ALLAH’A İMAN - MOLLA SADREDDİN YÜKSEL

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

02-09-2022

ALLAH’A İMAN[1]

Yaratan’ın varlığına inanmak fıtridir. Yani bu inanç insan ruhunun yaratılışında mevcuttur. Hiç haberi olmadan kendiliğinden insanoğlunun içinde belirir.

Her şeyin bir illet, bir sebep ve bir usta tarafından var oluşu insanlarca bir kaziye-i kat’iye haline gelmiştir. İnsanoğlu kâinata bakarak ondaki varlıkları bir gözden geçirirse, varlıkların kendiliğinden var olmadıklarına ve mutlaka yaratıcı bir kuvvet tarafından yaratıldıklarına kanaat getirir. Bu hususta çocuk da, yaşlı da, cahil de, âlim de, hepsi birdir. Hiç fark etmez… O halde eğer insanoğlu Cenab-ı Allah hakkında, bilginin ve inancın bu kadarıyla iktifa etmiş olsaydı, din mevzuunda asla ihtilafa düşmezdi. Fakat onlar yaratanın künhü mahiyetini öğrenmeye kalktılar. Onun için aralarında ihtilaf peyda oldu. İhtilaf nasıl çıkmasın? Elbette çıkacak çünkü herkesin ayrı bir aklı, ayrı bir görüşü ve ayrı heva ve hevesi vardır.

İnsanoğlu Allah’ın mahiyetini düşünmeye koyuldu. Bunun üzerine kimisi: Yaratan birtakım ruhlardır ki onları da putlar temsil eder. Kimisi: Hayır, ancak güneş ile yıldızlar temsil edebilir. Kimisi: O yaratan ruhları, tabiat kanunları temsil eder. Bazıları: Yaratan, tek bir ilahtır, gökte oturuyor. Bir kısmı da: Yaratan bazı insanların bedenlerine girmiştir, diye kendi bâtıl görüşlerini savundular. Böylece yaratılışlarının hudutlarını aştıkları ve aslında yasak mıntıkalarda dolaştıkları için aralarında büyük bir ihtilaf ve derin bir görüş ayrılığı meydana geldi.

Halk, inançları bakımından böyle çetin bir savaşta idiler ki, en son kitap olan Kur’ân-ı Kerim nâzil oldu ve insanoğluna hitap etti:

فَاَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّ۪ينِ حَن۪يفًا فِطْرَةَ اللّٰهِ الَّت۪ي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَا تَبْد۪يلَ لِخَلْقِ اللّٰهِ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ

 “O halde sen yüzünü bir muvahhid olarak dine, Allah’ın fıtratına çevir ki O, insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışına bedel olmaz. Doğru din işte budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Rum, 30)

Yani Cenabı Hak, bu âyet-i kerimesinde umum insanları fıtri imana davet etmiştir. Zira, fıtri imanla ihtilâf ortadan kalkar. Bir iman birliği teessüs eder.

Resûlü Ekrem Efendimiz de imanın fıtrîliğini şöyle ifade buyurmaktadır:

كُلّ مَوْلُودٍ يُولَدُ عَلَى الْفِطْرَةِ فَأبَوَاهُ يُهَوِّدَانِهِ أوْ يُنَصِّرَانِهِ أوْ يُمَجِّسَانِهِ

 “Her çocuk ancak fıtrat (şirk şâibesinden çok uzak İslâm’ın emrettiği halis tevhid akidesi) üzerine doğar. Sonra annesi ile babası onu Yahudilik yahut Hristiyanlık veyahut Mecûsilik dinine çevirirler.”[2]

Yani çevre ve aile, çocuğun yaratılışında mevcut bulunan tevhid akidesini bozarlar.

Allah’ın varlığına inanmak her ruhun derinliğinde vardır. Aslında insanoğlu, dine mütemayil bir canlıdır. Yalnız zaman zaman şehvetler, istekler, ihtiraslar, maddî ve hayvânî bir sürü arzular insandaki bu fıtrî inancı örterler. Fakat korkular, tehlikeler ve darlıklar insanoğlunu sarstığı vakit yaratılışındaki iman, bütün gaflet perdelerini yırtarak ortaya çıkar.

İşte bunun içindir ki, Mü’min olmayan bir kimseye kâfir denir. Arap lisanında “kâfir”in manası, örten ve gizletendir.

Biz bu fıtrîlik görüşünün teyidini, zaman, mekân, maksat ve ahvaller bakımından birbirinden uzak fakat mana bakımından birbirine yakın iki sözde bulmaktayız. Birisi: Müslüman, takva sahibi, meşhur “Râbia-ı Adeviye”nin, ötekisi ise dinsiz, Fransalı meşhur “Anatol Frans”ındır. Bu garplı, kendi dinsizliğinden bahsederken şöyle demiş: “Bir idrar tahlili neticesinde şeker hastalığına yakalandığı meydana çıktığı zaman, kişinin imana gelmesi muhakkaktır. Tabii ki bu, “Ensülin”in keşfinden evvel böyleydi.”

Râbia-ı Adeviye’ye denildi: Falan âlim, Allah’ın varlığına dair bin delil göstermiştir. Güldü: “Tek bir delil kâfidir” dedi. “Nedir o delil?” denince Rabia: “Sen tek başına tenha bir çölde yürürken birdenbire ayağın kayarak içinden çıkmak mümkün olmayan bir kuyuya düşersen ne yaparsın?” diye sordu. Muhatabı: Ben “ya Allah! diye bağırırım” tarzında cevap verince, Râbia: “İşte delil budur” diye sözünü bağladı.

Allah’a inanmak insan ruhunun derinliğinde yerleşmiştir. Biz Müslümanlar, bu gerçeği eskiden beri bilmekteyiz. Avrupa ise bunu daha yeni öğrenmiştir. 

Bu kâinat için bir yaratıcının bulunduğunu hiç düşünmeden, bir insanın yaşayıp ölmesi mümkün değildir.

Akıl bazen kifâyetsiz olabilir. Bu sebepten ötürü de insanoğlu hak ma’bûdu bulamaz, başkasına tapar. Fakat ya onu Allah sanarak veyahut “o beni Allah’a yaklaştırır” diye ona kulluk eder.

Sonra iş ciddileşince, tehlike anı ortaya çıkınca hemen Allah’a döner. Mesela Kureyş müşrikleri, Hubel, Lât ve Uzzâ adında bir sürü taşlara tapıyorlardı. Hubel’e, “gücü her şeye yeter, büyük bir tanrıdır” demiştiler. O da, Hubel’i bir deveye yükleyerek götürmüştü. Yolda Hubel düşerek bir eli kırıldı. Kureyş kabilesi ona altından bir el yaptı. 

Eli kırılmış bir tanrı idi Hubel..! Buna rağmen yine Kureyş ona tapıyordu. Fakat tehlike olmadığı anlarda… Ama denizde dalgalara tutuldukları ve boğulma tehlikesiyle burun buruna geldikleri zamanlarda ise onlar artık Hubel’den değil bilakis Allah’tan imdat istiyorlardı. Bugüne kadar da durum aynıdır, değişmemiştir. Gemilerin batmaları yahut yangınların çıkmaları veyahut hastalık şiddetlendiği zaman inanmayanları da görürüz ki, dine dönüp dinden medet beklerler. 

Niçin? Çünkü iman insanoğlunun yaratılışında vardır. Evet, insanın en doğru tarifi de şöyle olsa gerek: “O, inanan bir canlıdır.”

Ölüm gelip çattığı zaman, maddeci dinsizleri bir görelim. Acaba, eskisi gibi yine küfürlerine sadık kalacaklar mı? Acaba, Karl Marx ile Lenin, can çekişmeleri zamanında ilâhlaştırdıkları komünizm felsefesini mi imdada davet etmişler, yoksa Allah’ı mı?

Emin olun ki, onlar da Allah’tan yardım istemeden ölmemişlerdir. Fakat iş işten geçtikten sonra…

Firavun’un kibre kapıldığını, gururlandığını, semavi kitaplardan biliyoruz. Firavun: “Ben en yüce rabbinizim” diyecek kadar azdı. Fakat boğulmak tehlikesiyle karşı karşıya gelince: “Ben, İsrâiloğullarının inandıkları Allah’a inandım” dedi. Fakat çok geç kalmıştı. İmanın faide veremediği bir anda iman etti.

İnanmayanlar, “Tabiat insanı yarattı, ona şunu verdi, bunu verdi” dediler. Onlara göre tabiat, tesadüftür, ihtimaller kanunudur. 

Onların bu söyledikleri neye benziyor biliyor musunuz? Şuna benziyor: İki arkadaş bir çölde yürürlerken büyük, çok büyük bir köşke rastladılar. Duvarları çeşitli boyalarla boyanmış, içi kıymetli halılar ile saat ve avizelerle süslenmiş bir köşk… Arkadaşlardan birisi “bu köşkü yapan ve süsleyen mutlaka bir insandır” dedi. İkinci arkadaş, “Hayır olamaz” dedi, sen mürtecisin, sen gericisin bütün bunları yapan tabiattır.

Birinci arkadaş, “Tabiat bunu nasıl yapabilir?” diye hayretini izhar etti.

İkinci arkadaş, “Beni dinle” dedi. Burada, bu mıntıkada çok taşlar varmış, sel akmış, rüzgâr esmiş, yağmurlar yağmış, depremler olmuş, bütün bunların tesiriyle taşlar birbirinin üstüne yığılmışlar. Üzerlerinden asırların geçmesiyle tesadüf eseri olarak bu taşlar; duvarlar şeklini almış.

Birinci arkadaş, “Peki halılar?” dedi.

İkinci arkadaş cevap verdi: “Buradan koyun sürüleri geçerken sırtlarından yünler uçmuş, birbirine yapışmış, üzerinden renkli madenler akarak boya tutmuş ve nihayet o yünler birbirinin içine girerek gördüğün bu halılar meydana gelmiş.”

Birinci arkadaş: “Saatlere ne dersin?” dedi. Diğeri bunu da şöyle cevaplandırdı: “Evvelce burada demir varmış, havadaki rutubetin tesiriyle paslanarak parça parça olmaya başlamış, hem de daireler şeklinde parçalanmış. O daireler zamanla birbirine girip çeşitli saatler meydana gelmiş.”

Aziz okuyucularım! Siz temsildeki bu ikinci adama deli, anormal demez misiniz? Dememek elden gelmez. Şimdi, “kâinat tabiat eseridir” diyen kimse bu temsildeki ikinci adama benzer.

Demek ki, kâinattaki ince nizâm ve hassas ahenk, kör tabiatın ve sağır tesadüfün eseri olamaz. O, ancak sonsuz bir ilim ve kudret eseridir.

Veyahut tesadüf fikrini çürütmek için şöyle diyelim: Kâinatın, özellikle bitki, hayvan ve insanın yaratılışı hususunda farazi olarak üç ihtimal mevcuttur. Ya bunların hepsi Allah’ın mahlûkudur, onun tarafından yaratılmıştır (bu Mü’minlerin inancıdır). Yahut madde zerreciklerinin eseridir. Madde isteyerek, bilerek ve bir gayeyi düşünerek onları yaratmıştır. (Bu görüşü ileri süren hiç olmamıştır.) Veyahut da atomcuklar, tesadüfi olarak belli oranlar dahilinde birleşerek esas olan elementleri meydana getirmişler, sonra rastlantı sonucu olarak bu elementlerin birleşmesinden de varlık, kâinat ve hayat doğmuştur. (Bu son faraziye maddecilerin görüşüdür). O halde karşımızda üçüncüsü bulunmayan iki ihtimal durmaktadır. Ya kâinat bütünüyle Allah’ın mahlûku ve eseridir. Yahut da rastlantılar silsilesinin bir sonucudur. Şimdi acaba aklıselim terazisinde ve nazarında böyle bir rastlantının değeri nedir? Biz önce onu tespit edelim. Kanaatimce, aşağıya alacağımız karşılıklı konuşma şeklindeki riyâzî temsilden, rastlantının ne kadar muhal ve sağduyuya ne kadar aykırı olduğu rahatlıkla anlaşılacaktır. Temsile başlıyoruz. 

Farz edelim ki, bir matbaa sahibisin. Matbaanda sandıklar içerisinde henüz dizilmemiş yarım milyon harf var. Birdenbire sandıkları devirip harfleri ortaya döken kuvvetli bir deprem meydana geldi. Sonra, mürettip sana gelerek:

─ Harflerin yere dökülüp birbirine karışmasından, bir rastlantı eseri olarak manaları birbirleriyle alakalı olmayan on kelime meydana gelmiştir” dese inanacak mısın?

Matbaa sahibi:

─ Evet inanacağım.

Sâil:

─ Eğer mürettip, söz konusu olan on kelime düzgün anlamlı bir cümleyi teşkil ediyor dese, yine inanacak mısın?

─ Mürettibin söylediği uzak bir ihtimal olmasına rağmen, muhal de değildir.

─ Fakat mürettip yerlere dökülen o yarım milyon harf, tesadüf eseri olarak, her bakımdan mükemmel ve beş yüz sahifeyi dolduracak kadar büyük bir manzumeyi meydana getirmiştir; lafızları, vezni, kafiyesi, anlamı ve mefhumu tamamen birbirini tutan bir kaside… diye haber verirse, yine inanacak mısın?

─ Hayır, asla ve kat’a buna inanamam. Çünkü muhal olması apaçık meyandadır. Zira, 500.000 harften sıra ve şekiller sonsuz olmak üzere yaklaşık olarak 125.000 kelime teşekkül eder. Kelimelerin sayısını, harflerin sayısıyla çarparsak 62.5 milyar eder. Böyle mükemmel bir manzumenin tesadüfi olarak meydana çıkması, en azından 62.5 milyar ihtimal içinde tek bir ihtimaldir. Bu derece şansı az olan bir tesadüfe kim inanabilir?

Sonuç olarak şunu deriz ki, kelimeleri sayılı ve sınırlı olan bir kitapta durum böyle iken, kelimeleri sonsuz olan şu son derece intizamlı ve ahenkli kâinat kitabında hiç tesadüfe, rastlantıya yer kalır mı? Elbette kalmaz. 

Bu mevzuda vaktiyle İmâm-ı Azam ile bir inkârcının arasında geçen bir hâdiseyi nakletmeden geçemeyeceğim. Rivayetlere göre bir münkir (Allah’ı inkâr eden birisi) Bağdat’a gelir. Ve hemen başlar mezhebini neşretmeye. Hem de İslâm bilginlerini münazaraya davet eder. Devrin Halifesi Mansur bunu işitir. Onu yanına çağırarak meselenin mahiyetini sorar. O da: “Ey Emirü’l Mü’minin”, der. “Senin devrindeki âlimler, bu kâinatın bir Hâlık tarafından yaratıldığını iddia ediyorlar. O bilginler içinde en büyük bilgin hangisi ise, emir verin de senin huzurunda onunla münazara ederek kâinatın kendiliğinden var olduğunu ispat edeyim.” Halife hemen, “böyle böyle bir münkir geldi, İmam mutlaka onun münazarasına gelsin” diye İmâm-ı Azam’a haber yollar. İmam da “öğleden sonra geleceğim” diye söz verir. Öğle olur imam gelmez, gecikir. Halife bir adam daha gönderir. İmâm-ı Azam, bu sefer gelir. Halife, onu büyük bir saygı ile karşılar. Büyüklerin, eşrâfın hazır bulundukları bir meclisin en yüce yerinde oturtur.

Sonra tabiatçı, İmâm-ı Azam’a “niçin bu kadar geciktin?” diye sorar. İmam cevabında der ki: “Çok acayip bir hâl oldu ondan geciktim. Şöyle ki: Benim evim Dicle nehrinin karşı kıyısındadır, evden çıktım karşıya geçmek üzere Dicle’ye geldim. Ben kıyıda bir gemi beklerken birden ne göreyim? Baktım ki, havadan tahtalar düşmeye başladı. Evvela birbirine yanaşıp gemi biçimine girdiler. Sonra bütün araç ve aletleri mevcut bir gemi oluverdi. Daha sonra yelkenini açarak harekete hazırlandı. Ben de hemen içine atladım. Gemi bu tarafa doğru hareket etti, kıyıya yaklaşınca demir attı, yelken topladı, iyice yanaştı, ben de çıkıp geldim. İşte gecikmemin sebebi budur.” 

Tabiatçı böbürlene böbürlene: “Ey eşraflar!” dedi. “Dinleyin, bakın sizin büyük imamınız ne konuşuyor. İmam, tahtaların, parçaların kendiliğinden birleşerek gemi şeklini aldığını, sonra şoförsüz, kaptansız en mükemmel bir intizamla suyun içinde akarak Dicle’nin bu tarafına geçtiğini söylüyor. Şimdi akılda, mantıkta bunun yeri var mı? Söyleyin.” 

Bunun üzerine İmam da: “Ey taibatçı!” dedi. “Bu bir gemiydi ki onun ustasız meydana geldiğini, yönetensiz suda yüzüp aktığını muhal buldun. Mantıken kabul etmedin. Ya, bütün bu kâinata ne dersin? Aklıselim nazarında mümkün mü ki garip sanatlı bu âlem, bu varlıklar, hava, bulut, gök, yıldızlar, yer ve yerdeki olan denizler, madenler ve bitkiler, varlığı zaruri ve hikmet sahibi bir ustanın müdahalesi olmadan en mükemmel bir nizam ve şekil üzerine kendiliğinden var olsun! Bu ihtimal aklen hiç tecviz edilir mi?”

İmam böyle konuşunca, tabii ki evvelce meydan okuyan münkir cevap vermekten aciz kalır. Bunun üzerine o mikrop şahıs da halifenin emriyle katledilir.

Kâinatın hiçbir şeyinde tesadüfün yeri yoktur. Tesadüf hiçbir şeye karışamaz bilakis kâinatın her zerresinde küllî iradenin parlak birer alameti vardır. Lütfen aşağıdaki hususu birlikte inceleyelim: Bizim maddi varlığımız, daimî bir hararet doğurmaya muhtaçtır. Hararet ise yakıt ister. Yakıt da solunum ile içimize çektiğimiz oksijendir. O, ciğerler yoluyla kana karışır ve yediğimiz besinleri yakar. Fakat dünyamızın atmosferi içinde bulunan oksijenin nispeti mahduttur, % 21’dir, tükenmesi gerekirdi. Zira oksijeni ciğerlerimize çekip onunla işimizi gördükten sonra o, besinlerden arta kalan karbonlarla birleşir. Bu birleşme neticesinde karbondioksit meydana gelir. Karbondioksit ise canlı için öldürücü bir zehirdir. Biz o zehri solunum vasıtasıyla vücudumuzun dışına atmış oluruz. İnsan bu minvale baktığı zaman hava içinde saf ve temiz oksijenin tükeneceğini tahmin eder.

Bitkilere gelince onun da yaşaması, gıda alması ve meyve vermesi karbona bağlıdır. Acaba karbonu nereden alır? Karbonu doğrudan doğruya atmosferden alamaz. Onu ancak karbondioksit vasıtasıyla alır. Fakat karbondioksitin de kemiyeti (miktarı) mahduttur. Tükenip bitmesi lazım…

Şimdi insan veya hayvanlar ile bitkinin yaşaması için çare nedir?

Burada hayvânât ve insanlar ile bitkiler arasında harika bir mübadele, bir alışveriş olur. Bu karbondioksit, hayvanlar ve insanlar için öldürücü zehir, bitkiler için de gıdadır.

Biz solunumla, o öldürücü zehirden kurtulduğumuz zaman, ondan gıdasını sağlasın diye bitkiler âlemine hediye olarak göndeririz. Bitki yaprakları da onu yakalar. Güneş ışınları ile klorofil maddesinin yardımıyla yakaladığı maddeyi tekrar karbon ve oksijene ayırır. Karbon bitkiye kalır. Onu kendi bünyesinde eriterek bize teşekkür hediyelerini göndermek üzere ondan meyve ve çiçekler edinir. O saf oksijeni de hayvanlara hayat kaynağı olsun diye tekrar atmosfere geri gönderir. İşte bu harika nizam böylece devam edip gitmekte, bir fabrika gibi devamlı olarak bize saf oksijeni, bitkilere de karbonu yetiştirmektedir. 

Eğer bitkilerle hayvanlar arasındaki bu mübadele ve bu alışveriş olmasaydı, yeryüzünde tek bir canlı kalmazdı.

İnsaf edelim bu garip nizam, sonsuz bir ilim ve hikmetle bezenmiş bir kudretin eseri değildir de nedir? Başka türlü izah mümkün mü? Asla!

Tabiatın düşünen bir aklı ve ihtiyaçları tespit edebilen bir ilmi var mı ki, bu kadar ince ihtiyaçları görebilsin?

Kâinatta mutlak bir fail var.

Bakın kardeşlerim, bir adam arkadan bir merkebin vücuduna bir iğne batırırsa, canı yanan zavallı merkep faili görmek maksadıyla dönüp arkasına bakar. Çünkü o hayvancağız da bilir ki, failsiz hiçbir iş olamaz.

Yine uykudaki bir köpeğe birisi bir sopa vurursa köpek bu durum karşısında iki şey yapar: Hem kaçar, hem de faili tanımak için dönüp kendi arkasına bakar. Demek ki sopanın kendiliğinden tepesine inmediğini bilir. Onun için faili arar.

Şimdi Allah’ı inkâr ederek her şeyi tabiata mâl etmek isteyen mahlûklar, bu hayvancağızlara bakıp da biraz kendilerine gelmelidirler. Zira insanlık şerefi bu kadar rezil edilemez. Yazıktır. 

Mademki, onlarca her şey tabiatmış, her şey tabiatın eseriymiş o halde materyalizmin görüşleriyle bize “Hayat Muamması’nı izah etsinler. Biz de görelim hayat nasıl meydana gelmiş.

Tabiatçılar: “Hayat yeryüzünde, en son devirde teşekkül etti” diyorlar. Biz de onlara: “Peki hayat nasıl meydana geldi ve hangi tabiat kanunuyla teşekkül etti” diye soruyoruz. Hayat meselesi, halledilmesi güç bir düğümdür. Zira canlı, ancak canlıdan doğar. Hâlbuki keşfolunan, bilinen ne kadar tabiat kanunları varsa hepsi de en ufak bir canlı varlığın hayatını izah etmekten acizdir.

Tabiatçılar: “Şimdilik hayat meselesini bir tarafa itelim, ilim bir gün onu da keşfedecek” diyorlar. 

Biz de diyoruz ki: “Bu hayat meselesinde katiyen yakanızı bırakmayacağız. Çünkü hayat, kâinatın sırrıdır. O çözüldüğü gün, her şey çözülmüş demektir. Onun için ondan vazgeçmeyiz.”

Onlar: “Hayat izi evvela basit hücrelerde peyda olmuştur” diyorlar.

Hücre nedir? Hücre yuvarlak, canlı bir perdedir. İçinde yapışkan bir madde var. Adına “protoplazma” denir. Onun içinde de ufacık nüveler vardır. Hücreyi görmek ancak mikroskopla mümkün olabilir.

Şimdi yine onlara sual sormaya dönelim: “Hücre nasıl ve ne şeklide mücerret tabiat kanunlarıyla meydana geldi? Ancak en kuvvetli mikroskopla görülmesi mümkün olan o ince perdeyi, kim dokudu?

Hâlbuki o vakit yeryüzü ya ıssız çöller veyahut su ile kaplı geniş düzlüklerden ibaret idi. Eğer hücre tesadüfen meydana gelmişse o takdirde onu var eden tabiat kanununun adı nedir? Onun içindeki yapışkan maddenin mahiyeti nedir? Ve nereden geldi? Kirletici unsurlardan tertemiz olarak hangi ilaç fabrikasında yapıldı? Hücrenin içindeki madde, niçin canlı ve gelişen bir maddedir? Ondaki sır nedir?”

Cevapsız kalan bütün bu sorulardan anlaşılıyor ki, umum tabiat kanunları en ufak bir canlı varlığın canlılığını izah etmekten acizdir. O halde hayat, tabiat denilen kanunun eseri değil, Allah diye inandığımız manevi bir kudret sahibinin eseridir.

Bir de farz edelim (tutalım) ki, canlı mahlûklardan bir sınıf tesadüf eseri olarak var oldu. Her bakımdan ona uygun ve aynı zamanda, onun neslini idame ettiren bir dişi mahlûk hakkında ne diyeceğiz? O da mı tesadüf eseridir? Peki bu tesadüf görüşünü canlıların bir sınıfında kabul edelim. Fakat bu kanun canlıların umum sınıflarında caridir. Hepsi tesadüf mü? Farzı muhal olarak diyelim ki, her çeşit hayvanda dişi ile erkeğin meydana gelişi bir tesadüf oyuncağıdır. Fakat yavrularını beslemek ve korumak uğrunda her çeşit fedakârlıklara katlanan dişi hayvana bu tatlı ve sıcak şefkat hissini kim vermiştir? Bu da mı tabiata mâl ediliyor? Hayret doğrusu!

Bazen erkek de, yavruları beslemek ve korumak hususunda eşinin yardımına koşar. Erkeği, dişinin yardımına koşturan hangi tesadüftür? Aziz okuyucularım ana-babaların yüreklerine o tatlı ve sonsuz şefkati bahşeden ancak ve ancak her şeyi gören, bilen, hüküm ve hikmet sahibi olan Kadiri Mutlak’tır.

Ne sağır ve kör tabiattır ne de akılsız ve iradesiz tesadüftür.

Demek hem bu yazıda zikrolunan delillerden ve hem bunlara benzeyen daha nice delillerden kat’i olarak görülüyor ki kâinat; ancak irade, kudret, ilim ve hikmet sahibi bir yaratıcının sanat eseridir. 

İnkârcı şahıs, ilmî bir seviyeye sahip değildir.

Eğer Allah’ı inkâr eden kimsenin ilimdeki gerçek seviyesini görmek istiyorsan buyur, gör: Gerek Mü’min ve gerekse mülhit, her ikisi de tabiat kanunlarının varlığını kabul eder. Çünkü tabiat ve riyaziyat (matematik ve ona dayanan ilimler) ilimleri, o kanunlara binaen yazılmıştır. Eğer o kanunlar olmasaydı, adı geçen ilimler de meydana gelmezdi...

Fakat mülhit (Dinsiz) hep o kanunların eserlerine bakar, onu inceler. Kanunlara gelince, hiç onların üzerine eğilmez. Söz gelişi, mülhit: “Yıldızlar umumi bir çekimle birbirine bağlıdır, bitkiler rutubeti emmek suretiyle beslenir.” der. Fakat umumi çekimi ve emme kanununu merak edip de incelemez. Ve onların mahiyetleri üzerinde hiç durmaz. 

Mü’min ise, o da tabiat kanunlarının eserlerini incelemiş fakat hep oracıkta kalmamıştır. Tabiat kanunlarının hepsini birlikte incelemiş, bakmıştır ki o kanunlar yaptıklarında müstakil değildirler. Yani o çeşitli kuvvetlerin fevkinde tek bir kuvvet vardır ki onları bir araya getirerek çalıştırır. Mü’minin bu şekil inancı mücerret bir davadan ibaret değil, ispatlıdır. Şimdi örnek olarak bir bitkiyi ele alalım: Madde bilginlerinin dediklerine göre bir bitkiyi meydana getirmek için çeşitli ve ayrı ayrı tabiat kanunları çalışmaktadır. Eğer o kanunlar müstakil olsa, muhakkaktır ki, bitki faideli bir şekilde meydana gelmez. Demek ki dünyadaki bütün tabiat kanunları, hatta dünya dışında bulunan diğer tabiat kanunları da dahil olmak üzere, birbiriyle ittifak halindedirler. İttifakları demek, hepsinin kâinatı sevkü idare eden ve koruyan tek bir kuvvet ve kudret sahibinin emri altında bulunmaları demektir. Bu görüş mantığa gayet uygun bir görüştür. Fakat akli meseleleri de ancak müşahhas misaller aydınlatır. Şimdi senin müşahhas misalin de kendi nefsin olsun. Sen bir iş yapmak istediğin zaman; arzu ettiğin neticeye varmak için ellerin, gözlerin, ayakların, adalelerin, beynin, hülasa bütün azaların, tam bir ittifak ve beraberlik içerisinde çalışır. Sen de görürsün. Hiçbir zaman ellerin gücü, gözlerinin gücüne karşı çıkmaz. Onun vazifesine engel olmaz. Çalışan azaların arasında en ufak bir aksilik görülmez. Bunun sırrı nedir? Bunun sırrı, çünkü çeşitli azaların güçleri serbest ve müstakil değildir. Bilakis hepsinin fevkinde amir durumunda tek bir kuvvet vardır ki, onları ittifak haline sokan odur. Onun adına ruh denir. Tabii ki tabiat kanunları da böyledir; hepsi tek bir merkeze bağlıdır: O da Allah’tır. 

İşte Mü’min, haklı olarak böyle düşünür. Onun için kurtulur. İlmi seviyesi düşük olan mülhit ise, tabiat kanununun bataklığında boğulur.

İmam-ı Şafii Hazretleri de Allah’ın varlığına inanmayan bir gruba şahane bir ders vermiştir. Şöyle ki: Münkirlerden bir grup “Allah’ın varlığının delili nedir?” diye İmam-ı Şafii’ye sorar. İmam da “dut yaprağıdır” der. “O, yaprağın tadı, rengi, kokusu ve tabiatı sizce bir değil mi?” “Evet” diyorlar. İmam, “bakınız” diyor: “İpek böceği onu yer, ondan ipek çıkar, bal arısı yer; ondan bal meydana gelir, koyun yer; ondan gübre hâsıl olur. Ve ceylan yer; onun göbeğinde misk teşekkül eder. Mahiyeti bir olan tek bir şeyden bunca çeşitli şeyleri yapan kimdir?”

 Bunun üzerine onyedi kişiden müteşekkil grup, İmamın cevabını doyurucu bularak bütün fertleriyle imana gelir.

İşte bütün bunlar içindir ki Cenab-ı Hak;

اَفِي اللّٰهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ

 “Gökleri ve yeri yaratan Allah’ın varlığında şüphe mi var?” (İbrahim, 10) buyurmuştur.

Olmaması gerekir.

Gerçekten düşünen insan için onu inkâra mecal yoktur. O vardır, çünkü insan ve kâinat vardır. 

Bir ehl-i kemâl şöyle hitap etmiştir:

تَأَمَّلْ سُطُورَ الْكَائنَاتِ فَاِنَّهَا مِنَ الْمَلَإِ الْاَعْلَى اِلَيْكَ رَسَائِلُ

 “Kâinatın satırlarını, nakışlarını iyice incele; çünkü o satırlar yüce âlem tarafından seni imana ve tevhid akidesine davet eden mektuplar ve davetiyelerdir.”


MOLLA SADREDDİN YÜKSEL


[1] Sadreddin Yüksel, Dinî ve İlmî İncelemeler,  İstanbul 1969, Ötüken Yayınevi, s. 11-24; İslâmî Araştırmalar, İstanbul 1992, Madve Yayınları, s. 7-2; Makaleler 2, İstanbul 1986, Madve Yayınları, s. 59-73.

[2] Buhârî, el-Cenâiz, 1385; Müslim, el-Kader, 2658.


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 288
Toplam 529644
En Çok 1316
Ortalama 348