ALLAH VE ÜMMET ÖNÜNDE SORUMLU BULUNAN MES’ULLERE - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

02-04-2022

ALLAH VE ÜMMET ÖNÜNDE SORUMLU BULUNAN MES’ULLERE

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla!..

Bu risale, "El-Emir ven-Naib" Erzurum-İspir doğumlu Reşid oğlu Cemaleddin tarafından kaleme alınıp, gayeleri İslâm-Hilâfet Devleti’ni kurmuş veya kurmak olan, Allahü Teâlâ ve ümmet önünde sorumlu bulunan mes’ullere selam ve hürmetlerimizle!..

 

 

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla!..

Her türlü övülme âlemlerin Rabb’i olan Allah’a mahsustur;

Salât ve selam Hz. Muhammed’e, Onun âl ve ashabına!..

Biline ki, şu toplantının gayesi, müslüman olarak ölmektir!..

Böyle bir gayeye ulaşmanın başlıca üç şartı vardır:

Birinci şart imandır;

İkinci şart takvadır;

Üçüncü şart ise Kur’ân’dan ibaret olan Allah’ın ipine sımsıkı sarılmaktır.

Bu üç şartı, Ali İmran, 100-111 ayetleri arasında derli toplu bir şekilde görmek mümkündür.

Mezkur ayetlerin tefsir ve tahlili:

Birinci ayette başlıca üç mesele var:

Birincisi Ümmet-i Muhammed’e mühim bir tenbih;

İkincisi, imanın gereklerinden biri de Emir’e itaatın devamı;

Üçüncüsü, imanın gereklerinden bir diğeri de Ehl-i Kitab’tan (yahudi ve nasranilerden) herhangi bir taifeye (gruba) da itaat etmemektir. Çükü, bunlardan herhangi bir gruba itaat edildiği takdirde iman yolundan çıkılmış, küfür yoluna girilmiştir. Ve esasen bugün müslümanların içine düştüğü zillet ve perişanlık, müslümanların kendilerinden olmayan herhangi bir taifeye tabi olmalarıdır; ve onların arkalarından gitmeleridir.

İkinci ayette başlıca üç mesele:

Birincisi şu: Küfre gidip mürted olanlar ma’zur olamazlar!

2- Çünkü Kur’ân elde, Peygamber öndedir!..

3- Tekrar Sırat-ı Müstakim’e dönüşün şartları mevcuttur; Allah’ın ipine sarılmak!..

Üçüncü ayette üç mesele:

1- İmana avdet!..

2- Gereği gibi takva; yani İslâm’ı bir bütün olarak almak; yani din ve dünyasiyle, ibadet ve taatiyle, siyaset ve devletiyle yaşamak ve taviz yoluna asla gitmemek! Zira devlet varsa onu korumak, yoksa onu kurmak erkek-kadın her müslümana farzdır!..

3- Müslüman olarak ölmektir ve bu, İslâm’ı din ve dünyasiyle yaşamanın bir neticesidir.

Dördüncü ayette üç mesele:

1- Kur’ân etrafında toplanmak; hep birlikte ve bir cemaat olarak; herhangi bir sisteme iltifat edip de tefrikaya düşmemek; yani kaynak Kur’ân, örnek Peygamber demek ve hiçbir zaman İslâm büyüklerinin târif ve tavsiyelerini unutmamak! "Cemaat nedir?" şeklinde sorulan bir suale Hazreti Ali şu cevabı verir: "Cemaat, hakkın etrafında toplananlardır, sayıları az da olsa; tefrika ise batılın etrafında birikenlerdir, sayıları çok da olsa!"

2- Nimetbilir olmaktır. Bu da iki şeye vabeste:   Bâdeledave (düşmanlıktan sonra) te’lifül-külub ve    tahvilü’l-mehabbet, teavün ve tesanüd!.. Uçurumun kenarında iken cehennemî bir ateşten kurtulmayı unutmamak!..

3- Hidayet vesilesi olan ilahî beyan! Bu beyan dün   mevcut olduğu gibi bugün de mevcuttur!..

Beşinci ayette şunu mülahaza etmekteyiz:

Salâh ve felahın sırrı "El-emrü bil-mâruf ve nehyi anil münker" yapacak ulema ve tebliğ cemaatını yetiştirmek! Çünkü ferdleri cemaat, cemaatleri devlet, devletleri Hilâfet yapacak, Hilâfet’i de salâh ve felaha sevk edecek ilmiyle ve irfaniyle, tebliğ ve nasihatleriyle, meşveret ve kıyadetleriyle, riyaset ve icraatlarıyla ulemadır. Ve bu husus, mezkur ayetin bidayetindeki "ümmet" kelimesiyle hitamındaki "El-Müflihun" nazm-i celilinin tahtinde mündemictir. Allahü Âlem bi müradihi!..

Altıncı, yedinci ve sekizinci ayette iki mesele:

1- Tarihten bir misal: Geçmişte de beyyineler mevcutken bir takım hissî ve dünyevî sebepleri nazar-i itibara alarak ihtilaf ve bâdel ihtilaf iftirak ve bâdeliftirak küfür ve irtidad ve neticede azab-ı azim!..

2- Azab-ı azim ve rahmet-i âli'de; hem öyle bir günde ki, bir takım yüzler simsiyah olmuş! Esbab-ı mucibe ise bâdeliman küfre düşme; bir takım yüzler ise bembeyaz! Esbab-ı mucibe ise ya imanda sebat ya da irtidaddan sonra rücu ve tevbe, salâh ve islah!..

Dokuzuncu ayette iki mesele:

1- Bunlar tarihî hakikatlardır; Hilaf yoktur. Dünyada zulme, ukbada azaba maruz kalmamak için ibret almanız, kendinize gelmeniz, mütenebbih ve mütteiz olmanız lazım!

2- İlahî bir kaynak; "Allah kullarına zulüm yapmaz! Geçmişinden ibret alıp mütenebbi ve mütteiz olmayanlar şayet dünyada zillet ve esaretle, ukbada azab ve ikabla tecziye edilirlerse bu, kendi kesblerinin bir neticesinden ilahî adaletin bir tecellisinden başka bir şey değildir.

Onuncu ayette iki mesele vardır:

1- Bütün mülk ve melekut Allah’a mahsustur; her şey O’nundur. Hayır da zarar da O’nun yedi kudretindedir; emir ve ferman O’nundur, bidayet de nihayet de O’na aittir; muvaffakiyet de ademi muvaffakiyet de O’nun iradesine bağlıdır.

2- Binaenaleyh, ilahî emir ve talimatı yerine getirme de onun nusret ve inayetine sığınmalı, karşılaşacağı tepki ve maniaları, ceza ve işkenceleri onun kapısına iltica ederek defetmelidir.

"Kim Allah’a yardım ederse elbette Allah ona yardım edecektir!", "Kim Allah’tan korkup ittika ederse Allah ona bir çıkış yolu halk eder...", "Kim Allah’a tevekkül ederse Allah ona kâfidir," gibi ayet-i kerime’ler bu hakikatların birer ifadesi ve vadi sübhanisinin birer tecellisidir.

Onbirinci ayette:

1- Müslümanlar artık devlettir; Hakim duruma gelmişlerdir. Yani müstekbirlerin baskı rejimlerine rağmen, onların azim ve gayreti, rabblerinin hidayet ve nusreti, onları; o mustaz’afları ayağa kaldırmış, onları imamlar ve önderler yapmış, müstekbirlerin maddî ve manevî miraslarına varis kılmıştır. Onlara yeryüzünde yer ve yurt vermiş, müstekbir zihniyetlerinde, sistemlerinin de ve onları koruyan ordularının da korktuklarını başlarına getirmiştir. Kasas, 5 ve müteakip ayetler bu hakikatların bir ifadesidir.

2- Harice müteveccih vazifeler ve vecibeler artık başlamıştır. Neden? Çünkü İslâm devlet olmuştur. Mü’min olmanın icabı ümmet olmadır. Ümmet olmanın icabı devlet olmadır, hayırlı bir ümmet olmanın icabı ise harice karşı olan vazifeleri ifa etmektir. Harice karşı vazife ise; kâfire imanı, münafıka ihlası, mü’mine ise takvayı tebliğ ve telkindir.

3- Harice karşı olan vazifeye önce yakınından başlamalıdır. Zira gayr-i müslimler arasında müslümanlara en yakın olanı Ehl-i Kitab’dır. Çünkü müslümanlar gayr-i müslim kitabilerin zebihalarını yemeleri, kadınlarıyla evlenmeleri ve diğer işbirliğine girmeleri caizse de diğer kâfirlerle bunları yapmaları caiz değildir.

4- Ehl-i Kitab’ın vereceği zarar, ancak eziyettir, dedikodudur. Onlar, sizlere karşı savaş açarlarsa onlara düşen arkalarına dönüp kaçmaktır, yardım da göremezler. Binaenaleyh, yapılması gerekenler ne ise onu yapmada tereddüt etmeyin, tehir de etmeyin! Zira nusret, onların değil, sizin hakkınızdır.

Elbette böylelerinden ve benzerlerinden tehditler gelecektir. Sizler bu tehditlere karşı davanızı da kendinizi de "Hasbünellahü veni’mel vekil..." demek suretiyle sipere almış olacaksınız!..

Ali İmran, 159 ayetinde gaye; Hilâfet devletine ulaşmaktır. Bu gayeye ulaşmak için takib edilecek yol: Ferdler cemaatleri, cemaatler mahallî devletleri, mahallî devletler Hilâfet Devleti’ni teşkil etmelidir.

Bu hedefe varmanın şartları ise:

1- Kavl-i leyyin,

2- Afivkâr olmak,

3- Dua ve istiğfarda bulunmak,

4- İstişarede bulunmak ve,

5- Tevekkül Alallah!..

Bunların kısa kısa izahları:

1- Tebliğde kavl-i leyyin; yani, ilahî mesajı verirken (yani tebliğ yaparken) asık suratlı olmamak, galizülkalb değil, beşaşetülvech olmak ve nihayet leyyinülkalb olmak lazımdır. Zira aksi hareket, fertleri cemaat yapma şöyle durursun, mevcudu bile dağıtır.

2- Affedici olmak; tebliğ yaparken, kendine karşı işlenen suçları affetmek ve affedici olmak!..

3- Allah’a karşı suçlu ise, ilahî afv ve mağfirete mazhar olmak için, dua ve istiğfarda bulunmak!..

4- Hem fikirlerinden istifade etmek hem de kendilerine kıymet verildiğini ihsas ettirip kalplerini tatyib maksadına binaen emir ve idarede onlarla istişarede bulunmak!..

5- Ba’delistişare azm ve tevekküle riayet etmek!.. Çünkü Allah mütevekkil olanları sever ve yaptıkları tevekkülün semeresini onlara gösterir!..

160. ayette üç mesele:

1- Galibiyyetin sırrı Allah’ın nusretidir.

2- Hızlana düşme de O’nun elindedir; hızlana düşürdüğünü, dünya bir araya gelse kurtaramaz.

3- Mü’minler tevekkülünü başka bir şeye değil, ancak O’na yapmalıdır. Ali İmran, 173 ayetinde üç mesele:

1- Tehditler, tehditvari haberler; hem çeşitli kaynaklardan ve hem de çeşitli dillerden; yani tehlike büyük, gelen haberler kuvvetli, inanmamak elde değil!..

2- Bütün bunlara rağmen korku yok; geri dönme yok; gevşeme yok!..

3- Tersine gönüllerde imanın kemale ermesi metanet ve cesaretin artması var; lisanlarda ise "Hasbünallahü veni’mel vekil" sözünün tekrar edip durması ve "Onların en modern silahları varsa, bizim de güç ve kuvvetine nihayet olmayan Rabb’imiz var, Rabb’ülâlemin vardır."

Ali İmran, 175 ayetinde üç mesele:

1- Tehdit ve korku haberlerini getiren ve bu haberleri yayıp maneviyat kıran, metanet ve cesareti selbedip gönüllere korku salan şeytandır, şeytanın adamlarıdır; düşmanın casuslarıdır.

2- Bu kabil telkin ve tahfifler ancak şeytanın dostlarına tesir eder; bunlar sureten insan iseler de manada ve gönülde şeytanlaşmışlardır.

3- İlahî ferman tecelli ediyor ki:

"Şeytandan ve şeytanlaşmış insanlardan korkmayın, benden korkun! Eğer mü’min iseniz!.." Zira imanlı bir kalbde ne can korkusu olur ne de mal sevgisi olur!..

Bakara, 159-160’da dört mesele:

1- Kur’ân’da hak-batıl her şey beyan edilir.

2- Fakat ne yazık ki, ulema bazı sebepleri nazar-ı itibara alarak hakikatları ketmetme yoluna gitmiştir.

3- Dolayısıyla Allah’ın, meleklerin ve lanetçilerin lanetine uğramış, mel’un olmuşlardır.

4- Fakat henüz tevbe kapısı kapanmamıştır. Kendilerine gelip tevbe ederlerse, ihmallerini, ifsatlarını islah ederlerse ve İslâm’ın hakikatlarını açık açık beyan ederlerse tevbeleri kabul görecektir. Bu babda Allah’ın vadi sarihdir. Aksi halde lanet içinde ölür giderler.

Bakara, 174 ayetleriyle Ali İmran, 177 ayet-i celile’si de bu manadadır.

 

İslâm’da Taviz Yok:

1- Âl-i İmran, 187:

وَاِذْ اَخَذَ اللّٰهُ م۪يثَاقَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلَا تَكْتُمُونَهُۘ فَنَبَذُوهُ وَرَٓاءَ ظُهُورِهِمْ وَاشْتَرَوْا بِه۪ ثَمَنًا قَل۪يلًاۜ فَبِئْسَ مَا يَشْتَرُونَ

"Allah, kendilerine kitab verilenlerden: ‘Onu mutlak insanlara açıklıyacaksınız, gizlemiyeceksiniz’ diye söz almıştı. Fakat onlar verdikleri sözü arkalarına attılar ve ona karşılık bir kaç para aldılar. Ne kötü şey satın alıyorlar (onlar)!"

İsra, 73-75 ayetlerinde:

وَاِنْ كَادُوا لَيَفْتِنُونَكَ عَنِ الَّذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ لِتَفْتَرِيَ عَلَيْنَا غَيْرَهُۗ وَاِذًا لَاتَّخَذُوكَ خَل۪يلًا ﴿73﴾ وَلَوْلَٓا اَنْ ثَبَّتْنَاكَ لَقَدْ كِدْتَ تَرْكَنُ اِلَيْهِمْ شَيْـًٔا قَل۪يلًاۗ ﴿74﴾ اِذًا لَاَذَقْنَاكَ ضِعْفَ الْحَيٰوةِ وَضِعْفَ الْمَمَاتِ ثُمَّ لَا تَجِدُ لَكَ عَلَيْنَا نَص۪يرًا

"Az daha onlar, seni, sana vahyettiğimizden ayırarak, ondan başkasını bize iftira etmen için fitneye düşüreceklerdi. İşte o zaman seni dost edinirlerdi. Eğer biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, onlara bir parça meyil edecektin. (Azdan aza taviz vermeye.) O takdirde de sana hayatın da, ölümün de kat kat azabını taddırırdık. Sonra bize karşı bir yardımcı da bulamazdın."

Ayette de görüleceği üzere, büyük tavize müsaade yok, normal taviz de yok, tavizin azı da yok, azdan azı da yok; taviz vermeye meyil de yok, meylin azına da müsaade yok!

Ve nihayet tavizin en son şeklini verme yoluna gidildiği takdirde 75. ayetteki azab kendini gösterecektir.

Kehf, 28:

وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ يُر۪يدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْۚ تُر۪يدُ ز۪ينَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَلَا تُطِعْ مَنْ اَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوٰيهُ وَكَانَ اَمْرُهُ فُرُطًا

(Müstekbirler geldiler ve dediler ki:)

"Biz gelip seninle oturmak isteriz. Fakat sizin etrafınızı bizim beyenmediğimiz adamlar sarmıştır. Bunları kov, biz gelelim!" "Hayır!" cevabını alınca;

"Öyle ise münavebe yap; bir gün onlara bir gün de bize!" "Hayır!" cevabını alınca;

"Öyle ise yüzünüz bize sırtınız onlara olsun!" dediler. İşte mezkur ayet-i celile gelip buna da müsaade etmedi!..

Abese ayeti de mâlum!

Demek oluyor ki Kur’ân, bütün taviz kapılarını öyle kapamış ki, en küçük hava girebilecek delik bile bırakmamıştır. Neden? Çünkü taviz felakettir. Bir noktada durmaz; yeni yeni tavizlere götürür ve nihayet İslâm’ı yer ve bitirir. Bugünkü İslâm’ın yürekler acısı hali dünün tavizkâr insanının belasıdır.

Ve nihayet Va’d-i Sübhanî; Nur, 55:

وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْاَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۖ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ د۪ينَهُمُ الَّذِي ارْتَضٰى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ اَمْنًاۜ يَعْبُدُونَن۪ي لَا يُشْرِكُونَ ب۪ي شَيْـًٔاۜ وَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

"Allah sizden iman edip salih ameller yapanlara va’detti; onlardan öncekileri nasıl halifeler kıldıysa, onları da yeryüzünde halifeler kılacak ve kendileri için seçip beyendiği dinlerini kendilerine sağlamlaştıracak ve korkularının ardından kendilerini (tam) bir güvene erdirecektir. Onlar hep bana kulluk ederler ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Ama kimler bundan sonra inkâr ederse, işte onlar yoldan çıkanlardır."

Ayette başlıca üç mesele:

1- İman ve amel-i salih’in yanında şirksiz ubudiyyet ve teslimiyyet;

2- Yeryüzünde istihlaf (yani hakimiyyet ve iktidar verme), temkin (kendileri için seçip beyendikleri dinlerini sağlamlaştırma...), tebdil (korkularının ardından kendilerini emniyete erdirme).

3- Devam ve sebat (iman ve amel-i salihe, şirksiz ubudiyyette sebat edip küfre ve fıska bir daha dönmeme)!

Yani; istenen üç şeye mukabil va’dedilen üç şey! (1- İman ve amel-i salih; 2- Şirksiz ubudiyyet; 3- Devam ve sebat. Bunlar istenenlerdir. Va’dedilenlere gelince: 1- İs-tihlaf, 2- Temkin ve 3- Tebdil)!

 

Hülâsa:

Buraya kadar müteaddid ayetlerin metin ve meallerini gördük; tefsir ve tahlillerini yaptık. Bütün bunlar, bir nevi ârife târif kabilinden ise de maksadımız iki şey:

1- Hastalığı teşhis,

2- Tedavi.

Uzun zamanların ihmali, yani hakiki manada tâlim ve terbiyeden mahrum bırakılışı, insanımızı çeşitli hastalıklara mübtela kıldı. Hatta kimilerini komaya soktu. Hilâfet müessesesini yıkarak Ümmet-i Muhammed’i çobansız, yani sahibsiz, yani Halife’siz bıraktı. Dini devletten ayırarak dini devletsiz, devleti de dinsiz bıraktı. Öğretim ve eğitimi yabancılaştırdı. Şeriat nizamını yasaklayıp yabancı kanunları getirdi; İslâm hukuku yerine Batı hukukunu hâkim kıldı. Ve nihayet İslâm’ın temeline (98) dinamit koydu ve neticede yapılan bu inkilablar insanımızı hasta etti, felce uğrattı, komaya soktu. İşte insanımız ve işte hastalığı!..

Tedaviye gelince:

Tabiblerin ifadesine göre hastalığın sağlam teşhisi tedaviyi kolaylaştırır. Elhamdülillah, Kur’ân ışığında hastalık teşhis edilmiştir; şirk ve inkâr hastalığı, nifak ve cehalet hastalığı, tefrika hastalığı, demokrasi ve laiklik hastalığı vesaire!..

Kur’ân ışığında tesbit ve teşhisi yapılan bu hastalıkların tedavisi de elbette yine Kur’ân ışığında yapılacaktır ve yapılması da mümkündür. Kur’ân bi temamihi ortadadır, hadis külliyatı ortadadır, Akaid ve Fıkıh külliyatı ortadadır ve bu kaynaklardan istifade edecek ve ettirecek tabiblerimiz, ulemamız mevcuttur ve ortadadır ve bu hakikatleri anlıyacak ve anlatacak tebliğcilerimiz ve bu kabil faaliyetlerin maddî finansmanını temin edecek ve Tevbe, 111 ayetinin şuuruna varıp malını da canını da feda edecek ve Saf, 14’de beyan buyrulduğuna göre ilahî orduyu teşkil edecek askerlerimiz de yok değildir. Ayrıca tebliğ vasıtaları da alabildiğine gelişmiştir.

O halde "Kur’ân elde, Peygamber önde, cemaat malıyla-canıyla arkadadır!" parolasiyle yola devam edilecektir. Sadece bir şeye ihtiyaç var. O da Halife’nin tayin ve tesbiti! Bu da mümkün! Çünkü, Hilâfet Devleti’nin ve onun alt yapısının tesisini, çatısının çatılmasını gösteren nasslar ve deliller mevcuttur; teferruatında ise şura’lar vardır.

Takib edilecek yol:

Her millet mahallî devletini kuracaktır. Kurulan bu devletlere eyalet devleti, mahallî devlet, kutrî devlet, harb emirliği veya benzeri bir isim verilebilir.

İşte bu devletlerin temsilcileri veya şura’ları bir araya gelir, Halife’yi tayin ve tesbit ederler. Ve bu intihab başlangıçta münavebe ile de olabilir. Artık orası şura’nın kararına ve yapılacak anayasaya bağlıdır.

Kurulacak müesseseler:

1- Ulema şurası,

2- Danışma şurası, yani şura meclisi,

3- Müşterek tebliğ heyeti,

4- Müşterek tâlim ve terbiye heyeti,

5- Müşterek savunma,

6- Müşterek medeniyyet ve teknik,

7- Müşterek pazar kurma,

8- Müşterek basın ve yayın,

Vesaire!

 

NOT:

1- Mahallî iktidar için (yani federe devleti için) taleb ve tekliflerimiz:

Geçen senelerde sureti ekli mektuplarda da görüleceği üzere Anadolu’daki mevcut kuruluşlara teklif ve talebde bulunduk ve dedik ki:

"Gelin vahdet olalım; devlet olalım! Şöyle ki: Cemaatlerimiz bir araya gelsin de ümmet olsun ve ümmet şurasını seçsin, şura da emirini intihab etsin ve Anadolu’da federe devlet olduğumuzu ilan edelim!.."

Kulak veren olmadı; kimseden ses çıkmadı, müsbet cevap alamadık!

"Hakkı Sahibine İade" risalesinde de görüleceği gibi Almanya’nın Koblenz şehrinde 18.04.92’de yaptığımız toplantıda federe devletini ilan ettik ve aynı zamanda Hilâfet Devleti boşluğunu da mecazi manada istişareden sonra doldurmak üzere "En-Naib" ismiyle tesmiye ederek ve bu suretle ünvan "El-Emir ven-Naib" şeklini aldı.

 

2- Hilâfet Devleti:

"Tüm Kuruluşları Birliğe Davet" başlığını taşıyan tebliğimizde gösterdiğimiz esbab-i mucibeyle yani Rabb’ülâlemin’in Kur’ân’da bu kadar vadi sübhanisi ve vad-i celalisi karşısında artık yerimizde saymamız caiz olmasa gerek! Ola ki, bu imkânı ve bu fırsatı kaçırabiliriz, günah olur, vebal olur, mesulü biz oluruz!

Binaenaleyh geliniz; kimimiz devlet olmuş (Sudan, İran, Çeçenler gibi), kimimiz de devlet olma yoluna girmiş (Afganistan, Filistin gibi). Bizim gibiler de devlet olduğunu ilan etmiş bulunmaktayız; kimileri de (Tunus, Cezayir, Mısır, Suud, Lübnan, Pakistan Bangladeş, Kırgızistan ve emsali gibi devletler içinde cemaatler haline gelmiş!..

Ve bu arada şunu ilave edelim ki, bizler vaad-i sübhaniye ihlasla inanarak ve O’nun nusret ve inayetine iltica ederek Hilâfet Devleti’ni ilan ettiğimiz takdirde Mevlay-ı Müteâl bizleri muvaffak kılacaktır. İslâm âlemindeki bu kabil çalışmalar hız kazanacak, cesaret kazanacak ve iltihaklar olacaktır. Hele hele ilan edilecek Hilâfet Devleti, istinad ettiği nizamnamesi Kur’ân’ın ruh ve metnine uygun olursa, kuruluşu sağlam bir yapıya sahip olur ve başındaki Halife’de ilmiyle, amel ve takvasıyla, icraat ve cesaretiyle, ivezsiz ve tavizsizliğiyle mâruf ve meşhur olursa itimad telkin eder, iltihaklar daha da hız kazanır ve hedefe ulaşma daha da kolay olur.

Kardeşlerim! İşte sizlere yazmış bulunduğumu bu mektupla esbab-ı mucibeler ve bunlara müstenid taleb ve tekliflerimi arz etmiş oluyorum ve hüsnü kabul görmesi ve cevabının müsbet olması en halisâne arzum ve talebimdir!.. Kabul görmediği takdirde, birinci merhalede olduğu gibi, ikinci merhalede de biiznillah ve bi-inayetillah üzerimize düşeni yapacağız, Hilâfet Devleti’ni de ilan edeceğiz!..

Ve şunu da ilave edelim ki; işte bu ilandan sonra artık sizlerin şer’an ve hukukan itiraz etme hakkı kalmamıştır. Ancak yukarıda da beyan ettiğimiz vechiyle mahallî devletlerin temsilcileri olarak bir "Ehl-i Hal vel-Akid" teşkil edildiği taktirde yeniden müzakereye oturulabilir.

Ve yine biz inanıyoruz ki, birinci ilan hususunda muarız ve muhaliflerimiz, şer’an de ilmen de cevap veremedikleri gibi ilan edilmesi çok bereketli olmuş, iltihaklar hız kazanmıştır. İkinci ilanın da böyle olacağına inanmaktayız. Fakat gönlüm istiyor ki, bu ikinci ilanı hep birlikte yapalım, bu sadece benim gönlüm değil, bütün müslümanlar bunu istemektedir; Hakk’ın rızası da bu istikamettedir.

"Şayet biz Hilâfet Devleti’ni ilan edersek düşmanlar birleşir ve bizi yok ederler!" denirse bu bir ihtimaldir ve bir tevehhümdür. Ve fakat Rabb’ülâlemin’in vadi sarihdir, hakdır ve kesindir. Kur’ân’da nasr ve nusret kelimesi yetmişten fazla yerde geçmektedir. Bunlardan sadece bir tanesi şu mealde: 

وَكَانَ حَقًّا عَلَيْنَا نَصْرُ الْمُؤْمِن۪ينَ

"Mü’minlere yardım etme üzerimize bir hakdır." (Rum, 47) "Serahat ve hakikatının karşısında ihtimal ve tevehhüme itibar yoktur," kaidesi vardır.

Bakınız Cenab-ı Hak başka bir ayetinde "Onlar tuzak kuruyorlar, Allah ise onların tuzaklarını bozacaktır,"fehvasının bir tecellisidir ki, Allah ne yaptı? PKK’yı kemalistlerin başına musallat etti de kemalistler bizimle uğraşacak zaman bulamadılar ve bulamıyorlar!..

3- Endişe varid olsa bile ilanda fayda vardır:

Yukarıda ifade edildiği gibi "Şayet bizler Hilâfet Devleti’ni ilan edersek, düşmanlar birleşir bizi yok ederler!.." fikri bir ihtimaldir ve bir tevehhümdür demiş ve "katiyyetin karşısında ihtimale itibar yoktur" kaidesini hatırlatmıştık. Farz edelim ki, bu ihtimal tahakkuk etti; yani düşmanlar birleşti bizi yok etme hareketine girişti, yine bizim kârımız vardır. Neden? Çünkü ehl-i küfrün asıl gayesi müslümanları imhadır, yok etmedir. Siz ilan etseniz de etmeseniz de fırsat bulunca onlar müslümanları yok edecektir. İşte yahudinin, Filistin müslümanlarını, işte Ermeniler’in Karabağ’a saldırması ve işte Sırplar’ın Bosna-Hersek’i imha hareketine girmesi ve diğer ehl-i küfrün de seyirci kalması gibi!

Demek oluyor ki, siz Hilâfet Devleti’ni ilan etseniz de etmeseniz de endişe variddir ve netice değişmiyor. İki halde de imha var, ölüm var ama hangisi kârlı; tercih hangisinde?

1- Sessiz kalarak ölüme gitme mi?

2- Hilâfet Devleti’ni ilan ederek ve mücadelesini vererek ölüme gitme mi?

Tercih: Elbette ikinci şıkkı tercih etmemiz lazım! Neden? Çünkü ikinci şıkda şehid olarak ölme vardır.

Acele etme:

Acele etmede iki fayda var.

1- Fırsatı kaçırma tehlikesi! İnsanlık bir bunalım içinde, kriz geçiriyor, ne yapacağını şaşırıyor! Adeta susuzluk hastalığına yakalanmış, develer gibi susamış, imdat diye feryad ediyor. Suyun şüphelisine, zararlısına bakmıyacaktır. Her önüne çıkacak suyu içecektir. Şayet siz Şeriat’ın o berrak, o şifalı suyunu takdim etmezseniz mikroplu suları içecek, hastalık üstüne hastalığa yakalanacaktır. Ya komaya girecek ya da ölüme gidecektir. Veyahut da en azından şifayâb olması asırlar alacaktır ve buna sebebiyyet veren de sizler olacaksınız.

2- Çıkmaza Girme:

Ve şayet sizler görünüşe bakıp bir takım sebepleri ileri sürer de acele etmezseniz yabancıların teşvik ve tahrikiyle yarın tavizkârlardan veya bid’atçılardan biri çıkıp Halife’liğini ilan ederse, artık siz kolay kolay ortaya çıkamazsınız, Hilâfet ilan edemezsiniz, fırsatı kaçırmış ve işi çıkmaza sokmuş olursunuz ve buna yine siz sebebiyyet vermiş, suçlu siz olmuş olursunuz!..

3- Bereketin oluşması:

Siz Hilâfet Devleti’ni ilan ettiğiniz takdirde Allamülğuyub olan Allah Teâlâ büyük bir bereket ihsan edecek; Tevhid ehli olanlar fevc fevc gelecek, zayıf iradeli olanlar iradelerinde kuvvet bulacak; kalplerinde nifak hastalığı taşıyanlar ise nifaklarını yavaş yavaş terk edip ihlasa yönelecek ve bu suretle iltihaklar hız kazanacaktır. Çünkü, kalpler Allah’ın elinde ve O’nun idaresindedir. Sizler o yönde ve o yolda adım atarsanız muhsinlerden olmuş olursunuz! Allah ise muhsinleri sever ve onların emeklerini zayi etmez!..

 

Hilâfet Devleti’nin asıl görevi:

Günümüz dünyasının hususiyle iki görevi vardır. Bunlardan biri "Tevhid’e evet!", ikinci ise şirke "Hayır!"dır. Bunlara mukabil de mü’minler iki şey kazanır: İlahî teminat ve doğru yolda olduklarını tasdik. Kur’ân şöyle der:

اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَلَمْ يَلْبِسُٓوا ا۪يمَانَهُمْ بِظُلْمٍ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمُ الْاَمْنُ وَهُمْ مُهْتَدُونَ۟

"İnananlar ve imanlarına zulüm (şirk) bulaştırmayanlar var ya! İşte güven onlarındır ve doğru yolu bulanlar da onlardır." (En’am, 82)

Bu mevzuyu bir misalle açıklıyalım:

Bir köy düşünün; koyunları var, çobanları da var! Fakat eşkiya çeteleri ne yapmış? Çobanlarını koyunlarının başından uzaklaştırmış ve sürmüş!.. Koyunlar çobansız kalmış! Çobansız kalan koyunlar ne olur? Ya kendilerine kurtlar saldırır ya da kendileri ötekinin-berikinin bağına-bahçesine, tarlasına-çayırına girip tahrip eder!..

İçinde sizin de koyunlarınız var! Köylülere diyorsunuz ki; "Geliniz, istişaresini yapalım da koyunlara münasib bir çoban tayin edelim!.." İşin garib tarafı; koyunların asıl bir sahibi var; faydalanmak üzere köylülere teslim etmiş! Yarın mal sahibi gelip sizden koyunların hesabını sormaz mı? Elbette soracaktır ve koyunları çobansız bıraktıkları için köylülere ceza bile verecektir! Değil mi?!.

Fakat ne yazık ki, köylüler bunun idraki içinde değiller hatta umurlarında bile değil! Şimdi iş size düştü; artık kendinizi mecburen ortaya koyacak, koyunların başına geçeceksiniz, değil mi? Ve bu, pek tabii bir şeydir!..

İşte günümüz dünyasında manzara tıpki bu! Geciktirmeye gelmez! Ya koyunlar başkalarının haklarını tahrip edecek, ya da kurtlar koyunlara tekrar saldıracak; hatta saldırmakta!..

Bize gelince:

Biz de bu misalden hareket ederek kendimizi ortaya koyduk!.. Bunda iki fayda var! Biri, boşluğu doldurup koyunları mehma imkân çobansız bırakmamak, diğeri de Allah’ın indinde mesuliyyetten kurtulmaya çalışmaktır.

 

Ve netice:

Şurası da çok iyi biline ki; gayemiz şan-şöhret değildir, makam-mevki değildir, para-pul da değildir! Hatta ağır bir külfetin ve ağır bir mesuliyyetin altına girmektir; dedikodulara mâruz kalmaktır ve hatta bir nevi hayat tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktır.

Fakat Rabb’ülâlemin vardır; koyunların sahibi vardır, O’na tevekkül ediyor, yardımına sığınıyor; zorlukları aşacağımıza; şer’an, ilmen ve hukuken hakları koruyacağımıza inanıyoruz! Elhamdülillah!..

Kur’ân şöyle der:

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ د۪ينِه۪ فَسَوْفَ يَأْتِي اللّٰهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُٓ اَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِر۪ينَۘ يُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَٓائِمٍۜ ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ

"Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki, Allah onları helak eder ve onların yerine), öyle bir nesil getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler; mü’minlere karşı alçakgönüllü, kâfirlere karşı izzetli ve şerefli (güçlü ve kuvvetli), Allah yolunda cihad ederler ve kınayıcıların kınamasından korkmazlar! Bu, Allah’ın bir fazlıdır. Onu dilediğine verir. Allah’ın fazlı geniştir, (O), bilendir." (Maide, 54)

"Tarih tekerrürden ibarettir" fehvasınca Tevhid ve şirk birbirini takib edegelmişlerdir. Tevhid ehli, zamanla şirke sapmış, mürted olmuş, tarih sahnesinden silinmiş, yerine mücahid (kahraman) bir millet getirilmiştir. Günümüz dünyasında ve bu arada Anadolu’da aynı manzara yaşanmaktadır. İstisnalar kaideyi bozmaz. Kemalistler, laik kafalılar ve particiler şirke düşmüş, mürted olmuşlardır. Dolayısıyle yıkılmaya, yok olmaya yüz tutmuşlardır! İşte onların yerine yeni bir nesil gelmektedir. Bu nesil; önce particilikten ayrılıp, demokrasiyi terketmiş, Peygamberî bir cemaat olmuş, sonra Anadolu Federe İslâm Devleti’ni ihya ve ilan etmiş daha sonra ise, "Hilâfet Devleti’ni" ihya ve ilan edecektir. Anadolu’da ve İslâm âleminde şirk hastalığına mübtela, tarih sahnesinden silinmeye mahkum olanların yerini alacaktır. Ve bu, değişmeyen kanunun bir tecellisidir. Bu hususu şu hadis-i şerif de tefsir ve teyid etmektedir:

"Ümmetimden kıyamete kadar bir taife eksik olmıyacaktır! Onlar hak üzerinde olup (hakkı tebliğ ve telkin edecekler ve asla taviz verme yoluna gitmiyeceklerdir...) Ve bu arada onlara muhalif ve muarızları zarar veremiyeceklerdir!.."

 

Vâdedilen Hilâfet Devleti:

Kur’ân ve sünnet’in müteaddit ayet ve hadislerinde işaret buyrulduğu gibi, Allah Resulü (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şu hadisinde de seraheten yer almaktadır:

"İçinizde peygamberlik, Allah’ın dilediği zamana kadar devam edecektir. Sonra Allah, onu kaldıracak, sonra ısırıcı hükümdarlık onun yerini alacak; sonra onu kaldırmayı murad ettiği zamana kadar devam edecek, sonra onun yerine cebrî (zorba) bir hükümdarlık olacak ve o da Allah’ın dilediği zamana kadar devam edecek ve bu da kaldırıldıktan sonra yerine Peygamberlik yolu üzerine Hilâfet idaresi kurulacaktır. (Bu sıralamayı yapan Allah Resulü) sonra sükut etti."(Ahmed b. Hanbel, sahih senetle, 4/273; Cündullah, Said Havva, s. 407’ye bak!)

Beş devir:

Hadisi tahlil edersek karşımıza beş dönemli bir tablo çıkacaktır:

1- Peygamber devri;

2- Halife’ler devri;

3- Isırıcı hükümdarlık devri (Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Osmanlılar...);

4- Zorba devri (Cumhuriyet ve M. Kemal devri...);

5- Başa dönen ve peygamberlik devrini esas alan Hilâfet devri!..

"Hilâfet Devleti"ni ihya ve ilan eden bizler, işte bu beşinci dönemin başlangıcında bulunmaktayız. Bu hususta isabet etmişsek, Rabb’imizin lütfudur, şayet hata etmişsek hata bize aittir.

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ​


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 407
Toplam 529763
En Çok 1316
Ortalama 348