İŞÇİ-İŞVEREN VE TEMSİLCİLERİNE TEBLİĞ - CEMÂLEDDİN HOCAOĞLU KAPLAN {RH.A}

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

08-04-2022

İŞÇİ-İŞVEREN VE TEMSİLCİLERİNE TEBLİĞ

Hayat:

Hayat demek, kelime yapısı itibariyle herhangi bir varlığın yaşaması, demektir. Istılahda ise, insanoğlunun yaşamasından ibarettir. Başlıca iki kısma ayrılır: Dünya hayatı, ahiret hayatı. Bir de bu iki hayatı birbirine bağlayan üçüncü bir hayat var ki, buna mezar hayatı denir.

Dünya hayatı geçicidir. Ahiret hayatı ise bakıdır, ebedîdir; bitip tükenmez. Dünya çalışma yeri, ahiret ise mükâfat veya ceza yeridir. Gerçek isimleriyle cennet veya cehennemdir. Mezar ise muvakkat bir bekleme yeri olup ya cennetin bir bahçesi veya cehennemin bir çukurudur. Dünya insanlığı mezarda toplanacak, tabir caizse, kalk borusu çaldıktan sonra herkes yerinden kalkıp, hesab vermek üzere mahşere, Allah’ın huzuruna, Rabb'ülâlemin'in huzuruna gidecektir. Ve işte orada haklı-haksız, suçlu- suçsuz, mü'min-kâfir, muhlis-münafık, zalim-mazlum, katil- maktul ortaya çıkacak ve arkasından birinciler için cennet, ikinciler için cehenneme yol verilecektir. Günahkar mü’minler ise, şayet affa uğramazlarsa günahları kadar yanıp bilahare cennete yol verileceklerdir. Gayret ve dua edelim de Rabb’imiz, bizleri cennetliklerinden eylesin! Amin!

Bu girişten sonra, insanoğlu bilmeli ki: Hayatın mânası Allah’a kul olmaktır; O’na ibadet ve ubudiyyette bulunmaktır. İnsan bunun için yaratılmıştır; yerler ve gökler bunun için varolmuştur, canlı-cansız, otlar-ekinler, gece-gündüz, hava- su ve nihayet sayısız nimetler hep bunun için halk edilmiştir.

Rabbimiz Kur’an’da şöyle buyurur:

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ

“Ben cinleri de insanları da (başka bir iş için değil) ancak kendime kul olmaları için yarattım.” (Zariyat, 56)

Başka bir ayet de şöyle: 

هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا

“O, öyle Allah’tır ki, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı...” (Bakara, 29) Bir diğer ayet de şöyle:

وَسَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا مِنْهُۜ 

“O, öyle Allah'tır ki, göklerde ne varsa yerde ne varsa hepsini sizin hizmetinize vermiştir...” (Casiye, 13) Son bir ayet; bu babda yüzlerce ayetten bir ayet-i celile zikretmekle yetineceğim:

وَاٰتٰيكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُۜ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَاۜ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ۟

“Allah, isteyeceğiniz her şeyi size vermiştir. Öyle ki, Allah'ın nimetlerini saymak isteseniz sayamazsınız. Fakat insan buna rağmen çok zâlim ve çok nankördür.” (İbrahim, 34)

Görüldüğü üzere birinci ayet, insanın yaratılış gayesini ve asıl görevinin ne olduğunu anlatmakta, diğer ayetler ise kainatın ve kâinattaki bütün nimetlerin insan için ve insana hizmet için, insanın bütün ihtiyaçlarını gidermek için yaratılmış olduklarını göstermektedir.

Demek oluyor ki, her şey insan için, insan da yaratanına kul olmak için ve kulluk görevini yapmak için vardır ve var olmuştur. Buraya bir Cümle daha ilave edelim: Kâinattaki her şey görevini yapmaktadır; Gece ve gündüzler birbirini takib etmekte, mevsimler arka arkaya gelmekte, aylar ve güneşler hergün doğup batmakta, sular şarıl şarıl akmakta, rüzgârlar esmekte çiçeklerve çimenler rengarenk açmakta ve yeşerip kabarmakta, dağlar yükselmekte, ağaçlar göğe serçekmekte, kuşlar ötüşmekte, karada hayvanlar yürümekte, denizde balıklar birbirini kovalamakta, elhasıl: Yeryüzü ve gökyüzü sayısız nimetlerle dopdolu! Hepsi insan için, insana hizmet için dönüp dolaşmakta, gelip gitmekte, solup açılmakta, kuruyup yeşermektetir. Ve bu suretle üzerlerine düşeni yapmaktadırlar...

Ya insan! Acaba insan da görevini yapıyor mu, ibadetini hakkıyla yerine getiriyor mu? Bu sualin cevabını üç şekilde vermek lazım: İbadet ve taâtını mükemmel şekilde yapanlar var, yarıya yapanlar var ve hiç yapmıyanlar var. Rabb’imiz Teâlâ ve tekaddes Hazretleri cümlemizi mükemmel yapanlardan eylesin!

Din:

Din; Allah kanunudur. İnsana kulluk görevini öğretmek üzere Peygamber vasıtasiyle Allah tarafından gönderilmiştir. Dinin tarihi, insanlığın tarihi kadar eskidir. İlk insan, ilk müslüman ve ilk peygamber Hz. Adem’dir. Din birdir. O da İslâm'dır, İslâm Dini'dir. Bütün peygamberler müslümandır. Peygamberlere iman eden bütün ümmetlerde müslümandır. Keza; Allah tarafından zaman zaman gönderilen yüz dört kitaptan hepsi de İslâm Dini'ni anlatmışlardır. Kitapların ve dinlerin farklı oluşları, peygamberler gittikten sonra, din düşmanlarının kitaplara ve dinlere kalem karıştırdıktan sonradır. Yoksa, Hz. Adem'den itibaren Hz. Muhammed'e kadar gelen kitaplar ve dinler iman esaslarında ve inanç itibariyle, hatta ibadet esaslarında aralarında birfark yoktur; Hepsi Allah'ın varlığından, birliğinden, yüksek sıfatve güzel isimlerinden, peygamberlerden, meleklerden, ahiret hayatından, cennet ve cehennemden, Allah’ın rahmet ve gazabından helal ve haramdan, namazdan ve oruçtan bahsetmişlerdir. Ve yine hepsi de siyasetten ve siyasetin eseslarından söz etmişlerdir. Her Peygamber aynı zamanda bir siyaset adamıdır; ibadetle ilgili hükümlerden bahsettikleri gibi, siyasetle ilgili hüküm ve kanunlardan da bahsetmişlerdir. Yani getirdikleri hüküm ve kanunlar Kur’an’da olduğu gibi, hep Allah tarafından gönderilmiş ve peygamberlertarafından tebliğ edilmiş ve beyan edilmiştir. Kur'an şöyle der:

1- 

اِنَّ الدّ۪ينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ۠ وَمَا اخْتَلَفَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ اِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ فَاِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ

“Din, Allah indinde İslâm’dır. Kendilerine kitap verilenlerin ihtilafı, kendilerine bilgi geldikten sonra olmuştur. Sebeb ise çekememezliktir. Kim Allah'ın ayetlerini inkâr ederse, bilmeli ki, Allah'ın hesabı çok süratlidir.” (Âl-i İmran, 19)

2-

وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْاِسْلَامِ د۪ينًا فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُۚ وَهُوَ فِي الْاٰخِرَةِ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ

“Kim İslâm'dan başka bir din ararsa, o ondan asla kabul edilmiyecektir. O, ahirette ise, zarar edenlerdendir.”(Âl-i İmran, 85)

3-

وَلْيَحْكُمْ اَهْلُ الْاِنْج۪يلِ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ ف۪يهِۜ وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

“İncil ehli, İncil'de AlIah'ın indirdikleriyle hükmetsin! Kim Allah'ın indirdikleriyle hükmetmese işte onlar fasıkların ta kendileridir.” (Maide, 47)

Dinin muhtevası:

Dinin muhtevası, başlıca dörttür. Yani din, şu dört şeyden bahseder: İman meseleleri, ibadet meseleleri, muamelat meseleleri, yeni dünya ve devlet işleri; bu arada karı-koca münasebetleri, baba-evlat münasebetleri, amir-memur münasebetleri, işçi-işveren münasebetleri, devlet-vatandaş münasebetleri (vesaire) den söz eder. Ve cezalardan bahseder...

Din ve hayat:

Demek oluyor ki, din, öyle bir müessesedir ki, insan hayatını içine alır ve hayatın her safhası hakkında hükümler vermiş, kanunlar getirmiştir. Bu itibarladır ki, “Din işidir, dünya işidir” diye bir ayırım yoktur. Hepsi din işidir velev ki, dünya ile ilgili olsa da. Keza; “Din bir vicdan işidir, Allah ile kul arasında bir vicdan işidir, camide olup bitendir; devlet işlerine, dünya işlerine karışmazl..” diyenler var ya, onlar ya dini bilmiyorlar ya da kötü niyyetlidirler.

Elhasıl: İnsan, kanun yapmak için dünyaya gelmemiştir: Allah’ın gönderdiği ve indirdiği kanunlara uymak için, uygulamak için dünyaya gelmiştir. Esasen insan, kanun yapamaz; yani kanun yapmaya ne bilgisi kâfi gelir ne de gücü.

Din ve laiklik:

Dinde, dünya ve ahiret işleri ayrılmadığına göre, din laikliği kabul etmez, yani İslâm'da laiklik yoktur ve olamaz. Vardır diyenler delil bulamazlar; zira laikliğin ne Kur’an’da yeri vardır ve ne de sünnette yeri vardır. Ve hiç bir ilim adamı dabunu söyleyemez. Bakınız: İlim adamlarının kitapları ortadadır. İbrahim Agâh Çubukçu gibi, bir-iki kendini bilmez çıkarsa da gereken cevabı almıştır ve hakkettiği cevap kendisine verilmiştir...

Laiklik dinsizliktir:

Esasen laiklik dinsizliktir; demokrasi de dinsizliktir. Şunu kesinlikle söyliyebiliriz ki, bir insan, hem müslüman hem de laik olamaz. Keza bir insan, hem müslüman ve hem de demokrat olamaz. Çünkü, İslâm Dini bir bütündür, parçalanamaz! Laiklik demek dini ikiye ayırmak demektir; yarım din insanı yarı yolda bırakır! Bu hakikati; bir başka ifade ile söyleyecek olursak: Dini devletten ayırırsanız, din devletsiz kalır, devlet de dinsiz olur. Binaenaleyh, Türkiye'deki devlet dinsiz bir devlettir. Şeriat, din demektir. Mustafa Kemal, Şeriati kaldırmıştır ve dini devletten ayırmıştır; ve bu sebeple 1924'den itibaren devlet, dinsiz bir devlet olmuştur. Zira bir devletin müslüman olabilmesi için anayasası Kur'an olacaktır, Şeriat olacaktır. O cahiller bilmiyorlar veya bilmek istemiyorlarve zannediyorlarki din ayrı şeydir, Şeriat ayrı şeydir, Kur’an ayrı şeydir. Halbuki Şeriat demek Kur'an’ın iki kapağı arasındaki hükümler, mevzular, meseleler demektir. Önemine binaen tekrar ediyorum: Şeriati dinden ayırmak demek, Şeriati devletten ayırmak demektir; yani, Şeriatsız bir din düşünülemiyeceği gibi, Şeriatsız bir devlet de düşünülemez. İşte Mustafa Kemal, Şeriati kaldırdığı andan itibaren devlet resmen ve alenen dinden çıkmış ve kâfir bir devlet olmuştur. Ve tekrar ediyorum: O gün bugün T.C devleti dinsizdir, dinsiz bir devlet olmuştur. Ve netice itibarıyla hiç bir müslüman, böyle bir devlete “Müslüman bir devlettir” diyemez veya “Benim devletim” diyemez. Derse ne olur? Dini de gider, imam da gider. Şayet tevbe etmeden ve böyle bir devlete karşı nefret duymadan, laikliğin kalkmasına ve Şeriatın gelmesine çalısmadan ölürse ağzı imansız kapanır, namaz kılsa da!

Ve bu bir iman meselesidir:

Bir müslüman çıkıp da laik bir devlete, demokratik bir devlete “Benim devletim!..” diyemez! Derse yukarıda da söylediğim gibi, dini de gider imanıda da gider!..

 

Şimdi Ey İşveren temsilcileri ve İşçi temsilcileri!

Bir taraftan sizlere hitabederken, bir taraftan da işverenlere ve işçilere hitabediyor ve diyorum ki; hepimiz, Elhamdülillah müslümanız, İslâm Dini’ne bağlıyız. Rabb'imiz Allah, Kitab'ımız Kur'an'dır. Ve hepimiz Hz. Muhammed`in ümmetiyiz ve ona ümmet olmakla şeref duyarız!..

O halde geliniz; birve beraber olalım; “Tevhid” bayrağının altında ve Kur'an’ın etrafında toplanalım! Ve Kur'an devleti etrafınıda toplanmayı tavsiye ediyor ve diyorum ki, geliniz hep birlikte Allah askeri olalım, Hazreti Muhammed’e ümmet olalım, Hz. İbrahim’e millet olup, O bütün putları kırdığı gibi, biz de Anadolu toprakları üzerinde dikilen putları kıralım, bütün müessese ve binalara asılan put resimlerini alaşağı edip binaları put resimlerinden, topraklarımızı put heykellerinden temizleyelim; Kemalizm yıkılsın, put kanunları yıkılsın; İsviçre kanunları, İtalyan kanunları ve diğer bütün küfür ve kâfir kanunları çöplüğün tarihine atılsın da Şeriat devleti kurulsun, Şeriat gelsin, adalet gelsin, memlekette huzur olsun! Vatandaş devletini, devlet de vatandaşını sevsin ve saysın; işçi iş verenin, işveren de işçinin kardeşi olsun! Hayatınız temiz, gönlünüz temiz, fikriniz temiz ve nihayet dünyanız temiz, mezarınız temiz, ahiretiniz temiz olsun!.. Ve şunu da önemle kaydelim ki, bu işi akşamdan sabaha bırakmıyalıml Olaki eceliniz gelir de bey’atsız gidersiniz, kemalist devletin bayrağı altında gidersiniz, Selanikli Kemal'in askeri olarak gidersiniz. Allah'ın askeri olarak değil de putun askeri olup da onun cehennemdeki yanına gidersiniz! Dünyanız da zehir olur ahiretiniz de!..

Kemalizm, yani Mustafa Kemal'in kanunları millete ve memlekete kâr getirmemiştir. Üstelik felaket getirmiştir; Hilâfet'i kaldırmıştır, Şeriat'ı kaldırmıştır, dini devletten ayırmıştır, Kur'an dili Arapça'yı, Kur'an harflerine yazı yazmayı yasak etmiştir. Yukarıda da söylediğim gibi, cuma tatilini pazara çevirmiştir, İslâm takvimini kaldırmış, yerine hıristiyan takvimini getirmiştir. Kadınlarda edeb ve haya bırakmamıştır. Elhasıl; dinin aleyhinde yapmadığı kalmamıştır. Ve nihayet devleti borçlu, insanımızı Avrupa'ya işçi yapmıştır; kardeşi kardeşe düşman etmiş, Mehmetçiği vatandaşa, vatandaşı Mehmetçiğe kurşunlatmıştır. İşte M. Kemal ve işte onun getirdiği din düşmanlığı ve işte açtığı yaralar! Tek çıkar yol var. O da Şeriat'a, İslâm Devleti'ne dönmektir. Hepinize söylüyorum: Şayet daha kestirme bir yol varsa söyleyin ve gösterin! Ama biliyor ve inanıyoruz ki, Allah'a, Şeriat’a ve Kur'an devletine dönmekten başka yol yoktur.

Kur'an şöyle diyor:

وَمَنْ اَعْرَضَ عَنْ ذِكْر۪ي فَاِنَّ لَهُ مَع۪يشَةً ضَنْكًا وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اَعْمٰى ﴿124﴾ قَالَ رَبِّ لِمَ حَشَرْتَن۪ٓي اَعْمٰى وَقَدْ كُنْتُ بَص۪يرًا 

 

“Kim, benim zikrimden, (yani Kur'an'ımdan, yani Şeriat'ımdan yüz çevirirse) onun için maişet (yani geçim dar olup, çıkmazdan çıkmaza girerler, iki yakaları bir araya gelmez, kölelikten ve esirlikten kurtulamazlar ve nihayet hâkimiyyetlerini kaybederler! Ve, bu dünyadaki cezalarıdır, ahiretteki cezalarına gelince) onları kör olarak diriltiriz. Der: Ya Rabbi! Beni niye kör olarak haşrettin? Halbuki ben görürdüm! (Verilen cevap şu:) Senin yaptığın gibi biz de yaptık: (Ayetlerimiz sana geldi de sen onları terkettin, onlara karşı kör bir tavır takındın!) Sen de böylece körlükte terk olunacaksın!” (Tâhâ, 124-125) Hep birlikte Rabbimize, O'nun Şeriat'ına, O'nun Kur'an devletine, Kur'an anayasasına dönelim; şirk kanunlarından, put kanunlarından nefret duyalım ve şu şekilde dua edelim:

“Ya Rabbi! Bizi affet, bizi mağfiret et, bize merhamet et de kâfirlere karşı bize yardım et!”

 

Huzur İslâm Devleti'ndedir:

İslâm Devleti'ni hiç olmazsa birkaç madde olarak gözden geçirelim:

1- Şirki reddetmiş, Tevhid'i getirmiştir. “Kelime-i Şehadet bunun bir ifadesidir.”

2- Allah korkusunu getirmiştir. “Hikmetin başı Allah korkusudur” sözü bunun bir ifadesidir.

3- Kardeşlik prensibini getirmiştir. “Bütün mü’minler kardeştir” bunun bir ifadesidir.

4- Adalet esasını getirmiştir. “Adalet mülkün temelidir” demiştir.

5- Üstünlük malda ve mülkte değil, hizmette ve fazilettedir. “Bir milletin efendisi o millete hizmet edendir.” demiştir.

6- İşveren işçisini hor göremez. Onu kardeş bilmeli ve onu bağrına basıp sevmelidir.

7- İşçi de işverene düşman olmamalı, tersine onu sevmeli ve bağrına basmalıdır.

8- İşveren işçinin daha teri kurumadan hakkını vermeli, işçi de işverenin işini emanet bilmelidir.

9- İşveren, işçisini kendi yerine koymalı ve ona göre hakkını vermeli, işçi de kendini işverenin yerine koymalı ona göre ondan ücret istemelidir.

10- İşveren işçisini namazından ve cumasından men edemez; işçi de namazını normalından fazla uzatamaz.

11- İşveren, işçininin sağlığına zarar verecek bir talebde bulunamaz, işçi ise işverenin müessese ve aletlerine zarar veremez.

12- Elhasıl: İşçi işvereninden, işveren de işçisinden memnun olmalıdır. Esasen iş hukukundaki adalet budur. Bu, bir yönüyle de tarafların anlaşmalarına bağlı olmanın yanında bilirkişilerin tesbitine dayanır.

Not: İşçi ve işveren münasebetleri mevzuunda sadece birkaç örnek verdim. Fazla mâlumat isteyen kardeşlerimiz, bizim “İşçi ve İşveren Münasebetleri” ismini taşıyan risaleyi okuyabilirler.

İşçi ve işveren mevzuunda bu kadarının da kâfi geleceği kanaatındeyim. Gerisi teferruattır! Bu sebepledir ki, İslâm iş hukukunda ne grev vardır ne de lokavt! Çünkü bunlar birer kaba kuvvettir, adaletin olmadığı sistemlerde tarafları durdurmak ve susturmak için başvurulan çarelerdir. Ama İslâm'ın getirdiği sistemler adaletin tâ kendisidir. Çünkü, Allah kanunudur!..

Sözlerimi burada bitirirken Rabb’ime hamd, Peygamberle salât ve selam ederken, işçi ve işveren kardeşlerimizi Allah’ın selamiyle selamlar, Kur’an devletinin Tevhid bayrağı altında toplanmalarını Cenab-ı Hakk'tan dua ve niyaz ederim!..

 

Cemâleddin Hocaoğlu Kaplan {Rh.a}
DÂRU'L HİLÂFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 434
Toplam 529790
En Çok 1316
Ortalama 349