakikatına ihsan buyurmuştur.

   Meşhur alimlerden Kamil Flamaryon, "Tabiatta Allah" isimli eserinin ikinci cildinde sevk-i tabii bahsinde mütalaalarını şu şekilde açıklamıştır: "Kunduz, memeli hayvanların kadime taifesinden, yani en gabi en zekasız familyasından bir hayvan olmakla beraber, hayret verici bir sevk-i tabiye, yani kendisine su içinde bir kulübe yapmak, şoseler, setler inşa etmek sevk-i tabisine maliktir. Bunları o kadar bir sanat ve maharetle yapar ki, eğer bu sanat filhakika akla tabi olsa idi, bu hayvanda pek yüksek bir zekanın varlığını farz ettirirdi. Esas mokta, bu sanatın zekaya tabi olmadığını isbat etmekti. İşte Mösyö Koviye bunu yapmıştır. Küçük kunduzları alıp ata ve babalarından uzak bir mahalde büyütmüştür. Bu sebeple ata ve babalarından hiçbir şey öğrenmemiş oldukları halde kulube inşasına muhtaç olmamak için, bir kafes içine tek başına konulmuş olan bu kunduzların mihaniki, yani otomatik ve körü körüne bir kuvvet yani sırf sevk-i tabii ile kulübeler inşa etmiştir.

   Sevk-i tabii ile zekayı birbirinden ayırt eden şey, bunların aralarındaki tam zıddıyettir, yani aralarında tam bir tezat vardır, bunlar birbirlerine zıt olan iki şeydir. Şöyle ki: Sevk-i tabide herşey; körü körüne zaruridir ve değişmez. Akıl ve zekada ise, herşey bir gayeye bağlı bir şarta bağlı, değişme kabiliyetine sahiptir, değişebilir. Kulübe yapan bir kunduz, yuva yapan bir kuş sevk-i tabii saikasıyla hareket eder. Bizim sözlerimizden bazılarının manasını öğrenmek derecesine kadar giden ve bize itaat eden köpek ve at bunları zekası vasıtasıyla öğrenir. 

   Sevk-i tabide herşey fıtridir, yaratılıştan gelmektedir. Kunduz, yapacağını öğrenmeksizin yapar, onda herşey zaruridir. Kunduz, kulübesini yaparken, daimi ve mukavemeti kabil olmayan bir kuvvet tarafından sevk edilmektedir. Zekada ise, herşey tecrübe ve talimat neticesidir. Köpek, ancak öğrendiği için itaat eder. onda herşey serbesttir. O, itaat emeyi istediği için itaatkardır.

   Hasıl-ı kelam; sevk-i tabiide herşey hususidir. Kunduzun kulüübesini yapmakla gösterdiği bu maharet, hayret verici bu sanat, ancak kulübe yapmakta kendini gösterir. Zekada ise herşey umumidir. Zire köpek itaat hususunda gösterdiği bu dikkat ve bu anlayışı başka bir şey yapmakta da kullanabilir. İşte bu farkı göstermek lazımdı. Tabiat tarihinde her ferde ait olan şey, muktaza-yı meslek olarak, tarafgirane muhafazada bulunmaksızın tamamıyla tasdik etmek önemi haizdir.

   Sevk-i tabiiyi inkar edenlere henüz valide olamayan dişi kuş, yumurtlayacağı yuvayı zarif bir şekilde yapmayı hangi mektepte öğrendiğini sorarız. Bu kuş bir yaşındadır ve henüz kuluçkaya yatmamıştır. Bu yuvayı başka yolda yapmayıp su olduğu surette yapmayı ona kim öğretti? Aşılanan yumurtalardan yavruların çıkması için yumurtaları ısıtmak lazım geleceğini ona kim söyledi?

   Hayvanların fiil ve hareketlerinde de ilahi irade hakim: 

   Yukarıda misallerini verdik. Önemine binaen yine bir takım örnekler daha vereceğiz: Telkih olunan, yani aşılanan yumurtadan yavruların çıkması için, kuluçkaya yatıp yumurtaları ısıtmak lazım geleceğini ana kuşa kim öğrettti? Bu yumurtaların üzerinde on beş gün yattığı halde henüz onlardan yavru çıkmayacağını nereden bilir? Kuş, her ne kadar kuluçkaya yatmaktan bir teselli, bir rahatlık hissederse de eğer yaratılıştan bir emir kendisini bu mevzuda hazırlayıp ona bu hususu teşci etmemiş olsaydı, bu hal onun için bir teselli ve bir rahatlama değil, bir külfet ve bir yorgunluk verici olurdu. Değil mi?

   Ayrıca, yavrular yumurtadan çıktığı vakit, kendisinin yuvadan çekilmesi icab edeceğini ve bu minicik mahlukların hayat sahibi olduklarından ve beslenmeye ihtiyaçları olduğundan bu ihtiyaçlarını karşılamak üzere münasip besi maddeleri arama ve bulma lüzumunu anakuşa kim söyledi? Kanatlarını, on beş günlük bir müddet yumurtaların üzerinde geçirme mecburiyetini ona hissettiren kim? 

   Biz bunlara daha nice istifhamlar verebiliriz. İşte bütün bu suallere kim cevap verecek veya verilen cevap şu mu olacak? 

   İlk tür kuş, bunları itiyad ede ede öğrendi ve kendisinde böyle temayüller yerleşti ve bu haslet ırs yoluyla nesillerine intikal etti cevabını mı verecekler? Ve bu cevap ne derce mantıki olur? Lakin bu sırlar doğum hadisesinin içine düşüp kalmak değil midir ve bunun içinden nasıl çıkılacaktır? Ayrıca meseleyi birinci nev'e veya daha uzağa götürmek halledecek mi? Bilcümle türlerin menşei olduğu farzedilen ilk asıllara doğru geriye sürmekten başka ne olur ve neye yarar? Ve nihayet bütün bu ihtimallere karşı kuşların yuvalarını yapmaları, kuluçkaya yatmaları, yavruları için sarfettikleri ihtimamları bir sevk-i tabii olmayıp da bir zeka işi olduğu ve nevilerin böyle hareket ettiği ve öğrenmenin devam ettiği kabul edildiği halde bile ki bizim şayan-ı kabulümüz değildir. Yavrunun, yumurtanın içinde şekillenmesine ait problemler nasıl çözülecektir? Gelecek nesillerin zuhur ettiği beşik olan yumurtayı kim inşa etti? Tohumu halk eden ve yumurtanın ortasına koyan kimdir? Esrarengiz bir kuvvet vasıtasıyla ana ve babanın nevinden bir mahluk, bu sıvını içinde hareket edecekler. Taze yumurtada en ziyadede hayretbahş bir şekil değişmesi meydana gelecektir. O canlanacak ve şekil değişmesi meydana geldiği vakit orada bir kuşcağız daha pek zayıf olduğundan dışarıda duramaz. Ve onun için henüz dışarıya çıkamıyor, mukavemet edeceği devri bekliyor.

   Onu çepeçevre saran yumurtanın akı ve bu albümün maddesi, civcivin oluşumunda en elverişli bir gıdadır. Pekiyi, ama o gıdayı onun etrafına kim yerleştirdi? Ve bu gıdadan az az faydalanmayı ve bu vesile ile gelişmeyi ona kim telkin etti? Sonra da daha nice harikalar bu hususu takip edecektir. Şöyle ki:

   Kuşcağızın ayak ve kanatları sökülür ve gövdeden açılır, başı göğsünden yukarı kalkar ve artık vücut yapısı teşekkül etmiş ve artık bir nevi hapishane olan yumurtadan çıkma zamanı gelmiştir. Ama o hapishanenin duvarları mesabesinde olan yumurtanın kabuğunu nasıl kıracak? Evet bunun için de bir kazma lazım ki, o da onun eline verilmiştir. Mine! İşte o vakit onun gagasında mine denen bir madde hasıl olur ki, bu mine yumurtadan çıktıktan sonra düşecektir. Bu gaga ile yumurtayı kırmaya başlar ve nihayet buna muvaffak olarak dışarıya çıkar ve kanatlarının yardımıyla büsbütün kurtulur. İşte manzara bu!..

   Varsın muarız ve muhalifler, Allah'ın varlığını inkar etmek için yığın yığın nazariyeler ileri sürsünler! Nereye varabilirler? Çıkmazdan çıkmaza girerler ki, dünyada da ahirette de bunun acısını çekerler ve çekecektirler. Ananın işerine sevk-i tabi demekten çekinmedikleri gibi, yavrunun işlerine de aynı ismi vermekten istinkaf etsinler! Mevzu, bir takım dolanbaçlar ve müphem açıklamalar içine soksunlar ve bıcalayıp dursunlar! Varacakları bir hakikat yoktur. Çünkü haktan ve hakikatten uzaklaşma insanoğlunu çıkmazdan çıkmaza sokar. İşte tabiatın basit ve beliğ hadisesi budur. Onlar bunu altüst de edemeyeceklerdir. Kurmak istedikleri temelsiz nazariyeler yıkılıp altında kalacaklar ve kalmaktadırlar. 

   Zira, tabiat problemlerinin tek çözüm yolu vardır. O da alemi halk eden, ona kendini muhafaza edecek kanunlar vaz'eden, atomun çekirdeğinden yıldızlara kadar herşeyde icra-yı fil eden ilahi kudrettir. Ve bütün bir kainatı idare eden kanunları inkar etmek demek, kainatı inkar etmek demektir ve nihayet böylelerine "deli" ismini vermekten başka bir isim de bulamazsınız. Yoksa hakiki ilim adamı hiçbir zaman böyle bir duruma düşmez. Çünkü, ilmin ve ilim adamı olmanın neticesi, alemin varlığını da ondaki ahenk ve düzeni de bunun da neticesi olarak sonsuz ilim ve sonsuz kudret sahibi bir yaratıcıyı kabuldür, kabulünü zaruri görmektir.

   Bunları ne oluyor ki gerçekleri görmüyorlar:

   Hayvanatın sevk-i tabiileri kadar, mukavenet ve muhalefet mümkün olmayan hadiselerin ve aynı zamanda bu kadar güzel bir hakikati niçin kabule yanaşmıyorlar? Bunlar bunun izahını nasıl yapabilirler? Makul ve mantıki bir izah tarzu var mıdır ki? Olup bitenler maksatsız mı? 

   En zayıf ve ölüm tehlikesine en çok maruz kalan hayvanların en çok zürriyet yetiştirmeleri tesadüfi midir ve hiçbir maksada mebni değil midir? Yırtıcı kuşlar, akbabalar, kartallar nisbeten kısır oldukları halde deccaciye familyasından olan tavukların, kekliklerin döllenmiş bir yumurta yumurtlamaları ve her sene yüzlerce yavru bırakmaları tesadüfi ve bir maksatsız mı? Kezalik, tabiatın hamisiz ve kuvvetsiz mahlukcukları hususi bir letafet ve cazibe ile süslemesi ve muavenetten mahrum olup kendi kendilerine terkedildikleri halde beşiklerinde ve bir daha uyanmamak üzere uyumalarılazım gelen sarı saçlı çocuklara karşı bizim şefkat ve muhabbetimizi davet etmesi körü körüne midir? Yukarıda da söylediğimiz gibi misalleri daha da çoğaltmak mümkündür. Fakat arife tarif istemez kabilinden kısa kesiyor ve aklı olana bir sineğin de ilahi varlığa delil olma yolunda kafi geleceğine inanıyoruz. 

   İlel-i gaiyye ve şerait-i mevcude:

   Beşer fikri, göz önünde bulunan manzaraların mana ve mefhumunu aramaktan hiçbir vakit feragat etmemiştir ve etmeyecektir. Varlıkların tabiattaki mutabakatları filan hücrelerin çeşitli fiilerine, anasırın özelliklerine irca etmek felsefesi taraftarlarının yaptıkları gibi; "Hiçbir mevcud kendisinin mümkün kılan şartlarsız baki olamaz, yani bu şartlar vukua geldikçe mevcut olacaktır. Bunlarsız var olamaz. Binaenaleyh, uzuvların görecekleri görevlere uygunluğu bir mevcudun mevcudiyeti için kaçınılmazdır. Bu mevcudu evvelden idare ve tayin eden bir sanatın alameti değildir..." diyerek ilel-i gaiyye mebdeinin yerine "Şerait-i mevcudiyet" mebdeini ikame eylemekle hiçbir vakit bu makinelerin bir maksada doğru tevcih edilmiş bir sant işi olmadığı isbat edilmiş olmaz. Şüphesiz mevcudun, mevcut olamsı için şartların fiiliyata intikal etmesi lazımdır. Lakin bunlar gerekli şartlar ise de yeterli şartlar değildir. Ayrıca bunları husule getiren nedir? Sonra şerait-i mevcudiyet ilel-i gaiyyete münafi değildir ki, tersine onun müstelzimidir. Çünkü, gaiyyeti meydana çıkaran şey, ancak şerait-i mevcudiyettir. 

   Mihanikiyyet kafi değildir:

   Mihanikiyyet, herşeyi harekete irca eder. Lakin hareketin kanunları için bir çok şekiller vardır ve bunların her biri meydana gelmesinde eşittir. Fakat bunlar arasından bir tanesini kim tercih etti? Bu sualin de cevabı gerektir. Ayrıca çeşitli şekillerin bir araya gelmek suretiyle bir bütün teşkil etme fikrini bunlar kimden aldı? Ne maddede ne de kuvvette akla uygun bir tekemmül ve inkişaf mebdei yoktur. O halde tedbir edici bir illet ilave etmek ilel-i gaiyyete dönmek demektir.

   Kıyasınız yanlıştır:

   Siz, bu gaiyyeti beşer sanatından istidlal ediyorsunuz. Tabiatın işlerini ona kıyas ediyorsunuz. Halbuki bu kıyasınız ve bu benzetişiniz doğru değildir. İnsanın malumatıyla tabiatın mamulatı büsbütün başka şeylerdir. Hatta yekdiğerinin zıttıdır diyerek irad edilen itiraza cevaben (Poljane) diyor ki:

   "Siz tabiat ile insanı mütecenis olmayan iki hat gibi yekdiğerine karşıt tutuyorsunuz; fikir alemi ile alem-i tabiat başka başka şeylerdir. Bunların birinden diğerine intikal edilemez, diyorsunuz. Halbuki bu iki sanat arasında niçin benzeyiiş olmasın? İnsan tabiatın haricinde bir şey midir ki? Onun bir cüzü bir uzvu değil midir? İnsanın yaptığı şehirler niçin kunduzların kulübeleri, niçin arıların hücreleri kadar tabiat icablarından olmasın? Söyledikleri şarkılar kuşların nağmeleri kadar tabi olmasın? Biz, beşer sanatından tabiat sanatına geçmekle sizin zannettiğiniz gibi, bir cinsten diğerine intikal etmiyoruz. Mütecanis bir hadisedeki müşahabeti, bizi götürebildiği yere kadar takip ediyoruz. Gözdeki billuri cisim, bir sanatkarın yaptığı mercek gibi bir sanat işidir. Bir şey burada makine, yani bir maksadın husulüne alet, ötede tabiatın bir oyunu olmaz. Burada makine olduğu teslim ve kabul edilince bir maksada tevfik edilmiş bir vasıta olduğu da teslim ve kabul edilmiş olur." 

   İşte bu vechiyle bazı fen erbabı, tabiat ile neticelerin nisbetini tesis ederek bu suretle gaiyyeti tesadüfe tabii ve sırf zihni bir şey yapmaya ve diğer cihetten tabiat ötesi de illetler ve neticeler arasında nisbetsizliği meydana çıkararak gaiyyeti muhafaza etmeye çalışmaktadırlar.

   Lakin, gaiyyet mebdei illiyet mebdei gibi, akli ilk mebdelerdendir. Akıl eşyanın bir sebebi olduğunu nazari olarak tasdik ve kabul etmektedir. Aklı icra ve istimal mevkiine koymak eşyanın sebebini aramak demektir. Fennin aklı tenvir ve ona rehberlik etmesi lazım gelirken onu nakza kalkışması, doğrusu anlaşılmayacak garabetlerdendir. 

   Gaiyyet kanunu, hadisatın cümlesinde dahildir. Hatta illiyet kanunun bile fevkindedir. Çünkü, ona dahi izah eden gaiyyettir. Onun anlaşılmasını güçleştiren şey, kensinde olan bir ulviyyettir. Fikir, son gücünü ifa ile mevcut olan mutavassıtlar vasıtasıyla oraya kadar irtika ettiği vakit öyle bir aydınlık bulur ki, bu aydınlık her şeyi izah eder ve onsuz hiçbir şey izah edilemez. Aklın nuru ve tabiatın nazım mebdei ve tabiaatta görülen hendese ve bedii ilimleri telif edecek şey budur. İntizam ve illiyyet, gaiyyetle kaim olur. İlliyyetin, mabedettabiiyye ıstılahında hakiki ismi gaiyyettir. Gaiyyetler mevcut olduğu için illetler vardır. Maksatlar bulunduğu için hareketler mevcuttur.. Leypniç; "Her şey mihaniki suretle izah edilmelidir. Lakin bizzat mihanikiyyenin son illetini tabiat ötesi ve ahlak ilminde aramalıdır." diyor.

   Voltaire:

   Allah'ın varlığı ilmen de dinen de ve felsefe yönünden de sabittir. Yani; Allah'ın varlığını bir ilim adamına, bir din alimine ve bir filozofa sorduğunuzda alacağınız cevap "Evet"tir. İşte bunlardan biri de Volter'dir.

   Volter, umumi illeti inkar edenler hakkında hayret etmekten kendini alamazdı. Lügat felsefesinin "Allah" kelimesinde; İtiraf ederim ki "Lokres" (1), bana göre bir mektep kapıcısından ve bir mahalle kilisesi hizmetçisinden peka aşağı görünmektedir. Ne gözün görmek, ne kulağın işitmek ve ne de midenin hazmetmek için yapılmamış olduğunu söylemek en büyük münasebetsizliktir ve beşer fikrine musallat olan en menfur deliliktir. Ben her ne kadar şek ve şüphe eden bir adam isem de bu delilik bana apaçık görünüyor ve ben bunu açık açık söylemekteyim, demiştir. 

   Şu bölümler de "Göstavlobon"un, "Fikirler ve İtikadlar" ünvanlı eserinden tercüme edilmişir: "Beden yapısının çeşitli hücreleri tarafından, herhangi bir şuurun iştiraki haricinde yapılmakta olan işler hiçbir zaruret-i mihanikiyye (otomatik) sıfat ve mahiyeti haiz değildir. Ve fakat bunlar günlük ihtiyaca göre değişik nevi ve şekiller alır. Bunlara bizim aklımızdan daha farklı ve daha emin bir akıl rehberlik ediyor gibi görünmektedir. 

   Gözle görülemeyecek derecede küçük olan o hücrelerin yaptıkları ve becerdikleri o zerrelerden binalar, yalnız bizim alimane usta ve işçilerimiz o hücrelerin yaptıklarını yapması şöyle dursun, takdirine bile muktedir olamadığımız daha daha nice nice büyük ve ince işler yapmaktadırlar. Hatır ve hayale gelmeyen bir takım vasıtaları kullanarak hayati önme arzeden terkipler: Selülozlar, yağlar, nişastalar vesaireyi inşa etmektedirler. Bunlar klord ve sodyum gibi en sabit cisimleri, azotu, fosforu belli maddelerden yapmayı becerirler. 

   Bu kadar mükemmel ve bir maksada bu derece uygun olan bu işlerin cümlesi, hakkında hiçbir fikrimiz olmayan ama tamamıyla bizim aklımıza uygun ve hatta çok çok üstün olan bir basirete sahipmiş gibi çalışmakta bulunan bir takım kuvvetler vasıtasıyla idare edilmektedir. Bunların varlığı ve maharetleri her an yapmakta oldukları işlerin son derece ilerlemiş ilmin daha da ilerlemesinde bulunmakla sabittir.

   Biyolojik hayatın işleri, fasılasız türleşme ve değişme ihityacında bulunduklarını göstermektedir. Faydasız veya tehlikeli bir şey canlı bir cisme girdi mi ne olacak? Ya o cisme intibak edecek ya da dışarı atılacak. Faydalı olan unsurlara gelince, onlar muhtelif uzuvlara gönderilecek ve bir takım tadilat ve tebeddülata uğrayacak ve böylece yekdiğerine zarar vermeksizin birbirine karışacaktır. Zira bunlar tam bir ahenk ve sıhhatle sevk ve idare edilmektedir. Bir de bütün bunların üstünde şunu da bilmek lazım gelir ki, sinir sisteminin azıcık durması canlının ölümü demektir. Binaenaleyh, bu fikir merkezleri fikir ve nazariyatı teşkil ederler. Bunlar, hayatı idare ve himaye ederler. Doktor Buniye'nin pek doğru olarak dediği gibi, "Bunlar hasta uzva uygun olan şeyi, her organın görevini bilen alimden ve her doktordan daha iyi bilirler, en ziyade ilerlemiş olan ilmin yegane rolü ve vazifesi, bunlarla uyuşukluk hasıl olduğu vakit zikredilen o merkezleri uyandırmaktadır." 

   Biyolojik mantığın yaptığını akli mantık yapamaz:

   Bir hayvan, kesilmiş bir uzvunu sinirleriyle, kaslarıyla damarlarıyla tamir ve ihya eylediği vakitte biz, bir dizi olaylar zincirini görüyoruz ki, bunları akli mantığın hiçbir say ve gayreti bunu taklit edemez ve hatta anlayamaz bile!..

   Kuşa uçmanın mihanikiyyesini ve gerektiğinde onu nasıl ve ne şekilde yön vereceğini öğreten biyolojik mantıktır. İnsanın akıl mantığı, kendisine bunu taklit edebilmesi için uzun asırların geçmesi lazım gelmiştir. 

   Hayat hareketlerinin bu ince mükemmeliyeti, daimi sureti değişmekte bulunan hallere her gün intibak eetmekte, intıbakı ve dış alemdeki değişmelerin taarruzlarına karşı müdafaa hususundaki kabiliyeti bize biyolojik mantık tabirini kullanmayı bir lazime saydırmıştır. 

   Bir örnek:

   Biyolojik mantığın idaresi altında faaliyete sahip bir organizmayı bir misalle temsil edecek olursak: İki ordu yekdiğerinin karşısında bulunuyor. Bunlardan birisi tahkim edilmiş olan duvarların içindedir (beden yapısı), diğeri de mikroplar vesaire onu kuşatmaya geliyorlar. İlk müdafaa vasıtası: Düşman bir çatlaktan nüfuz edip kaleye girince, başkumandan (merkez-i sempati) askerlerine bir alarma mahiyyetinde (obsoniyeler) tevziini yapar. Bu suretle iştiha hasıl olur. Askerler hücüm edilen noktaya giderler ve savaş başlar. Bu göğüs göğüse bir savaştır. Ve müstevlilerin imha edimesidir. Bunların cesetleri bulundukları mahalde askerler tarafından hırsla yenir. Kumandan o zaman savaşa alışmış ve tecrübe edinmiş kıdemli askerlerini dağıtarak arazinin müdafaasını düzenler. Bunlar, bilinen bu düşman tarafından vuku bulacak yeni bir teşebbüsü mahvederler ki, buna muafiyet denir.

   Lakin bazı kere savaş devam edip gider. Az çok yorulmuş olan askerler mahalline dönerler veya o mahalde bir tarafa çekilirler. O vakit kendi mevkiinde kalmış istila ordusu da toksinler, antijenler atarlar. Bu hilekar hücumda dokular, bir takım mahsulat sademesiyle birincilerin attıkları taneleri imha eder veya tesirsiz bırakır.

   Biyolojik ve infiali mantıkların farkları, alelade sevk-i tabii adı altında birbiriyle karıştırılmakta olan çeşitli hadiselerin tetkikiyle de tezahür etmektedir. Berkson'un sevk-i tabiiyi zekadan ayırt etmekte hakkı vardır. Lakin kısmen hakkı vardır. Bir çok sevk-i tabiiler verasetle teraküm etmiş akli ve infiali adet haline gelmiştir. Biyolojik hadiselerin yalnız açlık, muaşaka (aşık olma gibi) en basit olanları değil, hevam ve haşaratta müşahede olunan pek karışıkları da zekadan tamamıyla farklı gibi görünmektedir. 

   Sevk-i tabiilerin şekillerinin tedkiki gayet güçtür. Bunu biraz aydınlatmak için mekteplerde okunan "İlm-i Ahval-i Ruh" fikirlerinin cümlesini terketmek lazımdır.

   Vakıen meçhul, lakin bunları müşahede etmekte olduğumuz cihetle kar-i kabil olmayan yolla en aşağı olan varlıklar, bazı ahvalde kendisine pek yüksek bir akıl tarafından yol gösterilen bir adam gibi, fiil icra edebilir. Ve bu akıl yalnız haşarat gibi, binnisbe yüksek olan mevcudatta değil, şu hayatın mebdeini gösteren, erkeklik ve dişilik olmayan hücreleri uzviyyeti gibi ibtidai uzviyelerde dahi görünmektedir. Bir nesneyi yakalamak isteyen bir protoplazma gerçeği, bu mevcut taslağı güya bazı fikir ve nazarlar icra edebiliyormuş gibi elde edilebilecek tevfik edilen ve ahvale göre tenevvü eden bir takım efal ifa eder.

   Bazı haşaratın kendi şekillerinden pek farklı olup ekseriye hiç görmeyecekleri yavrularınınn çıkacağı yumurtalarıhimaye için pek dakik itinalarda bulunduklarını müşahaede eden (Darwin) bu hususta fikir ve nazarda bulunmanın faydasız olduğunu beyan ederdi. Ve biyolojik mantığın kanunları, şüphesiz anlaşılmaz bir halde kalmaktadır. Lakin onların sevk-i tabii tabir edilen bir nevi kuvvetle maşrut olmadıklarını göstermek için onların asarını itinalı bir surette müşahede etmemiz lazım gelir. 

   Bilakis biyolojik mantığın lüzum ve irtibatı kadar hiçbir şey açık değildir. Onun mıhanismesi meçhul kalır. Lakin say ve cehdinin manası kabil-i idraktir. Onun maksadı, şahısta gerek nevini devam ettirme ve gerek ahval-i hariciyyeye tetabuk etmeye lazım olan vesaiti ihdas etmektir.

   Bu vesaitteki hüner ve meharet, bizim idrak derecemize tecavüz eder. Müteaddid ilm-i tabii uleması, şu veya bu haşaratın yaptıkları işlerin mükemmeliyeti gibi, onların temyizini ve ahvale göre hareketlerini tebdile kabiliyetleri dahi isbat ettiler. Onlar mesela yavrularının erkek veya dişi olacaklarına göre gıda maddelerinin kemiyet ve keyyfiyetini tadil veya tebdil etmeyi bilirler. Asla et yemeyen ve fakat canlı varlıklardan başka şeylerle gıdalanmayan bazı haşarat, onlarıyiyecek olan yavrularının çıkmasını tahallül ve tegayyür etmeksizin bekleyebilecek surette onları felce uğratırlar. Böyle bir felci meydana getirmek mümareseli bir teşrih alimine güç gelecek bir ameliyedir. Bununla beraber bu ameliye böceği asla müşkilata düçar etmez ve kolayca bu işi başarır. 

   Böcek yalnız sinir merkezlerine temas edecek dercede yakın ve binaenaleyh bir diken darbesiyle felç husulüne müsait olan eklem bacaklı haşarata hücum etmeyi bilir. Eklem bacaklıların pek çok olan türlüleri içinde yalnız iki sınıfa: Şaransonlar ile prestler bu şartlara haizdir. Böceğin, değişmez hareketlerinde genel sevk-i tabiinin üstünde "şuur ve tecrübe ile kabil-i tekemmül" birşey bulunduğunu tasdik etmektedir. Ve bu ibtidai kabiliyete, kendisi için pek yüksek bir ünvan olduğundan dolayı akıl tesmiyesine cesaret edemediğim cihetle ona fark ve temyiz tesmiye edeceğim," demiştir.

   Fabr'ın temyiz diye tavsif ettiği şey en mahir alimin pek güç olarak vasıl olacağı neticeleri hasıl etmektedir. İşte bu sebebe mebni mumaileyh sözüne "Böcek, yüksek ve vazıh derk ve temyizle bizi hayret ve dehşete düçar etmektedir" diyerek netice vermeye mecbur olmuştur.

   Aynı kabilden olarak, karınca ve arılarda müşahede olunan hadiseler, akademi azasından bir zatı, Ganston Bonye'yi böceklere, kendisinin istidl-i müşterek tesmiye ettiği bir kuvveti atfetmeye sevk eylemiştir.

   Mumaileyhin, arıların "kovanı idare eden komite" tarafından sadır olan ve her sabah etrafa gönderilen arayıcıların getirdikleri malumata göre değişen emirlere bilamüsamaha itaat ettiklerini gösterir. Kovadan kovaya falan veya filan emriyle hareket eden arı, o emri tamamıyla icra eder. Mesela: Eğer komite onu, bir havuzda su aramak için göndermiş ise, etrafa şurup veya bal damlaları serpmek beyhudedir. Böcek bunlara dokunmayacaktır. Bal maddesi toplamaya memur edilenlerin görevi ise sadece çiçek vesaire toplamakla meşguldürler.

   Bu mini mini mevcutların içtimai teşkilatlanmaları sıkı bir disiplin altına alınmıştır. Yine müellif diyor ki, "Bir kovan, devlet sosyalistliğinin kanunlarının tatbik gördüğü mükemmel bir misalini arz etmektedir. Ne muhabbet, ne sadakat ve ne de fukaraperverlik yoktur. Yalnız tabiiyetsiz bir itaat vardır ve bu iştirakiyyun mezhebinin iddialarına göre tatbika konulmuş kabil bir numunesidir."

   Sevk-i Tabii:

   Müşahede ile çoğalmış olan bu hadiseler, eski akılcı İlm-i Ruh taraftarlarını çıkmaza sokmakta idi. Önceleri, zikredilen hadiseleri tefsir eden kıymetli bir kelime olan sevk-i tabii vardı. Fakat, tamamen mechul bir takım hadiselerin bu köhne kelimenin altına siperlenmiş olduğunu itiraf etmek lazım gelmektedir.

   Önceleri sevk-i tabii, taabiat tarafından hayvanlara çoban olmak üzere kendi sürüsünü güttüğü gibi, hayati fiillerde de sevk ve idare etmek üzere, teşekkül zamanında kendilerine verilmiş bir nevi kuvvet sayılmakta idi. Descartes, hayvanların sadece ihtiyari olmaksızın hareket eden makineler olduğuna hükmeder ve bu gayri ihtiyari hareket, kendisine pek sade görüküyordu.

   Hayvanat daha iyi incelenmiş olduğundan sabit oldukları iddia olunan bu sevk-i tabiilerin değişmekte olduklarınıtasdik etmek lazım gelmekte idi. Mesela: Arı lüzum görülünce kovanın şeklini iyi biliyordu. Akademik ilmin 1908 tarihli tesbitlerine göre, Afrika'nın yalnız yaşayan yaban arılarında seck-i tabiinin tedrici olması ve tekamüle doğru gitmesi tesbit edilmiş olan bu takrirde Mösyö Robo, (Sinagri) cinsinin türleri arasında "o derece calib-i dikkat farklar gösterir ki, yalnız yaşayan yabani arıların cemiyetle yaşayan yaban arılara doğru hatır ve hayale gelmeyen bin tekamülün başlıca merhaleleri bunlarda takip edilebilir." Evvela birbirlerine yaklaşmazdan evvel yalnız ve münferid olan yuvaların, toplu halde yaşayan yaban arısı kümelerinin ibtidai şeklini arz ettiği şüphesizdir.

   Haşaratta müşahede olan hadiselerin yüksek hayvanlarda da müşahede edilmektedir. Bunların yüksek bir ilmi tazammun eden birtakım işlere muktedirler ki, eğer bunlar akli mantık tarafından talim ve telkin edilmiş olsaydı, yüksek bir ilmi tazammun edecekti.

   Mesela havada uçmadan, yani ilerlemeden yükselmek için zinde bir kuvvet malzemesi biriktirmek bu kabildendir. Bu netice arkadaşlarını takip ederken pek yüksekten iniş yapan kırlangıç, doğan vesaire gibi çok kuşlar tarafından bilfiil yapılmaktadır. Bunlar o vakit kanatlarını toplayarak bir hat takip ederek kendilerini düşmeye salıverirler ve tekrar havaya yükselmek için düşüşlerin asıl ettiği zinde kuvvetten istifade ederler. Bu kuvvet, kitlenin kendi suratının murabbaiyhasil olan vuruşun yarısıyla gösterildiğinden pek ziyadedir. Kuş aşağı inen hava cerayanlarında kuvve-i faileyi zabt ve uygyn bir takım hareketlerle rüzgarın istikametinin ansızın vuku bulunan değişmelerine kendisini derhal tatbik etmeyi dahi bilir.

   İhdas ettiğimiz biyolojik mantık tabiri elbette bir açıklık getiremez. Lakin hiç olmazsa sevk-i tabiiye mensup olduğu iddia edilen fiillerin cümlesinin onları şimdiye kadar görmeye çalıştıkları kör kuvvet dairesi şümulünden kurtarmak lazım geleceğini göstermek faydasına haizdir.

   Descartes'ın açıklamaları gibi, sırf mihaniki açıklamalardan feragat etmek, aynı zamanda keşfedilmemiş olan ve ancak varlığını sezdiğimiz gayet geniş bir hayat-ı ruhiye aleminin varlığını anlamaktır. Yukarıda zikredilen hadiseler, bu kitabın maksadından biraz uzak gibi görünmektedir. Bununla beraber bir kısım esaslardır. Efkar ve inançlarımızın amillerini tedkik ettiğimiz zaman eşyanın sathi tahtinde bizim aklımıza idraki kabil olmayan ve ekseriya onu sevk ve idare eden bir takım kuvvetler aleminin gizli olduğunu unutmamalııyız.

   Ulaşılması mümkün gerçekler dairesinde kalarak bu faslı biyolojik mantığın, diğerlerinin hepsine sebkat ettiğini ve hayatın onsuz mümkün olmadığını beyan ederek hülasa edeceğiz. Onun fiili tevekküf edeydi küre-i arz, tabiatının kör kuvvetinin yani henüz tanzim edilmemiş kör kuvvetlerin tasallutuna uğramış mağmum bir çöl olacaktı.

   İşte görülüyor ki, Gostavlobon dahi, bizim aklımıza, idraki kabil olmayan ve fakat ondan daha kuvvetli ve ekseriya onu sevk ve idareden gizli bir kuvvet aleminin, hayat-ı ruhiyye aleminin varlığını kabul ediyor. Yalnız ona biyolojik mantık namını vermekle iktifa ediyor. Mantık bir sanat olmasına rağmen biz biliyor ve inanıyoruz ki, biyolojik mantık dediği nesnenin elbette bir sahibi olmak lazım gelir. Ve bu da mahlukatta onların istidat ve kabiliyetlerine göre icra ve tasarruf eden bir kuvvettir. Bununla beraber, biz Gostavlobon'un itirafını kafi addeder, kendisine hüsn-i hatime dua ve niyazda bulunuruz.

   Kuvvet-i hayatiyeye dair aşağıda gelecek olan mütalaaların bu bahse şiddetle taallüki olduğundan bunların da okunması elzemdir. Ve onun bu itirafı bize kafidir. 

   Flamaryon gibi maruf bir alim, her yerde kudret eserlerini ve hikmet-i rabbaniyeyi görürken, Gostavlobon gibi mümtaz gibi bir alim de garip olduğu kadar da mübhem bir tabir ihdas etmeden ileriye gitmek istemez. Yni Nuh der de bir tüelü peygamber demez. İşte burası tevfik-i ilahiyeye vabeste bir şeydir. Gostavlobon'un tabir ettiği "sevk-i tabii" tabiriyle ifade edilmek istenilen mananın ne olduğunu "Ve Rabb'inin, arıya dağlarda ve ağaçlarda ve nasın çardak yaptıklarışeylerde evler ittihaz ediniz diye vahyetti" mealindeki ayet-i celilesi bize bildirmiştir. Bazı tasavvufa ait kitaplarda buna "İlm-i İlhami" tabir edilmiş ve Mısır müftüsü merhum Muhammed Abduh, Fatiha tefsirinde "İlham-i fıtri" tabirini kullanmıştır. Bu ilmi veren veya bu ilhamı bahşedenin Cenab-ı Müteal, "Hakim" olduğunda şüphe yoktur. 

   İlel-i gaiyye aleyhinde bir itiraz daha vardır. O da şu: Deniliyor ki, alemde bir çok şerler vardır. Bunların bir takımıcismani (elem) diğer takımı ise manevidir. Bunlar nedir? Bunları akıl ve nimetle nasıl telif edersiniz?

   Cevaben deriz ki, tabiat kanunları neticesi olduğunu siz de tasdik ediyorsunuz. Ya tabiat hiç var olmayacak yahut şer ile beraber olacaktır. Mesela, elem hassasiyetin bir neticesi olunca ya hayvanatın hassas olmaması yahut elem hissetmesi zaruridir. Dünyada ateş olunca yangın vuku bulacak, su olunca denizlerde, nehirlerde kazalar olacak, su taşkınları gibi bir takım zarar ve ziyanlara sebebiyet verecektir. Ve bu hususta nazari itibara alınacak şey, alemde hayır ve şer hangisinin galip olduğudur. Bir şeyde nef-i külli ve zarar-ı cüzi olduğu halde o işin yapılması hikmete uygundur. Mesela bir volkan, bazen faaliyete geçerek civarındaki mahallere zarar verir. Fakat dünyada volkan olmasa arzın içinde oluşan gazlar bir çıkış yolu bulamayacağından gayet sık ve şiddetli yer sarsıntısıyla büyük felaketlerin meydana gelmesi pek tabiidir. Fakir bir kocakarının evini ateş yakmasın veya seller götürmesin diye alemde ateşin olmaması veya yağmurun yağmamasıelbette hikmete uygun değildir. Elem ve acılara gelince, insan vesair hayvanat bazen şiddetli ağrılar ile muzdarip olur. 

   İlel-i gaiyyeye karşı başka bir itiraz:

   Tekamül mezhebi:

   Felsefe-i mihanikiyye taraftarları, yani alemde her şeyin tabii illetler tesiriyle kendi kendine husule geldiğini iddia ederler, "tekamül nazariyesi" nin zuhurunda bunun, bunu kabul etmenin kendilerini kurtaracağını ümit etmişlerse de bu ümitleri boşa çıkmıştır. Bu teori tabiaatta her şeyin gayet basit ibtidai bir halde başlayıp son derce ağır bir surette ve tedricen terakki ederek nihayet kemale vasıl olduktan sonra, yani olgunluk safhasın ageldikten sonra yine aynı şekilde inhilal edecek ve yek olup gidecektir.

   Bu mezhep hayvanat ilmine mahsus olarak istihale,  yani şekilleri değiştirme (transforfisme) ismi altında Fransa tabii tarih ulemasından Lamark tarafından 1809 tarihinde "hayvanat ilmi felsefesi" ismi altında neşrolunan eserlerle tesis edilmiş ve daha sonra İngiltere tabiat tarihi bilginlerinden Darwin bu mezhebi değiştirerek türlerin menşei ismiyle 1859 tarihinde yayınladığı eserle Darwinizm denilen kendi istihale mezhebini vaz eylemiş ve nihayet İngiltere filozoflarından Herbert Spenser, 1862 tarihinden 1905 tarihine kadar neşrettiği müteaddit eserlerde ve bilhassa "Mebadi-i İlm-i Hayat" unvanıyla 1864-1867'de intişar eden eserinde bir takım ilaveler icra ederek "İstihaliyye mezhebini" bütün hadiselerine ve menşeine teşmil etmiştir. Bu suretle istihaliyye mezhebi bir felsefe mahiyyetini alarak tekamül mezhebi (evolition) ismiyle meydana çıkmıştır. Bu isim altında bazen Lamark ve Darwin'in istihale mezheplerine ıtlak edilirse de bilhassa Spenser'in felsefe mesleğine isim olarak verilir.

   Lamark'ın mezhebinin hülasası şudur:

   Evvela tabiat, hayatın hayvanlar için ilk adımını (Helami) yani, tutkal nevinden ve nebat için (leabi) yani erimişçamsakızı cinsinden kitleler içinde doğrudan doğruya yahut tevellüd bi-nefsihi, yani kendi kendine doğarak, yani anasız ve babasız kendiliğinden doğarak hüsule gelerek bizzat ihdas etmiştir. Bilhassa sıcak ve rutubetli yerlerde münteşir bulunan ince seyyaleler, bu kitlelerin içine nüfuz eder. Bu seyyaleler helami kitlenin aralıklarını genişleterek onu hücreli dokunuşa tebdil eder ve hayat hadiselerine elverişli hale getirir.

   Saniyen canlı mevcudat, yer üzerinde ilk zuhurundan beri birkaç mertebeli takımlar tertip etti. Ve bu takımlar basit şekillerden en muhtelif şekillere kadar tekemmül eder. Ve bilcümle eşyanın Sanii olan Celil ve Yüce olan Allah tarafından yapılmış olan bir planın muhtelif safhalarını fiiliyyat meydanına getirir.

   Salisen bu terakki planının inkişafı hayvanlarda çeşitli ihtiyaçlar ve sonra da itiyadlar ihdas eden harici haller tarafından ihlal edilir. İtiyat falan veya filan uzuvların daha sık istimalini istilzam eder. Ve bu istimal o uzvu inkiişaf ettirir ve büyütür, adem-i isitmal ise onu küçültür ve nihayet mahveder.

   Rabiyan harici haller, hayvanların şekil ve suret-i teşekkülü üzerine tesir icra eder. Bundan hasıl olan değişiklikler, yani ihtiyaçlar müdahale etmedikçe tenasül tarikiyle intikal eder ve veraset yoluyla bu husus korunmuş olur.

   Şu hülasadan anlaşılacağı üzere, Lamark, uzuvların vazifelerine mutabakatlarını ve hayvanların tedricen tekamüllerini muhid, ihtiyaç ve itiyattan ibaret olmak üzere üç prensip ile izah ederdi. 

   Muhid, hayvanın içinde bulunduğu harici halleri demektir. Lamark'a göre muhidin tebeddüli hayvanın tebdil-i şahs olmasını icabeder. Muhita, tetabukun uzaması, yani kesbedilen özellikleri ırsi bir hale kor ve bu tetabuktan hasıl olan farklar, kesbedilen özelliklerin ırsen intikali suretiyle ibtidai bir nevin yeni ve ayrı bir nevi sayılacak tarzda tebdil-i şekil etmesini intac eder. Ecdad için lazım olduğu halde sobnra faideleri kalmamış olan bazı ibtidai uzuvları bu yeni neve, bazen muhafaza eder ve bu cihetle neviler aslen sabit değildir.

   İhtiyaç, uzuvları husule getirir. Mesela bir hayvan düşmanlarından kaçmak için uçmak ihtiyacını hisseder ve onlardan kurtulacak cihete doğru harekete cehdeder. Bir takım seyyaleler uzva ihtiyaç olan noktaya gider. Orada kanat hasıl olur. 

   İtiyad da uzuvların neşv ü nema ve kuvvet bulmasını gerektirir. Çünkü uzuv kullanılmadığından dolayı dumura uğrar ve istimalin ziyadeleşmesi vazifeyi yerine getirme tenbihi ile pek ziyade neşv ü nema bulur ve gelişir.

   Darwin:

   Darwin, matlub olan özellikleri haiz olan hayvanların ayrılıp çiftleştirilmesine devam ile bu özelliklerin tevarüs tarikiyle takviye ve istikmal etmekten ibaret olan intihab-i sınai usulünün tabiaatta dahi cari olabileceğine kail olarak intihab-i tabii ve rekabet kanunlarını vaz etmiştir.

   Darwin nazariyesine göre bir nevi teşkil eden hayvanat fertlerinde pek beti (ağır ağır), tedrici ve tesadüfi olarak bazıfaydalı tebeddülat eder. Bu tebeddülatı haiz olanlar, muhitte vaki olacak tebeddülata daha iyi mukavemet edeceği gibi, nevi diğer efradıyla vuku bulan mücadelelerde de galip gelir. Bu mücadele iki türlüdür. Birisi kendilerine elverişli olan gıdalar içindir. Çünkü (Vala) ve (Malto)'nun vazettiği kanunlar mucebince canlı varlıkların sayıları, nisbet-i hendesiye ve tegaddi vasıtaları ise, nisbet-i adediyye artmaktadır. Bundan başka fertler, dişiler için de yekdiğeriyle mücadele eder. Gıda için olan mücadele tür intihabını ve dişiler için olan mücadelede de cins intihabını ve bunların ikisi, intihab-i tabiiyi yani tabii seçimi teşkil eder. Ve bu intihab, hayat rekabeti ve mevcudiyet için mübareze sayesinde tesirlerini icra ederek en ziyade faydaları ve meziyetleri haiz, en mükemmel, en kuvvetli hasılı hayata en ehliyet ve salahiyetli olanlar baki kalır fevaidi mezkureden mahrum bulunanlar mahve ve telef olur gider. Kazanılan özellikler, faydalı değişmeler, yekdiğerine eklenerek ve veraset tarikiyle intikal ederek türleri husule getirir. İnsan, sanayi intihab vasıtasıyla nebatat ve hayvanatta bir takım çeşitler husule getirdiği halde tabiat, hesaba gelmeyecek dercede uzun asırlar, devirler esnasında yeni neviler vücuda getirir.

   İşte elyevm mevcut olan hayvanat türleri bu suretle vücuda gelmiştir. Deniz, kara ve uçan hayvan türleri hep bu şekilde ve hep bu asıldan ve bu esasa göre tesadüfi olarak gittikçe iltihak eden farkların neticesi olarak şimdiki hali bulmuştur.

   İnsanların maymundan hasıl olduğu fikri ekseriya Darwin'e istinad ettirilmekde ise de mumaileyhe göre insan doğrudan doğruya maymun maymun neslinden değil ve olamaz da. Çünkü, insan maymuna nisbetle birçok menfaatlere malik olduğundan onu hayat rekabetinde mahvetmesi lazım gelirdi. Ancak ona göre insanla maymunun ikisi de, münkarız olan bir asıldan neşet etmiştir. O halde maymunlar, tabir caizse bizim amcazadelermiş(!) olmak lazım gelir, Darwin'e göre!..

   1881 tarihinde Cavada keşfolunup (Ornag) ve (Utang) cinslerinden olan maymunlarınkinden daha büyük ve tekemmül hususunda ne geride bulunan kavimlere mensup insanlarınkinden daha küçük olarak keşfedilen bir takiya-i kahfi, yani başın ortasını örten kemik istihale mezhebi taraftarlarının bir takımı tarafından insan ile maymun arasında mütevassıt olan büyük dedelerinin cemceme-i muhteremeleri olmak üzere büyük bir sevinçle kabul edilmiştir. Bu kemik ile beraber iki azı dişi ve üst kısmında müsademeden mütehassıl marazi bir ur müşahede olunan bir de uyluk kemiği bölünmüş ve bunların arazi-i salisenin, yani üçüncü arazinin en yeni müstehasatı havi olan bir tabakasına aid olduğuna hükmedilmiştir. Vakıa dişler maymun dişi olup uyluk kemiğinin de insana mahsus şekilde müstekimülkame olarak yani dik olarak yürüdüğüne delalet ederse de bu uyluk kemiği beyin tası tepe kemiğinden hayli uzak bir mesafede bulunduğundan istihale mezhebi aleyhinde bulunanlar arz tabakasının ait olduğu devreye iiraz ettikten maada bilhassa kemiklerin ayrı olarak bulunduğunu ve binaenaleyh, aynı şahsa ait olmadığını iddia ettikleri cihetle bu babta cereyan eden münakaşadan kesin bir netice hasıl olmamıştır.

   Yukarıda zikrolunduğu vechiyle mezhebin asıl müessisi Lamark'tır. Darwin'in iştimar sebebinin uzun zaman tetebbu icra etmesiyle istimale mezhebi lehinde olan deliller ve hadiseleri cem etmesi ve intihabi tabii kanunu vaz etmek olmuştur. Darwin'in Lamark'tan ayrıldığı başlıca noktalar şunlardır:

   Lamark uzvi mevcudatta, terakkiye bir tabii meyil ve zaruri olduğuna kaildir. Geçmiş şekillerin kesret üzerine görülmelerini bunların tenasül binefsihi yoluyla hasıl olmakta bulunmalarına atfeder. Darwi ise böyle bir bir terakkiyi meyli olmadığını ve tenasül binefsihiyi ilmen kabul etmediğini dermeyan eder. Lamark'a göre tebeddül-i uzviyyetin netice-i tabiatı ve lazım gayr-i münfektir. Darwin'e göre böyle değildir. Tebeddül tesadüfidir. Çünkü tesadüfi olmasa bir nevi efradının cümlesinde hasıl olması icab edecekti. Ve o halde intihab-i tabii kanununa mahal kalmayacaktı. Binaenaleyh, Darwin'in bu iddiası kendi fikrini mantıka tevfik etmek içindir. 

   Lamark tebddül-i şekil hususunda hararet, rutubet, adat gibi ahval-i hariciyyeye ziyade bir tesir atfeder. Darwin ise bu tesirin pek mahdud olduğunu beyan eder. 

   Lamark'ın fikrince adat-ı müktesibe uzvi tebeddüle girdikten sonra sabitiyyet kesbedip sevk-i tabii haline girer. Yani ahval, yeni adeti davet eder. Ve bu vechiyle yeni sevk-i tabiler husule gelir. Sevk-i tabii efdal-i mütedeyi tekrar etmek meylinden ibarettir. Hasılı sevk-i tabiler sevk-i tabiiler irs adetleri demektir. Darwin'e göre sevk-i tabiiler ırsi adet değildir. Bunlar hayvanatın teşekkül zehnisinden müştaktır. Mesela arıların ve karıncaların sevk-i tabiileri bu kabilden olamaz. Bu husus ne erkek ne de dişi olmayan böcekler Lamark'ın ırsi adet nazariyesi aleyhinde kuvvetli bir delildir. 

   Lamark, istihale yani tebeddül-i şekilde verasete de büyük bir tesir atfeder. Darwin'e göre, veraset bazı tebeddülatın idamesine yardım ederse de bu dahi kafi değildir. Çünkü veraset daima ecdadın sıfat-ı farikasını meydana getirmeye meyaldir.

   Hasılı Darwin, Lamark'ın mebadisinin yerine rekabet-i hayatiye intihab-ı tabii mebdelerini ikame eder. Bununla beraber, kendisinin fikrince intihab-ı tabiiyi mevcudatın tekemmülüne mutlak surette değil, şerait-i hariciyeye nisbetle meyyaldir. Binaenaleyh, basit şekiller şerait-i hayatiyeye tetabuk ettikleri halde ilanihaye mevcut kalır. Mesela, zürafa uzun boynunu Lamark'a göre sakin olduğu gayri münbit kıtaatın husule getirdiği yegane gıda olan ağaç yapraklarına yetişmek lüzumu ve bu babta sarfettiği mesai mütemediye vasıtasıyla uzun bir silsile-i tenasül sırasında kazanmıştır. Darwin'e göre ise bunu sadece intihab-i tabii vasıtasıyla kesbetmiştir. Boyunları diğer akilü'n-nebat, yani ot yiyen hayvanların boyunlarına müşabih olan ilk zürafaların içinde tesadüfi olarak biraz daha uzun boyunlu çeşitler bulundu. Binaenaleyh, bu çeşitler mübareze-i hayatta yani hayat mücadelesinde bir faideye malik oldu. Ve gıdalarına daha suhuletle, yani daha kolaylıkla yetişebildiler. Bunlar daha ehil olduklarından berhayat kaldılar ve bu hasiseyi nafiye ırs yoluyla intikal ve tekemmül etti. 

   İstihale taraftarlarından biri, Lamark ve Darwin mezheplerinin yekdiğeriyle tamamen kabil-i telif olduğunu ve birbirini ikmam ettiğini ve vakıa ilk zürafanın boynunu uzatan şey tesadüf olmayıp, lüzum ve ihtiyaç olduğunu ve sonra bu hasisenin yani bu özelliğin intihab-i tabii kadar uzvun tekerrür-i istimaliyle de tekemmül ettiğini kabul etmek, daha ziyade muvafık-ı mantık olduğunu beyn ediyor. 

   Spenser hayatı, biri intisab-i dahilin (koordinasyon enterme) ve diğeri muhite, yani çevreye tevafük-i harici (korrespondanz eksterneaveg lö milyon) olmak zere iki sınıfa icara eder. bunlar hayatın sıfat-ı farihasıdır.

   Hayat, efalin bir intikasıdır. Yani çevreye uynasıdır. Bunda tevegguf-i mevt ve noksanda marazdır. En aşağı uzviyatta intisak zayıftır. Hayatın terakkisi nisbetinde onun da ihtilat ve ehemmiyeti artar. Muhite tevafuk, münasebat-ı dahiliyenin münesabat-ı hariciyeye mütabakatıdır, yani uygunluğudur.

   İntisakı husüle getiren muntazam cümle teşkilin (entegrasyon) kanunudur. Muhite, yani çevreye intisakın muhite tevafüğü hasıl eden tetabüktür. (adaptasyon) daha doğrusu muntazam bir şeye teşkili intisakın ve tetabük-i tevafükün diğer bir ismidir. Muntazam cümle teşkili, bir fiil-i tabiyi ve intisak anın neticesidir. 

   Tetabuk bir fiildir ki, yani bir harekettir ki hayat devam ve bekasınalazım olan tevafıki anınla kesb ve hıfzeder. Bir uzviyyet tetabuk ile muttasıldır demek, muhitin tebeddülatına, yani değişmesine muvafık kendinde ikinci derecede tebeddüller husule getirmeye muktedirdir demektir.

   Muntazam cümle teşkili bir fiildir ki, hayat, kendi anasır-ı tebayüniyye ve tegayyüresini onunla tensik eder. Bir uzviyyet muntazam cümle teşkili kuvvetiyle muttasıftır demek, esbab-ı dahiliye ve hariciye onda adedi, yani sayıyı onda az ve çok tadilat-ı tebeyyüniye hasıl ettikçe bir intisak husule getirmeye kadirdir, demektir. Kainattaki bir bümle tebeddülatın meylinin, en umumi surette gösteren iki mukaddime yahut iki kanun vardır. Birincisi: tabiat, mütecanisten gayrı mütecanise geçmeye meyyaldir. İkincisi; tabiat gayri muayyenden (endefini) muayyene(defini) geçmeye meyyaldir. Bu iki meylin her biri hadd-i nihaye olan hali tecavüz etikten sonra aksi cihetine munkalib olur, yani gayri mütecanisten mütecanise, muayyenden gayri muayyene meyleder. Bu suretle iki mukaddime daha husule gelir. Eşyanın bu ikinci manzarası, yahut inhilal birinci manzarası olan muntazam cümle teşkili ile birlikte tekamül hadisesinin tamamını teşkil eder.

   Basitin, bir takım tevali eden farklılık eden mürekkebe doğru yükselişi, yer tabakalarının, mevcudatın organlarının, beşeriyetin, ictimai müesseselerinin tekamülünde kendini gösterir. En eski zamanlardan beri vuku bulmakta olan esas fiil, mütecanisin mütecanis olmayana doğru değişmesidir. Bu değişme dahi, birincisi mütecanisin sebatsızlığı ve ikincisi eserlerin tekessürü, yani çoğalışı olmak üzere iki kanun gereğince vuku bulur. 

   Tecanüs, yani cinsiyet sabit olmayan muvazenenin şartıdır. Vakıa, mütecanis bir toplulukta çeşitli kısımlar, gerek tür ve gerek şiddet cihetiyle muhtelif kuvvetlere ve tesirlere maruzdur. Bunu neticesi olarak çeşitli suretlerle değişir. Mecmuun, yani topluluğun dahili ve bir de harici tarafı olduğundan ve bunlar menbalara müsavi dercede yakın bulunmadığından, mecmu, yani topluluk kemmiyet ve keyfiyet veyahut bunların her ikisi itibariyle gayri müsavi derecede müteessir olur. Bu muhtelif değişmelerin mütenevvi surette müteessir olan kısımlarda husul bulması tabiidir. İşte mütecanisin adem-i sebatı, yani sebatsızlığı budur.

   Asarın tekessürü, yani çokluğu yeknesak bir kuvvet, yeknesak bir küme üzerine düştük de o kuvvetin bir teferruka uğraması, yani dağılması, gayri müteşabih kısımlardan mürekkep bir küme üzerine düşünce, o akşamın her birinden bir teferruk ile beraber tebayünat-ı keyfiyeye dahi o kadar, müteayyin ve mütebeyyin bulunması, bu tebeyünatın aksamın adeti nisbetince çoğalması, bunlardan bunlardan hasıl olacak ikinci dercedeki kuvvetlerin onları tadil eden kısımlar üzerinde muadil tebdil-i şekiller icra ederek yeni tadilata uğraması ve onların tevlid ettiği kuvvetler hakkında halin öyle olması lazım gelir. Bu suretle şu iki netice, yani evvelen tekamülün illetinin kısmen eserlerin tekessüründe bulunması, saniyen gayri mütecanisiyyet tezayül ettikçe, yani arttıkça, bu tekessürün nisbet-i hendesiyyede artması neticeleri mahsusiyet, yahut beka-i guva, yani kuvvetlerin bekası mebde-i esasından istintaçolunur, yani neticesi çıkarılır.

   Uzvi olan, yani organik olan cümle teşkil-i intihabi tabii kanunun neticesi olduğu gibi, mihaniki olan cümle teşkili de tefrik kanunun bir neticesidir ve gayri müşabih vahitlerden mürekkep bir mecmubu vahitlerin her biri mütesaviyen icraa-i fiil eden bir kuvvete maruz olduğu vakit, mezkur vahitlerin yekdiğerinden ayrılıp bunlardan müşabih olanların daha küçük mecmualar teşkil etmesinden ibarettir. Mesela: Güz mevsiminden yaprakların bazıları sararmış ve bazıları yeşil olarak kalmış bir ağaca rüzgar vurduğu zaman sararmış yapraklar yere düşüp ayrıca bir mecmu ve ağacın üzerinde kalan yeşil yapraklar ise, diğer bir mecmu teşkil eder, bir maden eritildiği zaman halis olan kısmı dibe çöker, tortusu ise yukarıda kalır, elektrik cazibesi küçük ve hafif cisimleri ayırır, alakayı kimyeviyye bazı maddeleri birleştirir.

   İşte tekamülün mebadi-i umumiyyesi, yani umumi prensipleri bunlardır (Spenser'e göre çeşitler, nesiller, neviler bu suretle husule gelmiştir)

   Bu beyanata karşı Koljane vesair ulema tarafından icra edilen tenkitlerin hulasası aşağıdadır:

   Lamark:

   Evvela Lamark'ın muhit, ihityaç, itiyat kanunlarını bir kere teemmül edelim:

   Vakıa muhitin, yani çevrenin azanın kuvvet ve sureti zahireleri üzerine bazı mertebe icra-yı tesir ettiği gayri gabili inkardır, yani tesir icra ettiği inkarı kabil değildir.

   Mesela: Fransa'nın şimalindeki mutedil iklim ile, merkezindeki tavşanlar, Cenuk tarafının ve daha umumi olarak, Akdeniz ikliminin tavşanlarından daha kuvvetli, daha  boylu, daha tüylü ve bunların rengi boz ve koyu olduğu Afrika'ya geçilince, Cezayir tavşanlarının boyu Avrupa tavşanlarının boyunun yarısını geçmediği ve rengi genelde açık olduğu ve sahraya doğru gidildikçe, oradaki tavşanların boyu daha kısa ve tüyleri açık sarı olduğu beyan ediliyor. Laki müşahedeler bu tesirin öyle bir türü büsbütün başka türe tebdil edecek derecede derin olmadığını göstermektedir.

   Hatta bizzat Lamark bile, muhiti, tadil ve ihlal edici harici bir illet addetmiştir. Ona göre azayı husule getiren ihtiyaçtır. İtiyat da bunları inkişaf ettirir. Bu ikisi birer illet-i dahiliyyedir. İşte; zilhayat, bir mevcudi şerait-i mevcudiyetine tevfik eden bunlardır. Lakin düşmanından kaçmak ihtiyacını hisseden bir hayvanın kurtulacak cihete doğru harekete cehdetmesi üzerine vücudundaki bazı seyyalenin o hareketi vücuda getiren noktaya hücum ederek, orada bir uzuv teşkil etmesi, hakikaten aklı selimin kabul edemeyeceği şeylerdendir. O uzva muvafık bir şekil verecek. Mesela: Kanadı uçmaya o kadar muvafık surette teşkil edecek illetin birçok şeyleri hesap etmesi lazım gelir. Lamark, ihtiyacın aza husule getirdiğini müşahede tarikiyle isbat pek güç olduğunu itiraf etmiş, lakin itiyat, yani istiğmalin uzuvların neşv ü nemasını mucib olduğu tecrübe ile sabit olduğundan ihtiyaç kanunu bundan istintaç olunur imiş, itiyadın azaya neşv ü nema buldurması, ihtiyacın onları ihdas etmesini müstelzim imiş. Doğrusu itiyad ve idmanın bir bilinen uzvu inkişaf ettirmesinden ihtiyacın mevcut olmayan bir uzvu dahi vücuda getireceğini istintaç etmek, cidden garip bir mantıktır. Bu babda vahdet-i terkip nazariyesi ileri sürülerek, azanın cümlesi mütenevvi surette inkişaf etmiş, yalnız bir uzuvdan ibarettir. Binaenaleyh idman ve itiyad inkiişafın ihtilaflarından ibaret olan tenevvü şekillerini mütemadiyen, yani devamlısurette husule getirmiştir deniliyor. Lakin bu nazariyye de sırf faraziyyeden başka bir şey değildir.

   Darwin tarafından istihaliyye mezhebinin berveciati diye nazariyelerle ikmaline çalışılmış olması "Lamark" nazariyyelerinin noksan ve kifayetsizliğini göstermektedir.

   Darwin tarafından istihaliye mezhebinin diğer nazariyelerle tamamlamaya çalışılmış olması, Lamark nazariyelerinin noksan ve kifayetsizliğini göstermektedir. Şöyle ki:

   Evvlen: Darwin'in kendi irade ve ihtiyarlarıyla icra ettikleri tercihleri, tabiatın mücerred tesadüfle meydana getirdiğini iddia etmeye kalkışması vahidir., akıl almaz bir fikirdir. Tabiat, insan gibi intihaba, yani tercihe muktedir olmadığından istenilen vasıfların artırılması ve kemale erdirilmesi sayısız engellerle karşı karşıya kalacaktır. Farz edelim ki, bir hayvan da tesadüfi olarak tebeddül, bir değişme hasıl olmuş. Mesela: Tüylerinin renginde bir çeşit zuhur etmemişolsun. Bu hayvan aynı tebeddüle uğramış kendisine bir eş arayacak. Acaba onu bulabilecek mi? Ve böyle bir arıza ender olacağından kendisine uygun bir eş bulma ihtimali pek azdır. Şayet o hayvanda böyle bir iktidar ihtimali bulunduğu kabul edilecek olursa o halde gaiyyetin,yani illet-i gaiyyenin varlığına bundan daha açık bir delil olmaz. Lakin yeni bir çeşidin husulü için böyle bir işe bir kere tesadüf olsa dahi bu kafi gelmeyip, bu tesadüfün mütemeadiyen ve mütevaliyen tekerrürü elzemdir. Halbuki, yapılan bir hesaba göre aynı sıfata malik erkek ve dişinin yekdiğerine tesadüfi on milyarda bir nisbette nadirdir, yani on milyarda bir ihtimaldir. Şu halde bu intihabın tesiri pek mahdut, pek sınırlı kalır. Bundan başka tarih-i tabii ulemasından Şarl Deper, bir takım siyah, diğerleri kül renginde bir nevi manto ile müzeyyen ve süslü olarak kışmevsiminde Fransa'ya gelen iki çeşit karganın ve yine Fransa'da görülen iki nevi serçe ve iki tür arı kuşunun çiftleşme hususunda yekdiğeriyle asla karışmadıklarını ve malez husule getirmediklerini beyan etmiştir. Ama milyonlarca seneler içinde neler husule gelmez ki, denilir. Fakat nihayetsiz bir müddetin bunda tesiri olamaz ki!

   Esas nokta, aranılan faydanın teksiridir, çoğaltılmasısır. Bu ise fikir ve intihaba vabestedir. Yani akıl ve şuura sahip olması gerekir. Yahudilerin özel simaları, ancak başka mlletlerle evlilik yapmadıklarından dolayı o özel simayı muhafaza etmişlerdir.

   Saniyen: Lamark'a göre bir hayvan türü, itiyad yani adet edinme neticesi olarak bir kere muhite, yani çevreye uyduktan sonra artık onun değişmeye çalışması için bir sebep olmadığı cihetle sabit kalmak icab eder. Lakin Darwin mezhebince sabit bir muhitte bile değişme vukua gelmek, bazı fertlerde diğerleri üzerine tefevvüklerini, yani üstünlüklerini temin edecek bazı arızalar hasıl olmak gerekir. Bu hale göre hayvan türleri gözlerimizin önünde tebeddül etmeli idi.

   Halbuki böyle bir değişim vuku bulmamaktadır. Bazı şahıslarda siyah renk ve fazla parmak gibi bazı özellikler zuhur ediyorsa da bunlar ırs yoluyla devam etmeyip, gelecek nesillerde tabiat halinde bulunan kanın karışmasına binaen çabuk zail olmaktadır. 

   Gerek rekabit-i hayatiyye ve gerek intihab-i tabii kanunu hükmünü pek şiddetli bir surette icra edecek ve ancak o çevreye muvafık, yani uygun özelliği haiz olanlar baki kalacaktır. Lakin o özelliğin meydana geleceği pek şüphelidir.

   Evvela tebeddülün, değişmenin tesadüfen aynı zaman ve aynı mahalde ve erkek ve dişi birkaç şahısta bulunmasıiktiza eder. 

   Saniyen: Her nevi hayvanın menşei uzvun şeklinde tesadüfi olarak vukua gelen bir tebeddülün çevreninde tebeddülüne tesadüf etmesi neticesi olduğunu kabul etmek lazım gelir. 

   Şu halde tesadüflerin adedi nihayetsiz derecede çoğalır. Mevcudatta uzuvların tevafuk ve mutabakatı milyarlara baliğve daha doğrusu sayılması kabil olmadığından akl-i selim bu babda yalnız tesadüf farzıyla kanaat hasıl edemeyerek bu tesadüflere bir sebep aramak zorunda kalır. 

   Salisen: Darwin sevk-i tabiiyi dahi tesadüfen zuhur eden menafii cümlesinden addediyor. Bunun tebeddüli tesadüfi ve tedricidir diyor. Bildiğimiz kovan arıları bir hendesi şekil hücreler inşa ettiği halde, diğer bir nevi arıların ağaç koğuklarında ve diğer bir nevinin de bunların ikisi ortası bir suretle bal ve kömeç yapmakta olduklarını buna delil olarak hikaye ediyor. Lakin sevk-i tabiinin bazı ahvali hususiyede, yani hususi hallerde biraz tebeddülü yani değişmesi her nevi hayvana mahsus bir sevk-i tabiyi ibtidai olmadığını elbette isbat edemez. Bu hafif değişme dahi hikmet muktezası değil midir?

   Ahvali hariciyede cüzi bir değişme vuku bulunca hayvanın kendi hayatını muhafazadan aciz kalması, maksat ve gayesine delalet etmez mi? Mesela yuvasını bazı maddelerden yapan bir kuşun, o maddlerin bulunmaması halinde yuvasız kalması istenilmemiş demek olmaz mı? Bundan başka sevk-i tabii bir fiilidir. Uzuvda hasıl olan tebeddül baki kaldığından bunun ırsen, yani ırs yoluyla intikali tasavvur olunabilir. Lakin bilfiil velev hayat müddetince birkaç kere yapılmış olsun, zürriyeten nasıl intikal eder? Bir kere sevk-i tabiinin itiyad ırsi ile tekamülüne nefsel emir müsait midir? Sevk-i tabiinin daha bidayeten mükemmel olması zaruridir. Bazı böcekler yumurtalarının yanına bunlardan çıkacak olan yavruları için bir tür gıda koyuyorlar. Çünkü yavrularını görmeyecek ve beslemeyecektir. Hatta bu böceklerin içinde hayat tarzlarıyavrularınınkinden başka olanlar da vardır. Kendileri ot yiyen cisten iken, yavruları çıktığı zaman et cinsten olurlar. Bu yavruların daha yumurtadan çıkınca gıdalarını bulamadıkları halde hayatlarını muhafaza etmeleri nasıl mümkün olabilir? Binaenaleyh, sevk-i tabiilerin pek çoğu tedric kabul etmez. Bunların daha bidayeten birdenbire mükemmel olarak bulunması mevcudiyetlerinin şartıdır. Bati bir surette, yani yavaş yavaş, ağır ağır terakümleri, yani birikimleri mümkün değildir. Zira o hayvan hayatını devam ettiremez. 

   Rabian: Belli kanun mucebince aza beyninde bir tenasüb vardır. Bunlar bu suretle yekdiğerlerine merbut bulunur. Her uzvun şeklini aza-yı sairenin eşkali tayin eder. Halbuki mevzi olarak vuku bulan bir tebeddül ne kadar faydalı olsa da azanın diğerlerine tevafuk edemediğinden dolayı muzır olacaktır. yani zararlı olacaktır. Mesela bir böcek için kuşkanadının taslağı ne işe yarar? Vakıa Darwin azanın neşv ü nemasında bir tenesüb olduğunu yani eller, bacaklar, çeneler gibi aynı zamanda aynı surette tebeddül eden uzuvlar bulunduğunu kabul ettiği cihetle bu babda itiaza mahal bırakmamışgibi görülüyorsa da, mesele haliyle halledilmemiştir. Çünkü hadisat-ı atiyeyi, yani ileride hasıl olacak hadiseleri keşfetme ve ona göre tertib-i vesait itidarından, yani aracıları tertip etme kudretinden mahrum bir tabiatta bazı azayı aynı zamanda aynı surette tebeddül edecek olan öyle bir kanun, vehimden başka bir şey değildir. Bundan başka beden kısımları arasında tenaasüb şart-ı hayat olmasına nazaran, bir şekilden diğer şekile intikalin bu tenasüb husule gelinceye kadar imtidad etmesi zaruridir. Bu ise öyle tama olmayan bir tebeddüle uğrayan hayvanı bir maduniyet, yani aşağılık ve tehlike halinde bulunduracak ve onun tekemmül etmesine diğerleri vakit bırakmayacaktır. 

   Mösyü Korno, "Hakikat-i halde o, mihaniki bir illetten, vermeye kadir olmadığı bir şeyi istemek demek ise de, ansızın bir tebeddül-i şekil yerine bati surette bir tedric ikamet etmekle mihaniki izahın münasebetsizliği hafifletilmiş ve serdedilmiş olur," diyor.

   Haasılı müdebbir ve hikmet sahibi bir Zat-ı Vacibü'l Vücud olmayaınca, yani Allahü Azimüşşanın varlığı kabul edilmeuince tesadüfi tebeddülat nazariyesiyle, tesadüfen değişmeler nazariyesiyle uzuvları teşkil etmek muhal olan şeylerdendir. Yani hikmet sahibi, her şeyi bilen ve her şeye kadir olan, ezeli ve ebedi bir Zat-i vacibu'l vücudun varlığıkabul edilmeden, her şeyiyle birer mucize olan hayatı da ve o hayat ortam olan mekan ve zamanı da izah etmek mümkün değildir. Hiç kimse boşuna yorulmasın. Allah'ın varlığı kabul edilmediikçe hadiseleri, varlıklar arasındaki ahengi izah etmek, açıklamak mümkün değildir. 

   Hanri Juli diyor ki: "Nevileri tebdile meyyal esbab mevcut olduğu gibi, yani sebepler mevcut olduğu gibi muhafazayımeyyal sebepler de vardır. Lakin tebdil sebepleri arızi ve zebale mahkumdur. Muhafaza sebepleri ise daimidr. Mesela bir türün asıl numunesinden inhiraf vukuuda veraset kanunu bunu durdurmak için mütemadiyen icra-yi fiil etmektedir. Halbuki ihtimaller hesabının, yani ihitmali mantığının başlıca bir prensibi gereğince daimi sebeplere tabi olan hadiselerin fiili de o nisbette azalır, yani aralarında ters orantı vardır. Ve nihayet hiç olur, sıfıra düşer. Bu bizim nazarımızda Darwin'in kemali maharetine rağmen, nazariyesini, teorisini, faraziyeler, hem de gayri mehtemel faraziyeler meyanına atmaktadır. İstihaliyyun, hayvanatı tebeddül ve tealiye sevkeden bir kanunun varlığını isbat edemiyorlar. İddia ettikleri mevhum istihalatın, yani istihallerin değişmelerin menşeini tesadüfi bağ tebeddülata kadar götürebiliyorlar. Diğer cihetten rekabet-i hayatiye ve intihabi tabii numune-i nevinin muhafazasına çalıştığını söylüyorlar. Bu halde ihtimaller hesabi Darwin nazariyesinin büsbütün aleyhindedir.

   Hamisen: Darwin mezhebince nevilerin gayet basit şekillerden başlayarak gittikçe muhtelif şekillere intikal ettiğinden bidayeten bir kaç ve belki de yalnız bir asıl envai hazirenin, yani hali hazırdaki nevilerin, türlerin husulüne kafidir. 

  Bazı jeologların Amerka'da denek hayvana-ı nebatiyesinde hasıl olan maddenin birikiminden şunu ortaya koymak istemişlerdir: İki yüz bin sene, yani hayatın müddet-i zuhuru olan elli milyon senenin iki yüz ellide birini teşkil eden bir müddet zarfında teşekkül etmiş olan bazı arazi derunude, yani toprak içlerinde tebeddülün, yani değişmenin cüzi bir eseri bile keşfolunamadığı bean etmişlerdir. Bu halde arz tabakaları aşağı inildikçe daha basit şekillere tesadüf edilmek lazım geleceğini, halbuki durum tersine olup gayet basit şekillere tesadüf olunduğunu beyan etmiştir. Bu itiraz Darwin mesleğine karşı pek kuvvetli ise de kesret-i eşkal mezhebine karşı varid değildir. Tabiiuyyundan bazıları, hayatın ilk zuhuru ne suretle izah edilirse edilsin, yalnız bir asıl vasıtasıyla tezahür edebileceği gibi yani tek bir asıldan meydana geleceği gibi, binlerce eşkal-i muhtelife ile de tezahür edilebileceğini iddia etmişlerdir. İşte kesret-i eşkal mezhebinin esası budur. Bu mezhebe göre şimdiki türler mukaddem ki nevilerden ve fakat yekdiğerlerinden farklı olan nevilerden tevellüd etmiştir, yani husule gelmiştir. Lakin ilk nevilerin terakümünde doğrudan doğruya tabiatın kuva-i haligasısayesinde vuku bulmuştur.

   Demek oluyor ki, kuva-i haligiyye, ya yaratıcı kuvvet yani Allahü Teâlâ hazretlerinin namütenahi kuvvet ve iradesi işin içine girmeyince ne kadar maharet sarf edilirse edilsin, eşkal-i muvafıkanın ne zaman, ne intihab-ı tabii ne de diğer hiçbir şeyle izahı mümkün değildir.

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ​


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 242
Toplam 435211
En Çok 1157
Ortalama 330